Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Hukuku katlettiler
Gündem
Hukuku katlettiler
TSK’dan aldığı brifingle hareket eden yargıçlar Refah Partisi’ni kapattı. DGM eliyle hukuksuz şekilde gözaltına alınanlar mahkum edilip tutuklandı. Başörtüsü yasağına karşı açılan davalar “tek elden çıkmış gibi” aynı kelime ve cümlelerle reddedildi. Hukuka bağlı hakimler başka illere sürüldü.
Yeni Şafak
Koşucu başörtüsü ırkçılık kurbanı
Ekonomi
Koşucu başörtüsü ırkçılık kurbanı
Fransız spor malzemeleri firması Decathlon, başörtülü kadın koşucular için piyasaya sürmeyi planladığı ürünü, ülkedeki kamuoyu baskısı sonrası durdurdu.
Diğer
Almanya'da ırkçı saldırılar devam ediyor
Dünya
Almanya'da ırkçı saldırılar devam ediyor
Berlin'de başörtülü bir kız saldırıya uğradı, 2 Suriyeli genç kız darbedildi.
AA
Kenya’da okullarda başörtüsü özgürlüğüne kısıtlama
Dünya
Kenya’da okullarda başörtüsü özgürlüğüne kısıtlama
Kız öğrencilerin başörtüsü takıp takmamasına okul yönetimleri karar verecek.
AA
Kazakistan'da başörtülü öğrencilerin velilerine para cezası
Dünya
Kazakistan'da başörtülü öğrencilerin velilerine para cezası
Kazakistan'ın Aktobe bölgesinde, kızları okulda başörtüsü yasağı nedeniyle derslere katılamayan iki aile ceza aldı. Ülkede başörtülü bir fizik öğretmeni de istifaya zorlandı.
Diğer
Açılan başörtülüler
Açılan başörtülüler

10 yıl önceki fotoğraflarla bugünküler arasındaki değişimlerin fotoğraflandığı yeni yılın ilk sosyal medya akımı #10yearschallenge büyük tartışma yarattı. Zira, bu kapsamda 10 yıl önce başı örtülü olup sonradan başını açan bazı kadınların “özgürleşme” diyerek paylaştıkları fotoğraflar, BBC Türkçe’nin ilgisini çekti ve konuyla ilgili bir haber hazırlandı. Başını açan kadınların sevinçle servis edilmesine tepki gösterenler, elbette hemen linç edildi; açıldıklarını sosyal medyada duyuran kadınlar da cesaretlerinden dolayı alkışlandı.

Video: Açılan başörtülüler


Son yıllarda dini simge ya da değerlerin eskiden ifade ettikleri anlamları artık karşılamadığını zaten biliyorduk. Geçtiğimiz yıl çokça ele aldığımız deizm, sekülarizm tartışmalarının çıkış nedeni de buydu zaten. Nitekim, başını açanların damga vurduğu “10yearschallenge”dan önce “fallingstars” akımına kapılarak araçlarının kapılarında, evlerinin ortasında yere yatarak poz verenleri tartışmamızın üstünden çok geçmedi. Bir yargılama olarak değil ama bir sosyolojik tespit olarak benim de düşüncem olması gerekenden çok hızlı sekülerleştiğimiz yönünde; birer tuhaflığın ayaklı hali olarak hergün sokaklarda karşılaştığımız başörtülüler, benzer durumdaki erkekler de bunu doğruluyor.

Öte yandan, bu durumu AK Parti’ye bağlayıp “eskiden eleştirdiklerine dönüştüler, insanları dinden soğuttular” gibi laflarla konuyu ideolojik bağlamlara taşımayı, gerçeği görmeye tercih edenlerin oluşturduğu o sığ perspektife de saplanmayacağım.

Normalde örtülü olup sonradan başını açan birinin bununla iftihar etmek ve “özgürlük” laflarıyla sosyal medyaya düşmek yerine sessiz sedasız hayatını değiştirmek isteyeceğini düşündüğüm için, bu fotoğrafların kurgu olabileceğini zannetmekle birlikte, son yıllarda örtülü kadınlar arasında başını açma yönünde eğilim olduğunu da gözlemlemekteyim. Sosyal medyadaki o pozlar sahteyse bile, durumun sosyolojik olarak bir temeli var yani.

Elbette, kadınlar özgür, başını açmakta da, örtmekte de. İnsanların kendisiyle ilgili aldığı kararları sorgulamaya hakkımız yok hiçbirimizin. Zaten BBC Türkçe’nin haberine tepki gösterenlerin meselesi de “bu kadınlar nasıl açılır?” kızgınlığı değildi. Mesele şuydu; bugün herkes başını açmakta da örtmekte de serbestken başını açanların haberini büyük puntolarla “Özgürleşme” başlığı altında yayınlayanlar, başını açmanın serbest ama örtmenin yasak olduğu dönemlerde kulağının üstüne yatıyor, onu da bırakın genç kızları üniversite hayatından, iş imkanlarından koparan yasağı destekliyordu.

Sadece medyada da değil; Türkiye’de ilerici, modern, Batılı olduğunu düşünen her vatandaşta “başını açmak, bedenini açmak” özgürlükle ilişkilendirildi onyıllar boyunca, ama kapanmak öyle değildi. Çünkü, başörtüsü İslam dininin simgelerinden biri ve birincisi. Başörtüsü inanmanın sembolü. Dolayısıyla başörtüsünden kurtulmak, dinden de özgürleşmek anlamına geldiği için bazı yayın organları bu “açılma” örnekleri karşısında sevincini saklayamıyor. Oysa bu tür modernleşme anlayışının duvara tosladığı dersi, o modernleşmenin anavatanı olan Batı’da, hele de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, çoktan alınmış durumda. Her ne kadar son yıllarda ırkçılıklar yükseliyor gibi gözükse de, Batı’nın temel ve kitabi hedefi hala çeşitlilik, çok parçalılık ve farklı olana saygı üzerinde yükselmekte. Şahsi kanaatime gelince, ben başını açmanın insanı özgürleştirdiğini filan düşünmüyorum. Ama başını açmanın da, örtmenin de kişisel kararlar olduğuna; açana da, örtene de saygı duyulması gerektiğine inanıyorum. Kanunlarımız da bu yönde.

Bir dönem başörtüsünün siyasallaşması çok tartışılırdı Türkiye’de; öyle ki başörtüsüne özgürlüğün savunucularına vurulan sopa işlevi görürdü hatta. Oysa başını açanların hikayeleri üzerinden hem hükümetin “dindarlaşma” projesinin başarısız olduğunu ima etmek, hem de “hükümetin kayırmacılığından, haksız hukuksuz işlerinden dindarların bile sıtkı sıyrıldı, dinden uzaklaşıyorlar. Başörtüsünü atarak güçle, iktidarla aralarına mesafe koyuyorlar” mesajının satır aralarını doldurmaya çalışmak, tam da başörtüsünü siyasallaştırmaktır.

İnsanın, “rahat bırakın başörtüsünü” diyesi geliyor.

Bendeniz, Erdoğan “dindar nesiller istiyoruz” beyanında bulunurken de; bir partinin ya da liderin arzusu ya da uygulamalarıyla toplumun dindarlaşacağını düşünmediğim gibi; şimdi de başını örtmekten vazgeçen kadınların çoğalmasının, toplumun genel olarak sekülerleşmesi ve dinin sembollere indirgenmeye başlanmasının; bu hükümetin söylemleri ya da icraatlarıyla ilgisi olduğuna zerrece inanmıyorum.

Gündelik siyasetlerden daha büyük bir şey karşımızdaki. Bir parmak şıklatmayla ortadan kaybolacak ya da sihirli bir değnekle pıtırak gibi çoğalacak bir durum da değil. Dolayısıyla kimse fazla sevinmese, kimse de fazla yerinmese iyi olur; zira toplumsal dönüşümlerin neye yol açacağını önceden kestirebilmek hayli zordur...

Sümer fahişeleri ve modern fahişeler
Sümer fahişeleri ve modern fahişeler

Bizim solcularımız, hatta çoğunlukla aydınımız bu milletin inancından, kültüründen ve medeniyetinden o kadar uzaktır ki, dinle ilgili konuştuklarında sapla samanı karıştırırlar ve çoğu zaman da bunu kasıtlı ve ideolojik davrandıkları için yaparlar. Cemil Meriç “Bizim aydınımız din düşmanı değil, İslam düşmanıdır” der. Onun şu tespiti daha vurucudur: “Dünyanın bütün tımarhaneleri bizim aydınlarımız yanında birer aklıselim abidesidir”. Gerçi o aydından söz ediyor, ben ise bir yazardan bir alıntı yapacağım. Polemik, tarzım ve becerdiğim bir şey değil ama hayretimi celp ettiği için bunu yapmak zorunda kaldım.

Video: Sümer fahişeleri ve modern fahişeler

Işıl Özgentürk Cumhuriyet’te buyuruyorlar ki:

“Öğrencilerimden biliyorum, başlarını kapatan gencecik kızlara soruyorum: “Neden?”. Kiminin babası istemiş, kimi kendiliğinden başını kapatmış. Ama türbanın nereden geldiğini bilmiyorlar. Kur’an’da yazıp yazmadığını bilmiyorlar. Onlara türbanın Sümerlere dayandığını, bu uygarlıkta zengin ailelerin ilk kızlarını fahişelik görevi yapmaları için belli bir süre tapınaklara yollamak zorunda olduğunu anlatıyor, halk karıştırmasın diye de bu kızların başını örtmesinin zorunlu kılındığını söylüyorum. İlk baş örtünme onlarda, ardından Yahudiler de bu geleneği değiştirerek almışlar ve kiliselerde yaşayan rahibelerin bu biçimde örtünmeleri herkes tarafından kabul edilmiş. Bu bilgiyi verdiğim için bana teşekkür edenler bile var”.

Bu paragrafta o kadar tutarsızlıklar var ki, hangi birini konuşalım?

Zenginler kızlarını neden fahişe yapsın? Dünyanın hangi dininde tapınakla fahişelik arasında ilişki vardır? Yahudilerin kiliseleri ve kiliselerinde yaşayan rahibeleri mi var? Bunları geçelim.

‘Öğrencilerim’ deyince hanımefendinin bir üniversitede öğretim üyesi olduğunu sandım, öğretim üyesi nasıl böyle saçma şeyler söyler, uzmanlık alanı nedir diye merak edip baktım. Kadıköy Belediyesi Aile Danışma Merkezi’ne bağlı film atölyesinde çalışıyormuş. Öğrencileri de oraya gelen kursiyer genç kızlar. Sonra aklıma geldi, yıllar önce Sümerolog diye tanıtılan bir teyze bu bilimsel olaydan söz etmişti. Yazarımız değil ama o muhtemelen bir akademisyendir, daha tutarlı şeyler söylemiştir, bu da söylediklerini ona dayandırmaktadır diye Google amcaya sordum. Muazzez İlmiye Çığ. Meğer o da bir müze memuruymuş. Elbette kurs öğretmeni, ya da müze memuru olmak tutarlı olmaya mani değil. Ama ortada bilimsel bir izah yok. Muazzez Hanımefendi depoda Sümerlere ait tablet parçaları bulmuş, onlar üzerinde çalışma yapmış ve bu yazarımızın söylediği bu yüksek hakikatlere ulaşmış. Tablet denilen şeyler de paramparça imiş; bir kısmı Amerika’da, bir kısmı Avrupa’da ve bir kısmı da İstanbul Arkeoloji Müzesi arşivinde bulunuyormuş. Sonra bu derin çalışma ile Sümerolog olmuş ve ilmi hayatı boyunca işte bu müthiş gerçeği keşfetmiş. Bizim yazarımız da ‘türbanın nereden geldiğini bilmeyen’ kızlara bu müthiş bilimsel gerçeği muhtemelen ondan alarak anlatıyormuş.

Varsayalım ki, o tabletlerde gerçekten zenginlerin fahişe yapmak istedikleri kızlarının, tanınsınlar diye başlarını kapadıkları söyleniyor olsun. Bu durum başörtüsünün oradan kaldığını hangi yöntemle ispatlar? Bir başka uygarlıkta da aksi bir durum varsa bunun aksini mi söyleyeceğiz? Mesela Kuranıkerim kadınların çıktıklarında dış örtülerine bürünmelerini emrederken ‘iffetli oldukları tanınsın da taciz edilmesinler’ gerekçesini zikreder. Yani o zaman durum, onun söylediğinin aksine imiş, fahişeler açık gezerlermiş. İffetli kadınlar kapansınlar da fahişelerle karıştırılmasın denmek istenmiş. Günümüzdeki fahişeler de türbanlı değil. Şimdi biz de buradan hareketle kadının başını örtmeme geleneği cahiliye fahişelerinden kalmış bir uygulamadır diyebilir miyiz?

İkinci olarak başörtüsünün ‘Kuran’da olup olmadığını bilmeyen’ acaba o kızlar mıymış yoksa bizim yazarımız mı? Sonra başörtüsünü Yahudiler Sümer fahişelerinden almış, onlardan da Müslümanlar. Bu nasıl bir mantık? Keşke, sizi okuyan Yahudiler de olsa da gereken cevabı onlar verseler. Meral Akkent bile sizden daha bilimsel. “Akkent, Meral-Franger, Gaby; Das Kopftuch-Başörtü, Frankfurt, 1987” kitabına bakın.

Kitabı piyasada bulamazsanız yerini de söyleyeyim. Otuz yıl kadar önce Fener’deki ‘Kadın Eserleri Kütüphanesi’nde bir iki ay araştırma yapmış ve oradaki bu kitaptan da istifade etmiştim, yerinde duruyor olmalı. Bir de dipnot ekleyeyim: O zamanlar İstanbul Belediye Başkanı Nurettin Sözen bu kütüphaneyi, başta Şirin Tekeli olmak üzere üniversiteden atılmış sosyalist feministlere bir sığınak ve yemlik olarak açmıştı. Sabah kütüphaneye gittiğimde gece boyu süren içki masaları henüz kaldırılmamış, salon leş gibi içki kokuyor olurdu.

Edis konserinden çıkıp Arabistan’a mı gitsinler?
Edis konserinden çıkıp Arabistan’a mı gitsinler?

Doğrusu bu ya Deniz Çakır’ın bir grup başörtülü kıza bir kafede hakaret etmesi üzerine gelişen tartışmalar hakkında hiç yazasım yoktu. İki sebebim vardı bunun için. İlk sebebim şu: “Zaten Türker İnanoğlu piyangosu vurmuş Deniz Çakır’a, Türkiye’nin en çok izlenen dizisinden buharlaşıvermiş; bir de benden bulmasın” dedim. İkincisi ise, son derece adi bir durum vardı ortada. Alkolün yol açtığı o cesaretten söz ediyorum evet “adi durum” derken. O cesaretle “o aslan buraya gelecek” diyen tavşanın bile affedilmesi gerekir.

Video: Edis konserinden çıkıp Arabistan’a mı gitsinler?


Peki ama niçin yazıyorum? Şundan: Çarşamba günü, olayın tarafı olan isimlerden birinden, Zeynep Yılmaz’dan mail olarak bir açıklama aldım. “Yakın zamanda medyaya da yansımış olan başörtülü kızlara yapılmış haksızlığın muhatapları olarak kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik bir açıklama yapmak istedik” cümlesiyle başlayan açıklamanın altında olayın taraf altı kişinin daha ismi vardı.

Bu açıklama ve açıklamada anlatılan olay üzerinden biraz sosyoloji konuşmayı denemek istiyorum başarabilirsem. Açıklamada anlatılanların bütünüyle doğru olup olmadığına elbette hukuk karar verecek ancak ben “bir veri olarak” açıklamayı doğru kabul edip öylece yazdığımı belirtmek isterim.

Açıklamanın beni ilgilendiren ve sizi de ilgilendireceğini düşündüğüm bölümlerini aktarayım öncelikle: “…30.12.2018 pazar günü dokuz kız arkadaş olarak Zorlu PSM’de gerçekleşen Edis konserine katıldık. İki arkadaşımız konserden erken çıkarak yine Zorlu AVM’de bulunan nezih bir cafe olan “Vakkorama Cafe”ye geçmesi üzerine kalan yedi arkadaş konser bitiminde diğer iki arkadaşla aynı cafeye gelmek için haberleşti. Diğer yedimiz de cafeye gelerek büyük bir masaya oturduktan kısa bir süre sonra Deniz Çakır ve koluna girmiş bir arkadaşı cafeye giriş yaptı ve bizim masamızın yanından geçerken Deniz Çakır “Euzü besmele” çekerek masamızın yanında durdu ve bir süre bize bakarak arkadaşına söylendi. Biz kendisinin alkollü olduğunu anladık ve bu sebeple de herhangi bir tepki vermedik. Arkadaşı onu oturttuktan bir müddet sonra da telefonunu çıkararak bizim videomuzu çekmeye çalıştı. Kendisine rızamız olmadan videomuzu çekemeyeceğini söylediğimizde ise tepkisi “çekerim, beni herkes çekiyor” şeklinde oldu. Sonrasında ise herkesin duyabileceği şekilde ve masamıza yönelik sözlü tacizlerine başladı. Bir saat kadar oturduk ve o süre boyunca Deniz Çakır birkaç kez görüntümüzü almaya çalıştı ve farklı zamanlarda defalarca “bu türbanlıların burada ne işi var, Atatürkçüyüm ben, Atatürk var, Arabistan’a gidin, İran’a gidin, türbanlıları buraya nasıl alıyorsunuz, burası Türkiye” şeklinde ifadeleriyle herkesin duyabileceği bir şekilde bizim masamıza yönelik tacizde bulundu…”

Açıklama böyle. Bence son derece sıradan bir ezberle konuşan tacizkâr ve sarhoş bir hanımın haddini fersah fersah aşması söz konusu… Yine bence “sarhoştur, olur öyle” deyip orada kapatılması gerekirdi meselenin. Fakat tabii ki bu konuda karar verici olanlar bu olayda kendini mağdur gören hanımefendiler ki onların arzusu hukuk önünde hak aramak yönünde. Haklarıdır.

Benim derdim şudur: Edis konserinden çıkıp Vakkorama Cafe’ye oturan kızlara karşı kurulan “Arabistan’a gidin” cümlesindeki “ezber bozukluğu” cidden çok yorucu olmaya başladı. Burası bütün anlamlarıyla yeni Türkiye yahu! Hep birlikte Edis şarkıları dinleyerek bulmaya çabalıyoruz yolumuzu. “Türkiye’nin yönü” konusunda bizim kafamızda hiçbir soru işareti kalmamışken Deniz Çakır ve benzeri ezbercilerin “Arabistan’a gidin, İran’a gidin” çıkışları komik bile değil bu manada.

Kaldı ki mesela son yılbaşında İranlılar akın akın Van’da kapattıkları mekânlara hücum edip sabahlara kadar eğlendiler. Arabistan’ın aldığı “sekülerleşme virajı” ise daha çok taze. Yani Deniz Çakır ve benzeri ezberciler bizim kızları “Türkiye olmak isteyen” ülkelere göndermek istiyorlar, iyi mi?

Bir yanlış anlaşılmaya imkân vermemek için sarahaten belirtmek isterim. “Başörtülü kızların Edis konserinde ne işleri var?” falan demiyorum, sakın öyle anlaşılmasın. Sadece, anladığım kadarıyla gayet iyi üniversitelerde okuyan bu kızlarımızın Edis düzeyinden daha yüksek bir müzik zevklerinin olmasını dilerdim, o kadar. Yoksa kimin ne giydiği, kimin hangi konsere gittiği falan beni “bir çeşit anlama merakı” dışında zerre kadar alakadar etmez. Deniz Çakır’ın ne içtiği, hangi kafayı yaşadığı falan da öyle… Ahlak zabıtası da değilim, şeriat polisi de…

Sadece anlamaya çalışıyor ve şunu diyorum: Edis konserinden çıkan başörtülü kızlar, Türkiye’nin toplumsal mozaiğinin daha uzun süre böyle kalacağının, hatta sekülerleşme bakımından Deniz Çakır’ın ve benzerlerinin tam da arzu ettiği yöne doğru ilerleyeceğinin bir göstergesidir. Endişeye mahal yoktur. Günün sonunda Türker İnanoğlu’nun öfkesi geçecektir, Deniz Çakır da yeniden dizilerde başrol olacaktır, biz de milletçe kendisini izleyip “ya bu şey değil miydi, hani şu dizide de oynamıştı ya” diyerek hatırlamaya çalışacağızdır kendisini nitekim.

Sakin olalım yani. Hatta sükûnetimizi Edis’in bence söylemeyi başarabildiği tek şarkı olan “Buz Kırağı” dinleyerek perçinleyelim.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.