Türkiye Çin'e 'ihracat treni' gönderecek
Ekonomi
Türkiye Çin'e 'ihracat treni' gönderecek
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları Genel Müdürü Ali İhsan Uygun, 6 Kasım’da Çin yük treninin Marmaray’dan geçerek Prag’a ulaşmasının ardından trenlerin devamının geleceğini belirterek "Ülkemizin farklı sektörlerine ait ürünlerin de yer aldığı bir ihracat trenini yakın zamanda Çin’e uğurlamayı planlamaktayız." dedi.
AA
İTÜ BigBang'de Kobaküs Arz Portföy'den 2.15 milyon yatırım aldı
Teknoloji
İTÜ BigBang'de Kobaküs Arz Portföy'den 2.15 milyon yatırım aldı
Startup hayatına 400 bin dolar melek yatırım alarak başlayan ve Webrazzi Arena 2018’de 1. olarak büyük bir başarıya imza atan Kobaküs, Amsterdam’da düzenlenen dünyanın en büyük Fintech etkinliklerinden birisi olan Money 20/20'de binlerce girişim arasından seçilerek son 15’e kaldı.

Diğer
Çavuşoğlu Bakü'de: Bir teröristle müttefiklerimizin görüşmesi kabul edilemez
Dünya
Çavuşoğlu Bakü'de: Bir teröristle müttefiklerimizin görüşmesi kabul edilemez
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Bakü'de güvenli bölge konusunda açıklamalarda bulundu. Müttefik ülkelerin Mazlum Kobani ile görüşmesini değerlendiren Çavuşoğlu, "Mazlum Kobani bir teröristtir. Hakkında kırmızı bülten olan bir teröristle müttefiklerimizin görüşmesi kabul edilemez" dedi.
Yeni Şafak
Kardeş ülkelere 5 yılda 24,5 milyar dolarlık ihracat
Ekonomi
Kardeş ülkelere 5 yılda 24,5 milyar dolarlık ihracat
Türkiye’den, 2014-2018 döneminde Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’ne 24 milyar 519 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirildi.
Yeni Şafak
Tarihe geçecek tren yola çıktı: 5 Kasım'da Türkiye'ye ulaşacak
Ekonomi
Tarihe geçecek tren yola çıktı: 5 Kasım'da Türkiye'ye ulaşacak
Çin’den yola çıkıp, Marmaray’ı kullanarak Avrupa’ya geçecek yük treni China Railway Express’in, 5 Kasım'da Türkiye'ye ulaşması planlanıyor. Tren, Marmaray’dan geçerek Avrupa’ya ulaşacak ilk yük treni olarak da tarihe geçecek.
DHA
Derbent’ten Gimri’ye…
Derbent’ten Gimri’ye…

Geçtiğimiz cuma (4 Ekim) sabahı güneş doğmadan, Bakü’den yola çıkıp kuzeye ilerledik. İstikametimiz, Kafkasya’nın en eski şehri Derbent, Dağıstan Cumhuriyeti’nin başkenti Mahaçkale ve Şeyh Şâmil’in doğum yeri olan Gimri köyü idi. Zorlu bir coğrafyada, konforu asgarîye indirerek, iki günlük yoğun bir seyahat gerçekleştirdik. Hamd olsun, bütün zahmete fazlasıyla değdi.

Video: Derbent’ten Gimri’ye…


Azerbaycan-Rusya arasında geçişi sağlayan Samur kapısından Kuzey Kafkasya’ya adım attıktan sonra, yaklaşık bir saatlik yolculukla Derbent’e ulaştık. Sâsânî İmparatoru İkinci Yezdicerd tarafından M.S. 438’de bir kale-şehir olarak kurulan Derbent, o dönemden bu yana sürekli meskûn olagelmiş. Müslüman Arapların ilk kez 653’te ayak bastığı, 712’de ise Emevî halifesi Abdulmelik bin Mervân’ın oğlu Mesleme bin Abdulmelik tarafından nihâi olarak fethedilen Derbent, Arap kaynaklarında “Bâbu’l-Ebvâb” olarak anılır: Kapıların kapısı. Derbent’in Farsça anlamı da “sınır karakolu, geçit, kapalı kapı” gibi çağrışımlar içerir. Bu isimlendirmeler, şehrin coğrafî konumuyla yakından alakalıdır. İpek Yolu üzerinde, Kafkaslara giriş-çıkışı kontrol eden Derbent, yüzyıllardan beri dünyanın tüm milletlerinin uğradığı bir şehir.

Arap fatihlerin genişleterek içine bir de cami yaptıkları Narin-Kala, Derbent’teki ilk durağımız oldu. Buradan şehri kuş bakışı izledikten sonra, sur içinde sokak aralarına indik. Aradan geçen zamana ve değişimlere rağmen, klâsik bir İslâm şehriydi gördüğümüz. Taş evleri, daracık sokakları, mahalle mescitleriyle… Cuma namazını Derbent Cuma Camii’nde eda etmeden önce, eski mahallelerin içinden yürüyerek “Kırklar Mezarlığı”na uzandık. Burada fetih için Derbent’e gelen sahabilere ait olduğuna inanılan çok sayıda eski kabir var. Mezarlığın ortasında ise, şehrin tarihiyle yakından alakalı, yeşil kubbeli bir türbe mevcut: Guba Hanı Feth Ali’nin eşi Tûti Bike, oğulları Ahmed, Hasan ve Hasan’ın eşi Nur Cihân burada medfûn. Rivayete göre, Tûti Bike, 1776’da Derbent’i kuşatan öz kardeşi Emir Hamza’ya karşı şehri savunmuş. Askerlerinin başında savaşa katılan Tûti Bike, mağlup ettiği kardeşinin öldürülmesine ise izin vermemiş.

Derbent Cuma Camii, 734’te Emevîler tarafından inşa edilen devasa bir külliye. Tarihin bir ironisi olarak, cami, günümüzde Şia’nın kontrolü altında. Sadece caminin içi ve dışı değil, camiye çıkan bütün sokaklar ve caddeler siyah-kırmızı Şia bayraklarıyla donatılmış. Hz. Hüseyin, Hz. Zeynep, Hz. Ali gibi isimlerle Rusya bayraklarını, caminin girişinde Vladimir Putin’le Ayetullah Ali Hamaney’i yan yana görmek, ilginç bir manzara oluşturdu doğrusu. Sovyetler Birliği döneminde, 1930’da ibadete kapatılan cuma camii, 1938-43 arasında hapishane olarak kullanılmış, daha sonra ise yeniden Müslümanlara iade edilmiş. Camide cuma namazı önce Şiîler tarafından, daha sonra da Sünnîler tarafından kılınıyor. Şia ezanı hoparlörden yüksek sesle okunurken, normal ezana yalnızca caminin içinde ve çıplak sesle müsaade ediliyor. Sadece Kafkasya’nın değil, tüm Rusya’nın en eski Müslüman mabedi olan caminin çevresinde Ayetullah Humeynî’nin sözlerinin yazılı olduğu afişleri de sıkça görüyorsunuz. Muhitte öylesine baskın bir İran tesiri var ki, kendinizi bir an İran’ın herhangi bir şehrinde zannedebilirsiniz.

Mahaçkale’de teşehhüt miktarı kaldıktan ve şehrin simgesi durumundaki Yusuf Bey Camii’nde namaz kıldıktan sonra, gezimizin en heyecan verici kısmına geçtik: Sarp dağları tırmanarak, 1797’de Şeyh Şâmil’in dünyaya geldiği Gimri’ye vasıl olduk.

Geçtiğimiz yıllarda silahlı gruplarla Rusya arasında yaşanan yoğun çatışmalar nedeniyle, Gimri ancak özel izinle girilen ve olağanüstü hal kurallarına tabi olan bir mıntıka. Köydeki Müslüman askerlerle kurduğumuz temas sonucu, fazla zorlanmadan -ama girişteki kontrol noktasında bekletilerek- içeri kabul edildik. Etrafı tamamen yalçın dağlarla çevrili, kartal yuvasını andıran ve ortasından geçen nehrin iki yakasına dağılmış evlerden oluşan Gimri, ihtişamıyla bizi büyüledi. Tarihte ve günümüzde Rusları sürekli uğraştıran köyde dolaşırken, “Coğrafya, insan karakterine böyle tesir ediyor işte” demeden edemedik. Köyün yüzlerce yıllık mezarlığında Şeyh Şâmil’in babası Denga Muhammed’in, silah arkadaşı Gazi Muhammed’in ve diğer Müslümanların kabirlerini ziyaret ederken, Şâmil’in namaz kıldırdığı camide namazlarımızı kılarken, köylü çocukların heyecanla verdiği selamları alırken yaşadığımız duygular ise tarifsizdi.

Kendisi Medine-i Münevvere’de medfûn bulunsa da, Şeyh Şâmil’in çağların ötesinden yüzümüze değen nefesiydi hissettiğimiz…

Ahmet Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası
Ahmet Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası

Ahmet Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası adlı enstalasyonunu da kapsayan Bellek Alfabesi / Yaddaşın Elifbası / The Alfabet of Memory adlı, eser yönünden oldukça zengin sergisini, geçtiğimiz Salı günü Bakü’de görme imkanı buldum.

Sergi küratörleri Emin Mahmudov ve Ulrich Ptak, Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası’nı, Haydar Aliyev Merkezi’nin açık alanındaki doğu köşesinde, 2012 – 2019 yılları arasındaki işlerini sergi salonunda konumlandırmışlardı. Yeri (mekanı), eserlerin doğru seyri bakımından sırlanışları, her iki mekanda da son derece uygundu.

Video: Ahmet Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası

Eser bakımından, Güneştekin’in sergisi üzerine konuşma önceliğini elbette hacmi (dolayısıyla yoğun işçiliği), felsefi arkaplanı, gündellik hayatla ilişkisi itibariyle Ölümsüzlük Odası’na vermem gerekir.

Yukarıdaki zikrettiğim yere (İstanbul’dan Bakü’ye) 4 TIR ile taşınan ve 20 kişilik bir ekibin beş günlük çalışmasıyla ancak yerleştirilebilen Ölümsüzlük Odası, 35 ton alüminyum kullanılarak imal edilen 22.000 parça boynuz ile kurukafadan oluşuyor.

Eser her zaman bir sanatçıya ait olmakla birlikte, enstalasyon esaslı sanat işlerinin artık fabrika ortamında üretildiğini bildiğimize göre, Ölümsüzlük Odası’na farklı mesleklerden 130 kişinin emek verdiğini söylememizde de bir sakınca olmasa gerektir.

Eserin fiziki (konumlanma ve seyir) durumuna gelince:

Ölümsüzlük Odası, ön ve arka bölümü açık, dışa kavisli iki duvarın arasında, eserin kendi mekanını kat eden uzunca dile sahip bir kurukafadan oluşuyor.

Dışa kavisli iki duvarın dış yüzeyleri, dikey renk kuşaklarına göre düzenli olarak (muhtelif yerlerindeki birkaç boynuz çıkmasıyla birlikte) yerleştirilmiş yüzlerce kurukafa’dan; duvarların iç yüzeyleri ise kurukafa karışımlı yüzlerce boynuzdan oluşuyor.

Odadaki büyük kurukafanın dış yüzeyi de yine küçük kurukafalarla kaplı bulunuyor. Duvarların ön ve arka bitim yerlerinin kurukafalarla ve onların ortasında zemine boylu boyunca uzanan birer yılan figürüyle kapatıldığını da belirtmeden geçmeyelim.

Bir sanat eserinde, malzeme ve o malzemenin oradaki (yüzeydeki) işlenme tarzı (biçimi) çok önemlidir ama söz konusu enstalasyon esasında beni bundan daha fazla ilgilendiren husus, onun üretilmesine neden olan felsefedir.

Bu manada Güneştekin’in harflerden (kelamdan) başlayıp, tarihe ve efsanelere yaslanan hayati hafızanın somutlaştırılmasına evrilen bir sanat çabasına sahip olduğu; bu sabitenin ise, dile hükmeden fikirlerden değil, bizzat dilin kendisinden, diğer bir söyleyişle o dili belirleyen dünya görüşünden doğduğu artık bilinen (sanat kamuoyunca benimsenmiş) bir husustur.

Kültürel kodların bir sanatçı üzerindeki yoğun etkisini gözeterek söyleyecek olursam, zikrettiğim bağlamda Güneştekin’in (d. 1966, Batman) Mezopotamya kültürü ile, ondan etkilenen sonraki yerli kültürlere tabi olduğunu ve dolayısıyla Güneştekin’in bu sayede ve kendi sanat gayreti esasında aradığı bir şeyi bulduğunu değil, bulduğu bir şeyi aradığını ileri sürebilirim.

Bunu doğrudan Ölümsüzlük Odası üzerinden temellendirecek olursam:

Ölüm imgeleriyle kurulmuş olan Ölümsüzlük Odası, aslında bu dünya ve dünya hayatıdır. Kavisli duvarlar ile onları ör(t)en kurukafalar ve boynuzlar, odanın boşluğu ile o boşlukta büyük kurukafa ile dilin (suskun sözün) yer tutuşu, gerçekte hayatın (yaşanmışlığın ve yaşanmakta oluşun) imgeleridir.

Zira Heidegger’in kelimeleriyle her doğum, ölmek içindir. Diğer bir söyleyişle, ölümden söz edebilmenin (veya ölümü sanata dökebilmenin) şartı doğ(urul)muş olmaktır.

En geniş anlamıyla bu dünyada yaratılmış (ölmeye doğ-urul-muş) olanların da kendilerine mahsus birer hikayesi vardır. Ki, hayat dediğimiz (tarihe, mitolojiye ve sanata konu ettiğimiz) şeyler de, söz konusu hikayelerden başka bir şey değildir.

Yukarıda zikrettiğim kültürel kodlar bu hikaye üzerinden işler. Gerçekte bunların çoğu unutulmuştur ancak gerek insanlık hayatı anlamda, gerekse kendi köklerini merak eden ferdin öz-el tarihi anlamında, hikayenin ilk şeklini olmasa da (ki, bu artık imkansızdır) onun eserlerini (izlerini) görünürlüğe taşımak, nefsimizin içerdiği dizgenlenemez merakın bir mecburiyetidir.

Yukarıda “Güneştekin, bulduğunu aramaktadır” derken bunu kastetim. Zira o, Mezopotamya kelamı, sonrasında Anadolu’nun Million Taşı imgesi ve Mandalalara uzanan kaos ve kozmos fikriyatı üzerinden (aynı zamanda izlerine rastlanılan hatıraları / hikayeleri de hıfzeden) bir hafızanın, sanat esasında yeniden teşekkülünü kendisine yol edinmiştir.

İzleyen yazımızda bu konuya devam edelim inşallah.

Büyük zafer 101 yaşında
Dünya
Büyük zafer 101 yaşında
Azerbaycan’ın başkenti Bakü’nün Kafkas İslam Ordusu tarafından Ermeni ve Bolşevik çetelerinden kurtuluşunun 101. yıldönümü kutlanıyor. Azerbaycanlılar, 101 yıl önce kendilerini kurtaran Kafkas İslam Ordusu askerlerini ve komutan Nuri Paşa’yı (Killigil) saygıyla yadediyor.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.