Aziz Behich Başakşehir'e transfer oldu
Spor
Aziz Behich Başakşehir'e transfer oldu

Başakşehir, PSV'de forma giyen Avustralyalı sol bek Aziz Behich ile anlaşmaya vardığını açıkladı.

Yeni Şafak
‘Hümanist’ Yunus ve ‘insan hakları savunucusu’ Mevlana?!
‘Hümanist’ Yunus ve ‘insan hakları savunucusu’ Mevlana?!

Yurtdışında ülkemizi çeşitli alanlarda temsil eden elemanlarla konuştuğumuzda dönüp dolaşıp aynı mevzuya geliyor söz. Diyorlar ki: Kültürümüzü, insanlığa ait evrensel değerlerimizi ortak bir dil ile ifade edemiyoruz. Mesela Yunus Emre kimdir, Mevlana’nın kıymeti nedir gibi soruları duyduğumuzda onlara şöyle kısa ve vurucu şekilde bunu anlatacak bilgilere, kitaplara ihtiyaç var.

Video: ‘Hümanist’ Yunus ve ‘insan hakları savunucusu’ Mevlana?!


Her seferinde bir boşluk açılıyor içimde. Henüz geleneksel metinleri, divanları, menakıpları hakkıyla ve anlamları şerh ederek çeviri yapacak bir tercüme merkezimiz bile yok. Eserlerimizi kendimize has söylemleri en yerinde formlarla, güncelleyerek yepyeni manalarla tercüme etmekten aciziz. Arayıp taradığımda yapılmış birkaç Yunus şiirinin çevirileri manayı ihtiva etmekten uzak.

Hele nutk-ı şeriflerin, ilahilerin, tekke edebiyatının, musiki kültürümüzün, mimari eserlerimizin anlam denizine insanlığı daldıracak bir uluslararası enstitümüz bile yok. Hoş olsa ne yazar, yetişmiş kadrolarımız yok ki! Lakin her şeyi biliyormuşuz gibi kesin söylemlerle Mevlana şu, Yunus bu, konuşup duruyoruz. Tanımlardan, tamlamalardan, tasnif ve tanzimlerden medet umuyoruz anlamlandırmak için.

***

Mayamızdaki ancak sanatla ifade edilebilen sırlı hakikatten insanlığın tekamülüne fayda sağlayacak, maneviyatına değer katacak ifade biçimleri devşirmekten aciziz. En önemlisi, bizde / içimizde olanı da güncelleyemiyoruz.

Çünkü bizim için de koskoca bir medeniyet algısı ölün bir nesne kıvamında ancak. Bilgileri, sözleri aktarmakla canlanacak sanıyoruz. İçinde yaşamadığımız, hayatımızda tatbik etmediğimiz hangi değeri canlandırabiliriz ki, bugünün ruhunda bir sanatsal ifadeye dönüştürerek dünyaya mal edebilelim?

Bizzat bizlerin ehil elinde katmanlaşmış bir tevhid sanatı zevk ve birikiminden ne kadar uzak olduğumuzu, alıntı ve aktarımdan başka bir yaşantı kültürünün nefesini çekemediğimizi göz ardı ederek, yurtdışında bir Türkçe öğreten kurum açınca konu halloldu sanıyoruz.

Sanki iki alıntıyla Yunus Emre’nin evrensel sözlerini öğrendik, öğrettik. Ne haddini bilmezlik! Had bilinmedikçe hudut da konulamıyor. Hududu çizilmemiş, çerçevesi belirlenmemiş ifade biçimleriyle etik ve estetik formlarda sanat eserleri vücuda gelemiyor doğal olarak.

Serbest çağrışıma dayalı, yakîn bilgisinden uzak, hoşgörülü bir küresel dilde üretilmiş yüzeysel eserleri diplomatik kültür endüstrisine pazarlamak dışında aslımızı (insanlığın aslını) keşfetmek gibi bir derdimiz yok. Ve bu da muazzam bir insanlık gerçeğinden yansıyan hakikatin gönlümüze değmesine engel oluyor.

***

Mesela geleneğimizdeki kıraathane kültürünü canlandıralım dedik. Evet sanal alemden çıkıp biraz olsun yüz yüze geldik, dostluk pekişti, çay ve envai çeşit küresel tatta kahve içildi, evet sosyalleştik. Ve evet evde aile sofralarını zaten çoktan beri kurmaz olmuş, kafe sofralarında yiyip içmeye başlamıştık. Kıraathanede fazladan biraz daha kültürle haşır neşir olduk muhakkak.

İyi de kafelerde, millet kıraathanelerinde terbiye edilebilir mi kişi? Talebe olup öğrenebilir mi? Büyüklerimiz der ki, insan okulda talim olur, tekkede terbiye edilir. Bugünün tekkelerinin yerini tutan bir kültür merkezi, bir kıraathane, bir kitap kafe mekânı var mı sizce?

En büyük kıraathanelerden biri Üsküdar’da, belediyenin açtığı meşhur mekân. Elbette büyük bir faydası oldu gençlere, ideal bir buluşma ve çalışma platformu oldu. Lakin Üsküdar müdavimleri Üsküdarlı Nasuhi efendinin divanından, Üsküdarlı Selamsız’ın menakıbından, Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdai’nin yetiştirdiği Cennet efendiden, Manevi hazretlerinin divanından, yani aslında bugüne ve insanlığa ne söylediklerinden bihaber. Maneviyatı olmayan beldeler ölüdür. Mekân ki insanla kaim. Nerede nefes?

***

Hepimiz böyleyiz. Neyi bilmediğimizi dahi bilmeden, kültür sanat yapıyoruz, medeniyetler buluşması düzenleyip baskın küresel batı kültürünün söylemleriyle mesela ‘hümanist Yunus Emre’ ve ‘insan hakları savunucusu Mevlana’ türetiyoruz. Kabımız kapasitemiz bu terimlerle sınırlı. Kalbimiz mühürlü.

Sınırlar kalkacak oysa bir gün. Vizesiz, gümrüksüz, halka halka genişleyecek gönlümüz. Hazır mıyız? Yunus’tan en bilindik bir dizeyi aktarırken hangi evrensel manaları vereceğiz küresel insanlık havuzuna?

Bir süredir Yunus ve Mısri dizelerini bir yabancı dile çevirmeye çalışan ekiple birlikte kelimelerin içinde anlam yolculuklarına çıkıyorum. Ve bir kez daha şunu anlıyorum. Evet bu müthiş katmanlı insanlık hakikatine ait yaşantılanarak icra edilmiş kelimelerin pek çoğu yabancı dillere aktarılamıyor, anlamları da mevcut değil.

Lakin tevhidî hakikat öylesine evrensel ki, hangi seviyesinden bir kelimeyle ifade etmeye kalksanız, bir yerinden sizi kendisine bağlıyor. Öyleyse bize düşen öncelikle kendi konuştuğumuz dilin bu hakikat diline olan ‘yabancı’lığını gidermek olmalı.

***

Yunus’un entelektüel söylemlere, akademik terimlere, sofistike deyişlere ihtiyaç duymadan, herkesin konuştuğu gündelik hayatın dilini kanatlandırmasının tecrübesini anadilimizde yaşamaya başlarsak ne göreceğiz?

Mevlana’nın belki insan hakları savunucularının terimlerini kuşattığını ama oraya sığmadığını. Yunus’un belki hümanist batı kültürünün söylemlerini içerdiğini ama oraya indirgenemeyeceğini. Böyle tevhidin dilini kullanarak sanat üreten binlerce tevhid sanatçısı var kültürümüzde. Geçmişi güncelleyemedikten sonra, sanat bizi dönüştürmüş olabilir mi?

Bu hedefle çıkılmayan yolda, medeniyetin yapı taşı olan maneviyatın nasıl silahla bombayla kavga gürültüyle sabote edildiğini görelim. Neredeyse İslami değerleri toz toprak içinde yok sayan bir insanlık algısında nasıl boğulmakta olduğumuzu görelim.

Ve aslımıza dönme yolculuğunda kendini bilme yöntemlerini eğitimin, kültür sanatın, kültürel diplomasinin diline sokacak bir yaşantı tatbik edelim. Yoksa yakında insanlığa sunacak hiçbir değerimiz kalmayacak.

Acıklı bir serüven
Acıklı bir serüven

Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bulunan Yemâme Sarayı, geçtiğimiz salı günü resmî bir törene ev sahipliği yaptı. Kral Selman bin Abdulaziz’in huzuruna çıkan 44 yaşındaki bir kadın, titrek sesle, elindeki metni okudu: “Dinime, kralıma ve vatanıma sadık kalacağıma… Devletin hiçbir sırrını ifşa etmeyeceğime… Krallığın menfaatlerini hem içeride hem de dışarıda koruyacağıma… Görevimi samimiyetle, ihlasla ve sadakatle yerine getireceğime ant içerim!” Bu sahneyi çok sayıda televizyon canlı yayınladı, dünyanın önemli haber ajansları da “son dakika” olarak duyurdular. Suudi Arabistan tarihindeki ilk kadın büyükelçinin göreve başlama merasimiydi bu. Prenses Rîmâ binti Bender, ülkesinin Washington Büyükelçisi olarak yemin ediyordu.

Video: Acıklı bir serüven


Geçtiğimiz şubat ayında, Veliaht Prens Muhammed bin Selman tarafından ataması yapılan Prenses Rîmâ, hem baba hem de anne tarafından, kraliyet ailesinin genç neslinin direkt bir üyesi. Babası Prens Bender bin Sultan (Bush ailesine yakınlığı nedeniyle “Bender bin Bush” adıyla meşhurdu), 1983-2005 arasında Suudi Arabistan’ın Washington büyükelçisi olarak görev yapmış bir isim. Babasının babası ise, 2011’deki ölümüne kadar “savunma bakanı” ve “veliaht prens” unvanlarını aynı anda taşıyan Prens Sultan bin Abdulaziz. Prenses’in annesi Hayfâ el Faysal da, isminin sonundaki takıdan da anlaşılacağı üzere, 1964-1975 arasında Suudi Arabistan tahtında oturan Kral Faysal bin Abdulaziz’in kızı.

Dedesi Kral Faysal’ın 25 Mart 1975’te suikasta kurban gittiği Kırmızı Saray’ın yakınlarındaki Yemâme Sarayı’nda yemin ederek göreve başlayan Rîmâ binti Bender’in bu parlak soy ağacı, bir yönüyle Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinin serencâmı olarak da okunabilir. ABD ve Batılı ülkelere başlattığı petrol ambargosunun ardından, Riyad’daki sarayında kendi adını taşıyan yeğeni Faysal bin Musâid tarafından yakın mesafeden vurularak öldürülen Kral Faysal’dan sonra, çocuklarının ve torunlarının sürüklendiği acıklı bir serüven olarak ya da.

Körfez’in zengin Arap monarşilerinin, petrolü uluslararası ilişkilerde bir silah olarak kullanmayı akıllarından bile geçirmemeleri hedefiyle kurgulanan ve gerçekleştirilen Kral Faysal suikastı, Arap dünyasında günümüzde de bütün ağırlığıyla etkinliği devam eden “Amerikancı” damarın kökleşmesinin en büyük nedenlerinden biri. Suikastın direkt bir etkisi ise, Kral Faysal’ın bizzat aile bireyleri üzerinde gözlemlenebilir. “İslâmcı” bir babanın çocukları olan prens ve prenseslerin kâhir ekseriyeti, -muhtemelen babalarının trajik akıbetinin doğurduğu travmayla birlikte- ABD çizgisinden çıkamaz hale geldiler. Bunlar arasında bilhassa, 1975’te babasının ölümüyle birlikte oturduğu dışişleri bakanlığı koltuğunda, 2015’teki ölümüne dek tam 40 yıl kalan Prens Suûd el Faysal ve 1977-2001 arasında Suudi istihbarat teşkilâtının şefi olarak uluslararası arenanın en etkin isimlerinden birine dönüşen Prens Turkî el Faysal, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin günümüzdeki halini almasında başrol oynamış isimler olarak zikredilebilir. Her ikisi de babalarının ölümünden sonra göreve getirilen ve yakın dönem İslâm dünyası tarihi açısından çok kritik dönemlere tanıklık eden bu prenslerin yürüyüşü, Ortadoğu’yu yakından izleyenlere “Nerden nereye!” dedirtecek cinsten.

Şimdi, Rîmâ binti Bender’in şahsında, Kral Faysal’ın neslinden üçüncü kuşak, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini daha da derinleştirmek için yeniden sahneye çıkmış bulunuyor. Prenses’in büyükelçi olarak atanması, zamanlama açısından da dikkat çekici. Riyad’ın göstere göstere Tel Aviv’le kol kola girdiği ve hiç çekinmeden Kudüs’ü bile tartışma konusu haline getirebildiği şu günlerde, Kudüs’ün işgaline tepki için petrolün vanasını kapatan ve bu yüzden öldürülen bir Kral’ın torununa emanet edilen kritik makam, Suudilerin son aylarda dünyaya sürekli ilân ettiği “değişim”in niteliği konusunda epey mesaj barındırıyor. Daha da talihsiz olan ise, Prenses Rîmâ’nın, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın 2 Ekim 2018’de İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu binasında vahşice öldürülmesinden sonra oluşan dalgalanmayla atanmış olması. Rîmâ binti Bender’den önceki Washington Büyükelçisi, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın öz kardeşi Prens Hâlid bin Selman’dı malum. Cemal Kaşıkçı suikastında parmağı bulunduğu bilâhare anlaşılan Prens Hâlid, dünya çapında ortaya çıkan tepkilerin ardından Riyad’a çağrılmış, bir daha da vazifesine dönmemişti. Onun boşalttığı makama, Prenses Rîmâ oturtuldu. Suudilerin henüz ikna edici bir açıklama getirmediği ve getirmeye de tenezzül etmediği suikastın kanı, Prenses’in Washington’daki koltuğunun kenarlarında hâlâ görülebiliyor.

Bir aktörün (devlet başkanının, komutanın veya siyasî liderin) öldürülmesi, tarihte çoğu defa önemli değişimlere yol açmıştır. Ancak söz konusu değişimlerin belki de en hızlısı, kesini ve keskini, Kral Faysal suikastı üzerinden Suudi Arabistan’da (ve Körfez’in tamamında) yaşandı, yaşanıyor. Yakın tarihi bu suikast üzerinden okuduğumuzda, olan veya olmayan birçok şeyin nedenini de net bir şekilde anlamak mümkün aslında. Buna, Prenses Rîmâ’nın “Devletin hiçbir sırrını ifşa etmeyeceğime…” diyerek kefil olduğu sırlar da elbette dâhil.

Biten devrimler çağında Ortadoğu’da devrim beklemek!
Biten devrimler çağında Ortadoğu’da devrim beklemek!

Siyah bir kadın platformun üstünde el çırparak şarkı söylüyor. Gayet kibar, çılgınlığa yol açmamaya dikkat ederek dans ediyor. Etrafında on binlerce insanın oluşturduğu kalabalık da ona tempo tutuyor. Kadın, 4 bin yıl önce hüküm sürmüş kraliçe Kanadaka olarak adlandırılıyor. Beklenen devrimin kraliçesi ilan ediliyor. Herkes halk sokağa döküldü ve devrim gelecek diye umutlanıyor. Benzer şey yüzbinlerce insanın Cezayir sokaklarında Abdülaziz Buteflika sonrası yeni Cumhurbaşkanını seçmek için sloganlar attığında da oluyor. Cumhurbaşkanı, on yollarca ülkeyi yönetip biyolojik miadını doldurunca, iktidarın değişimi zorunlu hale geldi. Fakat bunun yolu da darbelerle ve bunalımlarla sürüp geldiği için yine darbeyi gerekli kılacak çatışma ve bunalımlara ihtiyaç duyuluyor! Halklar sokağa dökülüyor yeniden. İlginç bir biçimde öfkeden ve kinden uzak sokak kalabalıklar bunlar. Müzik çalanlar, dans edenler, şarkı söyleyenler…Sanki Arap Baharında yükselen sokaktan dersler çıkarmış bir sokak ve kitle var burada.

Romantik devrimciler her zaman kalabalıkların sokağa çıkmasından heyecan duyar. Ondan devrim devşirmeye çalışırlar. 19. Yüzyılın kalabalıklarının böyle bir kudreti vardı. Şanzelize ve Kızıl Meydandan devrimler yükselmişti. İran’da da son devrim büyük kalabalıklarının omuzlarında yükselmişti. Ama bütün bu devrimler, aslında çağlarına aitti. Yeni siyasetlere, yeni kadrolara , yeni umutlara eşlik ediyordu. Ortadoğu’da 1950’lerden sonra ortaya çıkan bütün darbeciler kendilerine devrimci adını verdi. Nasır da böyle yaptı, Hafız Esat da, Saddam Hüseyin de Kaddafi de. Dünyayı değiştiren devrim dalgasın katılan büyük adamlar olarak gördüler kendilerini. Buna eşlik eden ideolojilerini yazdılar. Kurdukları rejimlerine cumhuriyet adını verdiler. Toplumlarını devrimle bambaşka ütopyalara taşımak istiyorlardı. Hatta bizim 60 darbecileri de devrim demeyi seviyorlar kendilerine. Çünkü onlar da aynı duyguları taşıyan askerler.

Oysa Ortadoğu’da İran hariç hiçbir ülkede devrim olmadı. Hepsi darbeydi. Türkiye de buna dahil. Hepsini askerler yaptı, hepsi de cumhuriyetçiydi. İran da sonunda “imamet cumhuriyeti”ne dönüşerek devrim ruhunu kaybetti. Mutlakiyetçi bir rejime dönüştü. Yeni cumhuriyetlerle kendisini yenileyemedi. Bütün değişim taleplerini hainlikle suçladı, kadrolarını ya hapsetti ya da sürgüne gönderdi. Hatemi gibi liderlerin ve Abdulkerim Suruş gibi filozofların hayatını cehenneme çevirdi. Madunlar ortaya çıktı.

Ortadoğu’da sadece devlet erkanı darbeci devrimciler değildi. Onlara muhalefet eden hareketler de bu tutuma sahipti. Mesela İslamcı hareketler de aynı tutumu benimsiyordu. Devrim derken aslında darbeyi kast ettiler. İslam Devleti isterken siyasal rejimleri devrim adıyla darbe yaparak değiştirmek istediler. Seyyid Kutup’un fikriyatının ruhunda bu vardır. Yoldaki İşaretler tamamen bir devrimci değişme yöntemi ve bunun kadrolarını yetiştirme manifestosudur. Davanın öncüleri derken aslında devrimi yapacak insanları kast eder. Bugün hala İslamcılar baskıcı rejimleri ve diktatörleri eleştirirken ve onlardan kurtulmaya çalışırken önerdikleri değişme yöntemi devrimdir. Sudanda olduğu gibi İslam Devleti darbe ile kuruldu ve onlarca yıl tek adam rejimi uygulandı. Sonuç parçalanma, fakirlik ve felaket… Yeni bir darbe ile ayakta kalmaya çalışıyor bugün. Tunus’ta Raşid El Gannuşi, siyasal İslamcıların darbeci devrim yaklaşımını aşan adımlar attı. Siyasal İslam yerine Müslüman Demokrasi yaklaşımını savunuyor bugün.

Dünyada devrimler miadını tamamlamışken, Ortadoğu’da halen bunun peşinde koşan kalabalıklar var. Biten devrim ve giden Devrim Çağı nasıl yakalanacak? Üstelik devrimlerin Ortadoğu’daki başarısızlıkları da ortada iken. Aslında darbeden darbeye ve isyandan isyana koşan bir Ortadoğu var bugün. İktidara gelenler de ya darbeci diktatörler ya da diktatör monarşiler. Sisi ile Muhammed Bin Selman gibi. Bunlara karşı mücadele edenler de çoğunlukla darbecilikten isyancılığa geçmiş durumdalar. Cezayir ve Sudanda ise sokaktaki kalabalıkların naif haraketlilikleri var. Ancak ne kadrolar ne siyasetler ne de Devrim Çağı var artık. Bitmiş devrime geç kalmış sokak kalabalıkları bunlar. Ortadoğu’da çözüm olacaksa bu ne darbeler ne de devrimlerle olacak. İsyanlar ve darbeler birbirini yiyip bitirmeye devam edecekler. Çürümüş siyasetleri ve iktidarları darbe ve isyan yapmadan değiştirme yolunu bulmak zorundayız. Çünkü darbeler de isyanlar da ve hatta devrimler de kanla beslenir. Bundan dolayı hepsi de lanetlidir. Halklarına düzen ve güven getirebilirler, ancak saadet asla! Oysa bizim Medine toplum idealimizde asıl olan saadettir, ahlaktır, barıştır. Tek başına güven sağlayan ve bunun bedeli olarak da insanlarını her şeye rıza göstermeye davet eden bir düzen, Kurtluk Düzenidir. Leviathan düzenidir!

Cezayir'de yeni cumhurbaşkanı belli oldu
Dünya
Cezayir'de yeni cumhurbaşkanı belli oldu
Cezayir'de Abdulaziz Buteflika'nın istifasından sonra Millet Konseyi Başkanı Abdulkadir bin Salih geçici cumhurbaşkanı oldu.
Diğer
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz
Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz

Seksenli yılların başında Malik b. Nebî’nin vasıyetine uyarak Cezayir’de yapılan toplantılardan (el-Mülteka) birine katılmıştım. Malik, “her yıl üniversite gençleri ile öğretmenler için bir toplantı yapın, bu toplantıya İslam dünyasının mütefekkir, mücahid, âlim, önder kişilerini davet edin, gençler ve öğretmenler bunlarla tanışsınlar, onları dinlesinler, birebir sorular sorsunlar…” demişti ve toplantılar bu talimata uygun olarak yapılıyordu.

Video: Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz


Cezayir Devlet Başkanı Şadli b. Cedîd’in asker kökenli olmasına rağmen alimlere büyük saygısı vardı. Cezayir’de dersler veren, konuşmalar yapan ve bazı ilmi kurumları yöneten M. Gazzâlî de bu alimlerden biri idi ve devlet başkanının onun ayakkabısını giymesine yardımcı olduğu biliniyordu.

Şadlî bir resepsiyon vermişti, davetliler veda için sıraya girdiler, ben de Ürdün Evkaf Bakanı ve önemli fıkıhçılardan Abdülaziz Hayyat’ın hemen arkasında bulunuyordum. Hayyat Cezayir Televizyonu’nda bir konuşma yapmış ve o günlerde bu ülkede slogan haline gelmiş bulunan “Araplık, Sosyalizm ve İslam” üçlüsünden sosyalizmi sertçe eleştirmişti. Şadlî ona “Üstadım, bizim sosyalizmimizi çok hırpaladınız” dedi, Hayyat “Elbette hırpalarım; çünkü o İslam’a ve fıtrata aykırı” cevabını verdi, Şadlî, “Üstadım sosyalizm bir tenceredir biz onun içine İslam’ı koyuyoruz” dedi, Hayyat “Öyleyse adına ‘İslam Tenceresi” deyin cevabını verdi, gülüştüler.

Bu toplantının iki yıldızı vardı; biri İranlı Hâdî Hüsrevşâhî, diğeri Muhammed Gazzâlî. Birincisi o günlerde henüz taze olan ve İslam dünyasında büyük heyecana sebep olan İran İslam Devrimi’ni temsil ediyordu, ikincisi ise ilmi ve cihadı ile gönülleri fethetmiş olan Muhammed Gazzali idi. Onlar kürsüye çıkınca yer yerinden oynuyor, büyük kapalı spor salonunun tavanı uçacak gibi oluyordu.

Yazımın asıl konusu Gazzâlî’nin, “halimiz ve çaremiz” konusundaki on meddelik çarpıcı tespitidir, ama önce onu, hayranlarından M. İmâra’nın kaleminden kısaca tanıtmak gerekiyor (Bak. TDV İslam Ansiklopedisi).

22 Eylül 1917’de Mısır’ın Buhayre vilâyetinin Neklâl‘ineb köyünde doğdu. Tasavvuf ehline karşı büyük saygısı olan babası, rüyasında Ebû Hâmid Muhammed el-Gazzâlî’den aldığı işaret üzerine oğluna Muhammed el-Gazzâlî ismini koymuştur. İlk öğrenimine köyünde başladı ve Kur’an’ı ezberledi. Ailesinin İskenderiye’ye göç etmesi üzerine Ezher’in ilköğretim kısmına girdi ve 1937’de lise kısmından mezun oldu. Bu sırada İskenderiye’de İhvân-ı Müslimîn lideri Hasan el-Bennâ ile tanıştı ve teşkilâta katıldı. 1941’de Ezher’in Usûlüddîn Fakültesi’ni bitirdi. 1943’te aynı fakültenin Dâvet ve İrşad Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı, ardından Kahire’deki Atebetü’l-hadrâ Camii’ne imam-hatip olarak tayin edildi. Hasan el-Bennâ’nın 12 Şubat 1949’da bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine yerine Ekim 1951’de Hasan el-Hudaybî onun yerine geçmişti, ancak onun görüşlerini paylaşmayan Muhammed el-Gazzâlî teşkilâttan ayrıldı ve bu dönemden itibaren hiçbir teşkilâta bağlı kalmadan İslâmî davete devam etti. Ezher Camii’ndeki uzun vâizlik görevinin ardından Abdülhalîm Mahmûd’un Vakıflar Bakanlığı sırasında Kahire’deki Amr b. Âs Camii’ne hatip ve vâiz tayin edildi. Kendi ifadesine göre, Seyyid Kutub hakkındaki bir tahkikat sırasında İhvân-ı Müslimîn aleyhinde ifade vermesi yönündeki bir talebi reddetmesi yüzünden tutuklanarak Tûr Hapishanesi’nde yaklaşık bir yıl hapis yattı (1965). 2 Temmuz 1971’de Dâvet ve İrşad Dairesi Başkanlığı’na getirildi. 1974’te Muhammed Ebû Zehre ile birlikte medenî kanundaki tâdilât çalışmalarına karşı çıktığı için görevinden alındı; ayrıca Kahire’de Amr b. Âs Camii’nde vâizlik yapması da yasaklandı. 1985-1989 arasında Cezayir’deki Emîr Abdülkādir Üniversitesi’nin hem kurucusu hem akademik kurul başkanı oldu. 1970’lerden itibaren şöhreti İslâm dünyasında yayılmaya başladığında birçok ülkeyi ziyaret edip buralarda İslâmî davetle ilgili pek çok toplantıya katıldı. Riyad’da bulunduğu bir toplantı sırasında 9 Mart 1996 tarihinde vefat etti ve Medine’deki Cennetü’l-bakı’ Kabristanı’nda defnedildi. Diğer hocaları yanında Hasan el-Bennâ onun mânevî hayatında ve irşad anlayışında derin etkiler bırakmıştır Seyyid Kutub’un da dahil olduğu, Muhammed el-Gazzâlî, Abdülkādir Ûdeh ve Mustafa es-Sibâî’den oluşan ilim ve fikir adamları grubu özellikle Hasan el-Bennâ’nın İslâm’da sosyal adalet öğretisinden etkilenmiştir. Muhammed el-Gazzâlî, başta Mısır olmak üzere bütün İslâm dünyası için bir ıslah programı çerçevesinde fikirlerini sunmayı hedeflemiştir; bir yandan Batı hayranlığı ve taklitçiliğini destekleyen çevrelere, öte yandan 23 Temmuz (1952) inkılâbı öncesi İngiltere sömürgeciliğine karşı tavır almış, Filistin sorunu konusunda İhvân-ı Müslimîn’e destek vermiş, 23 Temmuz inkılâbının ardından Batı’nın sosyal ve kültürel açıdan dinin toplumdaki etkinliğinin azaltılması projesine karşı büyük tepki göstererek tek kurtuluş çaresinin İslâm’ın temel değerlerine dönmek olduğunu savunmuş, bu konuda İslâm davetçisine büyük görevler düştüğünü belirtmiştir. Muhammed el-Gazzâlî, İslâm dünyasındaki yozlaşmanın başlıca sebeplerini mezhep kavgaları, siyasî bunalımlar, yöneticilerin ihmal, gaflet ve Batı taklitçiliği, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip gereken ictihadı yapmamaları, Müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, toplumun Batı hayat tarzına yönelmesi, ilim ve teknik bakımından geri kalması gibi hususlarda görür. Mısır’a İslâm vatanının bir parçası olarak bakarken modern dönemde kin, düşmanlık ve ırkçılık üzerine kurulan milliyetçilik anlayışını reddeder. İslâm’ın diğer dinler ve Batı’dan gelen sosyalist, komünist vb. ideolojiler önünde üstünlüğünü savunur; bu tür ideolojilerden Müslüman milletlerin korunması ve kurtarılması yönünde irşad faaliyetlerini sürdürmenin zaruretini vurgular…

(Söz uzadı, gerisi gelecek yazıya kaldı

Cezayir Buteflika'nın istifasından fazlasını istiyor
Dünya
Cezayir Buteflika'nın istifasından fazlasını istiyor
Cezayir'de Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika'nın ordunun baskısıyla istifa etmesinin ardından, göstericiler bu kapsamda Buteflika rejiminden gelen isimlerin temizlenmesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adil bir şekilde yapılmasını istiyor.

AA
Cezayir’de yeni bir dönem her an başlayabilir
Cezayir’de yeni bir dönem her an başlayabilir

Geçtiğimiz hafta Cezayir, tarihi günlerinden birini yaşadı. Bir milyondan fazla Cezayirli başkentte gösteri düzenleyip Cumhurbaşkanı Buteflika’nın görevini bırakmasını isteyerek seçimlerin vaktinde yapılmasını talep ettiler. Buteflika için daha vahim talep genelkurmay başkanlığından geldi. Yıllardır Buteflika’yı kollayan Genelkurmay Başkanı anayasanın 102. Maddesinin işletilmesi talebinde bulundu. Cezayir anayasasının 102. Maddesine göre cumhurbaşkanı görevini ifa edemeyecek duruma geldiğinde yetkisi elinden alınarak 45 günlüğüne meclis başkanına verilmesini emrediyor. Eğer bu süre içinde seçim yapılamazsa 45 günlük süre uzatılabilmekte.

Video: Cezayir’de yeni bir dönem her an başlayabilir


Cezayir’den gelen son haberlere göre Buteflika devlet başkanlığından istifa etmeye hazırlanıyor ve meclis başkanı anayasanın 102. maddesine göre Cumhurbaşkanlığını üstlenecek. Artık Cezayir’de yeni bir dönemin başlayacağından kimsenin şüphesi yok. Başta ordu ve yıllardır ülkeyi yöneten iktidar Buteflika’yı feda ediyor. Bu durum Buteflika’ya karşı halkın desteğiyle örtülü bir darbe yapıldığının göstergesi. Bu zemini hazırlayan nedenlerin başında Buteflika’nın beşinci defa aday olma ısrarının olduğu söylenebilir.

Başkent Cezayir’de mezhebî, etnik ve siyasî farklıklara rağmen bir milyondan fazla insanın toplanmasının özel bir anlamı var. Fransa’ya karşı bağımsızlık savaşı kazanıldıktan sonra halk ilk defa birleşerek barışçıl bir gösteri düzenliyor. Buteflika’nın Cezayir ekonomisini iyileştirmesinin, iç savaşı sona erdirerek ülkeyi Kuzey Afrika’nın en istikrarlı ülkesi haline getirmesinin bir anlamı yok artık. Halk değişim isteyerek, Buteflika’nın vaktinin sona erdiğini daha demokratik bir yönetime geçişin gerçekleşmesini talep ediyor.

Fakat asıl soru şu, Cezayir’i yıllardır yöneten parti ve ordu da halk gibi mi düşünüyor? Bir diğer ifadeyle onlar rejimin devam etmesini, değişikliğin sadece Buteflika ile sınırlı olmasını mı istiyor?

Cezayir’in milliyetçi sol ideolojisini benimsemiş parti yönetimi ile ordunun halkın tercihlerini ön planda tuttuğu noktasında fazla iyimser olmamak lazım. Cezayir’de parti yönetimi diğer Kuzey Afrika ülkelerinden daha güçlü. Diğer Kuzey Afrika ülkelerinde liderle birlikte yönetimde önemli değişiklikler olabilir ama Cezayir’de bu olmaz.

Bazı Cezayirli aktivistler 102. Maddenin uygulanmasını da yeterli görmüyor. Çünkü 102. madde rejimi değiştirmiyor sadece devlet başkanını değiştiriyor, oysa 7. madde yönetimin parti iktidarından halk iktidarına geçmesinin önünü açıyor. 7. madde yönetimin kaynağı olarak halkı görüyor ve halk egemenliği önünde parti, ordu engelinin kalkması için bir fırsat sunuyor. Eylemciler, 7. maddenin uygulanmasını ve değişiklikleri de halkın denetlemesini istiyorlar.

Eğer 7. madde uygulanırsa Cezayir yeni bir rejime, yönetime dolayısıyla ikinci cumhuriyet dönemine girmiş olur. Fakat şimdilik tam anlamıyla bir halk iktidarının gerçekleşmesi zor görünmekte.

Cezayir’in önünde bir Zimbabwe örneği var. Zimbabwe’nin eski devlet başkanı Robert Mugabe yaşının ilerlemesi, başta eşi olmak üzere yakın çevresinin yönetime karışması nedeniyle ordu-parti desteğiyle bir darbe yapılarak görevden uzaklaştırıldı. Hâlbuki Zimbabwe halkının talebi demokratik bir yönetim, ekonominin düzeltilmesi, işsizliğin önlenmesi, halk ile devlet arasındaki uçurumun giderilmesiydi.

Robert Mugabe sadece Zimbabwe halkının değil tüm Afrikalıların değer verdiği bir isimdi. Beyaz azınlığa karşı mücadele, Zimbabwe’nin bağımsızlığı, Zimbabwe halkın ortak bir ulus bilincine sahip olması onun liderliği ile gerçekleşmişti.

Fakat halk artık özgürlük, demokrasi, şeffaf yönetim ve ekonominin iyileştirilmesini istiyordu. Ordu ve iktidardaki ZANU-PF yönetimi bunu gördü ve ordu ile Mugabe’nin yardımcısı timsah lakaplı Emerson Mugabe’ye siyasi darbeyi yaparak iktidardan uzaklaştırdı.

Buteflika’nın ağır bir felç geçirerek görevini yapamaz duruma gelmesi ile Mugabe’nin yaşlılığından dolayı yönetimdeki yetisinin kaybedilmesi arasında bir benzerlik olduğu gibi ordunun halkın taleplerini dikkate alması açısından da bir benzerlik var.

Tıpkı Mugabe’de olduğu gibi Buteflika da benzer bir kaderi paylaşacak ve yönetimden uzaklaştırılacak. Yalnız Buteflika’nın görevini bırakması ile yeni bir dönem başlayacak mı? Başlayacağı kesin olmakla birlikte sokaklarda protesto gösterileri düzenleyen halkın istediği gibi mi olacak, bu şüpheli.

Cezayir’in önünde iki yol var; ilki ordu ve partinin el ele verip halkın bazı taleplerini de dikkate alarak mevcut rejimi yumuşatması. Bu seçeneğe uyulabilme ihtimali yüksek görünüyor. İkinci yol ise başkentte toplanan bir milyondan fazla göstericinin isteklerine cevap vererek, anayasanın 7. maddesinin uygulanabilmesini sağlamak. Halk meşruiyetini öne çıkararak, partilerden, sendikalardan, sivil toplum kuruluşlardan, aktivistlerin temsil edildiği bir diyalog zemini oluşturarak serbest ve özgür seçimlere kadar bir halk konseyi kurmak. Bu seçeneğin gerçekleşme olasılığı zayıf olmakla birlikte bir umut da var.

Buteflika’nın istifasıyla yeni bir dönemin başlayacağı görülüyor. Fakat bu dönem ordu ve yıllardır ülkeyi yöneten partinin istediği gibi mi olacak yoksa halk mı karar verecek, yakında göreceğiz.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.