Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Geçmeyen bir Kamalist hastalığı: Ayrımcılık
Geçmeyen bir Kamalist hastalığı: Ayrımcılık

Haber şu: Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü, 8 stajyer öğrencisini staj yapmaları için Sevinç Abla Okul Öncesi Eğitim Kurumlarının Ankara Ümitköy şubesine yönlendirir. Staj görüşmesine giden 6 öğrencinin 4’ü başörtülüdür. Orada bir yönetici, başörtülü stajyer adaylarına “velilerimiz başörtülü personel çalıştırmamızı istemiyor, biz bunu velilerimize izah edemeyiz, bu bizim ekmek paramız” diyerek başörtülü öğrencileri staja kabul etmez.

Video: Geçmeyen bir Kamalist hastalığı: Ayrımcılık


Tabii, o görüşmeye giden öğrencilerin ayrı ayrı anlattıklarının aksine, kurumun bir başka yöneticisi “böyle bir beyanlarının olmadığını iddia ederek” ekledi telefonda: “Ya sizin bu haberiniz üzerine birileri gelip okulumuza zarar verirse yaptığınız hedef gösterme olmaz mı?”

Güzel kafa cidden… Hem el kadar çocukları önce staja kabul edeceğini beyan ederek Hacettepe’den çağırt, ardından yüzlerine “velilerimiz sizi istemiyor” de, sonra da “hedef gösterme olmaz mı?” diyerek üste çık. Bir kez daha: Güzel kafa cidden…

Meseleyi biraz eşelemek için eğitimci dostum Hamit Akçay’ı aradım. Kendisi de okul öncesi eğitim kurumları işleten Akçay öyle şeyler anlattı ki ister istemez “bu Kamalistler vallah eğitilmezdir” cümlesini kurdum.

Akçay’ın anlattıklarına kulak verelim: “Bizim kurumlarımıza yapılan iş başvurularında sıklıkla karşılaştığımız bir sorudur ‘başörtüsü ile çalışabilir miyiz?’ sorusu. Çünkü sektördeki neredeyse iki okuldan biri ‘velilerimiz istemiyor’ diyerek başörtülü öğretmen çalıştırmazlar. Hatta başörtülü velilere ‘sizin öğrencinizi kabul edemeyiz, çünkü siz başörtülüsünüz’ diyen kurumlar bile var.”

“Sizin kurumlarda durum nedir abi?” diye sordum. Duraksamadan cevap verdi: “İş görüşmelerinde dikkate aldığımız tek şey niteliktir. İşe uygunluk bakımından değerlendiririz insanları. Kıyafetleri ile değil. Bizim kurumlarımızda başörtülü de çalışır başörtüsüz de…”

Nasıl? Şahane değil mi? “İnsanı insandan ayırma” konusundaki 90 yıllık müktesebatlarından bir adım geriye atmıyor Kamalistler. Ardından da nasırlarına basılmış gibi bağırıyorlar: “Ayrımcılık yapılıyor, kutuplaşıyoruz.”

Bakın mesele şudur benim açımdan. Bugün onlarca şirket, binlerce firma sadece başörtülü oldukları için “insan kaynakları görüşmesi için randevu” bile vermiyor insanlara ama, nasıl başarıyorlar bilmem, “en özgürlükçü biziz, kutuplaşmaya karşıyız, ülkece çok gerildik” mavalını okumaya da devam ediyorlar. E be birader, ülkenin yüzde 50’sini, “yaşamsal tercihi” üzerinden ötekileştiren sensin. 90’lı yıllar boyunca başörtülü kızların örtülerine uzanan senin elindi. İkna odaları rezaletine imza atan sendin. 2000’li yıllar boyunca “mahalle baskısı” gibi akıllara zarar bir teorinin bayraktarlığını yapan sendin.

Bu tuzu kuru Kamalistler, iş kendi mahalle baskılarına geldiğinde lal-u ebkem kesiliyorlar.

Bir başka yerden devam edelim. Hiç sağa sola kıvırmaya gerek yok. Bugün itibariyle bir “toplumsal normalleşme” ihtiyacımız olduğu aşikârdır. Lakin bu normalleşme Kamalistlerin avuç ovuşturarak bekledikleri iktidar değişikliği ile değil, bu toplumdaki herkesin gereğini yapmaya başlamasıyla olacaktır. Olası “Kamalist renkli iktidar değişikliği” normalleşmeye değil zaten bugün de yürüttükleri ayrımcılığa odun taşır, fazlası değil.

Kendisini “doğuştan üstün” saymakla sakatlamış Kamalistler, halen “sokaktaki huzurumuzun” önündeki en büyük tehdittir. Daha basitçe ifade etmek gerekirse, Kamalizm saçma sapan bir “üstünlük hissi” verir inananlarına. Ve o saçma sapan üstünlük hissi bulaştığı hemen her durumu “çekilmez” hale getirme kabiliyetine sahiptir.

Kendi “çerçevelenmiş” alanlarını inşa ederek, çocuklarını gönderdikleri okullara “aman başörtülü çalıştırmayın” baskısı yaparak, sahibi oldukları şirketlerde insanı insandan ayırarak olmaz, olmuyor da zaten.

Bir son söz de Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümünün yetkilerine. “O yaptığınızı” görmezden geldim şimdilik. Ama bir adım daha ileri gitmeye cesaret ederseniz külahları değişir, kıyameti koparırım, haberiniz olsun. Kurumsal itibarınızı düşüneceğinize çocuklarımızın geleceğini düşünün. Üniversiteye de, akademiye de yakışan budur.

Hukukçular uyardı: Başörtüsüne saldırının sonu hapis!
Hayat
Hukukçular uyardı: Başörtüsüne saldırının sonu hapis!
Sokakta, metroda, kamu binalarında ve televizyon yayınları üzerinden başörtülülere yapılan fiziki ve sözlü saldırılar, sosyal medya sayesinde toplumun her kesiminin gündeminde. Başörtülülerin toplum içinde maruz kaldığı nefret söylemleri ve taciz olaylarını hukukçular ele aldı. Taciz olaylarının kayıt altına alınmasının önemli olduğunu söyleyen hukukçular, 3 yıla kadar hapis cezası olduğunu belirtti.
Yeni Şafak
Başörtüsü tacizcilerini afişe edin: Cezası 3 yıla kadar hapis
Hayat
Başörtüsü tacizcilerini afişe edin: Cezası 3 yıla kadar hapis
Son günlerde başörtülülerin toplum içinde maruz kaldığı nefret söylemleri ve taciz olayları arttı. Sokakta, metroda, kamu binalarında ve televizyon yayınları üzerinden başörtülülere yapılan fiziki ve sözlü saldırılar, sosyal medya sayesinde toplumun her kesiminin gündeminde. En yalın haliyle ‘insanlık suçu’ olan bu eylemleri hem hukuki hem de sosyal etkisi açılarından ele aldık. Tacize uğrayanların haklarını savunabilmesi için olayın kayıt altına alınmasının önemli olduğunu vurgulayan hukukçular, görüntünün sosyal medyada ya da basın yayın yoluyla yayılması durumunda ise cezanın yarısı oranında arttığını söylüyor.
Yeni Şafak
Başörtülüler diye kapı dışarı edildiler
Hayat
Başörtülüler diye kapı dışarı edildiler
Komedyen Cem Yılmaz’ın ortağı olduğu iddia edilen iş insanı Muzaffer Yıldırım’ın sahibi olduğu otel ve kafelerde tesettür yasağı uygulandığı ortaya çıktı. Yasak uygulaması iş insanı Engin Yakut’un iki Arap misafiri ile Muzaffer Yıldırım’ın işlettiği Bebek Otel’in kafesine yaptırdığı rezervasyon için gitmesiyle gözler önüne serildi. İki kadın başörtülü olduğu gerekçesiyle kapı dışarı edildi.
Diğer
Başörtüsüne hakarete 1 yıl 6 ay hapis
Gündem
Başörtüsüne hakarete 1 yıl 6 ay hapis
Başörtüsü takan kadınlara hakaret eden Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Işıl Özgentürk, ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama’ suçundan 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Yeni Şafak
Din, ferdi değildir
Din, ferdi değildir
Önceki gün sosyal medyada, Mehmet Ali Erbil’in aylarca kaldığı komadan çıkıp sağlığına kısmen kavuştuktan sonra hasta yatağında basın mensuplarına verdiği röportajın bir kısmı paylaşıldı. Görüntülerde Mehmet Ali Erbil çocuklarına, eski eşlerine teşekkür ettikten sonra, damadına da minnetini dile getirerek şunları söylüyordu; “Damadım bana yeniden duaları öğretti, gözümü bile açamıyordum, o dua okuyordu, ben tekrar ediyordum. Hiç bilmediğim duaları…” Erbil’in sesi lafını bitiremeden çatallaştı, boğazına bir yumru oturmuş gibiydi, ağlamamak için durdu, devam etse gözyaşları akacaktı. Belli ki hastalığı onu sarsmış, bu süreçte dualara sığınarak manevi bir dal aramıştı.

Video sahiden ilginçti, onyıllardır ekranlarda olan Mehmet Ali Erbil ilk kez ciddiydi, ilk kez şaka yapmadan konuşuyor, insanın üstesinden gelemediği bir musibet, bela karşısında nasıl acze düşeceğinin canlı örneği olarak karşımızda duruyordu. Mehmet Ali Erbil, bırakın espri yapmayı, konuşurken neredeyse hıçkırdı. O görüntü; aklıyla, parasıyla, güzelliği/yakışıklılığıyla, iktidarı ya da çocuklarıyla kibirlenen-büyüklenen insanoğlunun aslında ne kırılgan bir varlık olduğunu hatırlamak açısından güzel bir örnekti. Erbil’inki yadırganacak bir görüntü değildi, Onun şimdiye dek gördüğümüz en insan tarafıydı.

Fakat ben o videoyu izlerken farklı şeyler düşünüyordum, mesele sadece Erbil değildi, mesele biraz daha geniş ve derindi: Mesele, Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de dinin, görünür olmaktan menedilmeye çalışılmasıydı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşamış ve kemalizmi devletin tüm kılcallarına ve kendilerinden sonra gelen kuşakların tüm hücrelerine dek nakşederek günümüze dek gelmesini sağlamış o eski Cumhuriyetçilere göre, din yok edilemiyorsa da en azından özel alanda, vicdanlarda ve kontrol altında tutulması gereken bir “arıza”ydı. Böyle düşünmelerinin nedeni, elbette Fransız tipi jakoben laiklik anlayışı ve 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan ve protestanların da katkısıyla Avrupa ve daha sonra ABD’ye yerleşen “din bireyseldir” yaklaşımıydı.

Bu iki belirleyici görüş, yeni Cumhuriyetimiz’in temellerini oluşturdu, 90’lar boyunca başörtüsü konusu her açıldığında öne sürülen “kamusal alan” argümanının dayanak noktası da bu yaklaşımdı. Mehmet Ali Erbil’in de o kuşaktan olduğuna, Allah’a ve O’nun gönderdiği İslam dinine inandığı halde, bunu sadece kişisel alanında ve vicdanında tutanlardan olduğuna inanıyorum. Yoksa, ölümün eşiğinden dönse bile inanmayan birinin o kadar duygulanacağını sanmam. Kendisine geçmiş olsun diyelim, acil şifalar dileyelim. Ve sürekli özel alana tıkıştırılmaya çalışılan dinin böyle bir karakteri olmadığına değinelim, yani dinin sosyal işlevlerine geçelim.

Zira Türkiye’de hala birileri yasakçı yıllara dönmeye çalışsa da, “din ferdidir” anlayışı geçtiğimiz yüzyıl içinde tedavülden kalktı. Zaten meseleye “kalpsiz bir araştırmacı” ya da “iflah olmaz bir propagandacı” taraflarından bakmayan, konusunu belli bir mesafeden anlamaya çalışan bilim insanları, aydınlanmacılık hala çok popülerken bile dinin toplumdaki göz ardı edilemez fonksiyonlarını görmüştü.

Akademik detaylarla siz değerli okuru sıkmak istemem ancak birkaç örnek vermeden de geçmek olmaz. Zira bahsettiğim durumu bundan 200 yıl önce gören bilim insanları var. Mesela ilkel dinleri araştıran Durkheim. O, dinin toplumun bir fonksiyonu olduğunu ve bütünleştirici işlevi bulunduğunu, din faktörünün yarattığı ortak bilinçle toplumu suçtan/düzensizlikten/kaostan/aşırılıktan koruyan bir tarafının olduğunu söylüyordu grand teorisinde. Weber’in “verstehen” sosyolojisi de, en azından subjektif öncülleri gibi, “Din mi? O da ne?” uzaklığından bakmıyordu meseleye, aşırı bir tutum almaktan kaçınıyordu.

Günümüze geldiğimizde çağdaşların da farklı olmadığını görüyoruz. Wash, dinin iki fonksiyonunu da teslim eder: Hem parçalayıcı yönünü belirtir, hem de “yapıcı, birleştirici ve bütünleştirici tarafını önemle vurgular, hatta dinin birleştiriciliğinin birincisinden daha güçlü olduğunun altını çizer. Çağımızın en çok tanınan kültür araştırmacılarından Peter L. Berger de, “insanın mı toplumun ürünü olduğu, yoksa toplumun mu insan ürünü olduğu?” yönündeki diyalektiğin peşinde koşarken dinin toplumsal gerçekliğin en önemli unsurlarından birisi olduğunu “görenlerin” başında geliyor. O’na göre din, insanın dünya kurma tasavvurunda stratejik bir rol oynar, toplumlara zihniyet kazandırır.

Örnekler çoğaltılabilir, ama sanırım maksat anlaşılmıştır.

Durum şu, varolan toplumsal gerçeklikler her ne kadar bastırılmaya, göz ardı edilmeye, yok sayılmaya çalışılırsa çalışılsın; bir biçimde, bir nedenle, bir zamanda ortaya çıkarak hepimizi şaşırtmayı başarıyor. Cumhuriyet tarihi boyunca, aydın, medeni, seküler, Batı’nın izinde bireyler olarak tasarlananan Türk insanı, inanma ihtiyacını ne kadar bastırmaya, vicdanında tutmaya çalışırsa çalışsın, acziyet anlarında Allah’a dönüyor.

İkincisi, din ferdi bir inanma/eylem biçimi değil, toplumsal; özel alana değil kamusala ait. İnsana bir zihniyet, bir bakış açısı kazandırdığından toplumsal meselelerde sirayet etmediği neredeyse hiçbir alan yoktur. Her yerde yani din, işimize gelse de, gelmese de…

Seçim sürüyor
Seçim sürüyor

Seçimin sürdüğünü, “Şu seçim bitse de kurtulsak” diyenlere inatla söylemiyorum. Zira seçimden onların kastettikleri şeyi kastetmiyorum.

Onların seçimden kastettikleri, iki gün önce gerçekleşen belediye başkanlığı seçimidir ve FETÖ projesinin zemin kazanmasıyla sonuçlanmıştır.

Video: Seçim sürüyor


Seçimin çabucak bitmesini isteyenlerin keyfi yerine gelmiş midir, bilemem demokrasi denilen modern aldatmalar sistemi devam ettiği sürece bu seçimler yine olacaktır çünkü.

Seçim sonuçlarını değerlendirme hakkına sahip hemen herkes, “demokrasi kazandı” diye ısrarla vurguladıklarına göre, belki bu da iyi bir şeydir, ama bunu da bilemem.

Benim durduğum ve baktığım yerden seçimin sürmesi, millet olmak, beka hassasiyeti taşımak bakımından çok köklü, çok hayati bir hususa tabidir.

Şöyle ki, biz asıl seçimimizi Müslüman olmakla yaptık ve bu seçimle, İslam ümmetiyle birlikte çok kavimli, çok dinli bir dünyayı yönetmeye kendiliğinden talip olduk.

Büyük Selçuklu ile somutlaşan bu seçim, Osmanlı ile iptal edilemez, geriye alınamaz şekilde Batıya Yürüyüş’e dönüştü. Sekizinci yüzyılda başlayan bu süreç Safaviler ve Babürler sayesinde Doğu’nun (arka bahçemizin) tahkim edilmesiyle Viyana kapılarına kadar ulaştırdı bizi.

Batı’nın güçlenmesi ve onun bizi içimizden çökertecek oranda yerli hainler edinmesi yüzünden üç imparatorluğumuzu peş peşe kaybettiğimiz ise malumdur.

Söz konusu kaybedişler devrinde, asli seçimimize karşı içeriden ve dışarıdan hazırlanan bir ihanet çemberinin içinden, deyim yerindeyse Batı’nın işgal ve zulüm ateşinden geçerek seçimimizde musir olmaya, düşen sancağı yeniden kaldırmaya, yürüyerek var olmaya her zaman talip olduk, talip olmaya da devam ediyoruz.

Bu manada, “Seçim bitti, artık onun sonuçlarına takılıp kalmayalım. Uluslararası güçlerin satranç tahtasına dönen Ortadoğu, Afrika ve Akdeniz’de olanlara dikkat kesilelim” diyenlerin, bilerek ya da bilmeyerek maruz kaldıkları çarpık mantığın altını da önemle çizmeliyiz.

Zira, genelde Endonezya’dan Fas’a, Uygur’dan İspanya’ya kadar Müslümanların yaşadıkları topraklarda, özelde Türkiye’de, içeride olan dışarıda olana tabi bulunmaktadır.

Diğer bir söyleyişle Batı’ya yürüyüşümüzü önce sekteye uğratmak, ardından iptalini mümkün kılmak için geçmişte denenen Tanzimatlar, fiili olarak yeniden uygulamaya konulmaktadır.

Bu manada Kıbrıs sorunu, İstanbul’daki belediye seçimlerine; İslam dünyasındaki etkimiz, BAE ve diğer ABD korumalı valiliklerin bize karşı sergiledikleri düşmanlıklara ve fitnelere bitişiktir.

Aynıyla, ABD ve İngiltere’nin güdümündeki FETÖ’nün derbe teşebbüsüyle içeride meydana getirmek istediği zafiyet, dışa uzanan elimizin kırılması çabasına bitişik olduğu gibi, İstanbul’daki son seçim de doğrudan doğruya bunlara bitişiktir.

Hakikat böyle olunca, “Şu seçim bitse de kurtulsak” veya “Seçim bitti, şimdi dış politikaya ağırlık verelim” şeklinde ortaya çıkan ifadeler, bir tür gizli ricat fotoğrafı olduğu kadar, asli seçimimizin ıskalanmasına, unutulmasına çıkan zihni bir tahribatın da fotoğrafıdır.

Zira, bunlarla içeriye kilitlenmek istenilen bakışla, içteki gerçeklikten kopartılmış olarak dışa yöneltilmek istenilen güdümlü bakış, mahiyet itibariyle aynıdır.

Seçim günü, bir sandık odasından sosyal medyaya konu olan ve ilk bakışta basitmiş bir şeymiş gibi görünen şu olayı zikredersem, sanırım ele aldığım hususu gereğince sadeleştirerek anlatmış olurum:

Bir seçim sandığında FETÖ üretimi olan CHP sloganını topluca söyleyen güruha karşı, tesettürlü bir hanım, sandıkta siyasi görüşün beyan edilemeyeceğini söylediğinde, o güruhtaki bir kadın ona karşı şöyle diyor:

“-Sen de başörtünü çıkar, AK Partili olduğun belli oluyor.”

Tam burada sizlere, Menderes’in temsil ettiği, gürül gürül yükselen muhalefeti kırmak için CHP tarafından 18. Hükumet’e (16.01.1949 - 22.05.1950) başbakan olarak atanan İslamcı Şemsettin Günaltay’ı hatırlatmalıyım.

Hani şu, Müslümanları zalim ve despot CHP’ye ısındırmak için yıkılmaya terkedilmiş tekke ve zaviyeleri korumaya aldırıp, ziyaretlere açtıran ve aynı nedenle İmam Hatip okullarını kurduran Günaltay...

Evet şahane, eşi bulunmaz(!) demokrasinin seçimi iki gün önce bitmiştir. Ancak millet olarak bir arada bulunma, beka hassasiyeti taşıma bakımından, bizim seçimimiz bitmemiştir.

Bugün bir FETÖ projesinin etrafında konuşuyoruz, İslamcı Günaltay’ın karikatürü mesabesindeki yeni bir tipe dikkat çekiyoruz. Üstelik bu tipin yarın, geçmişinde İslamcılık kaydı bulunan alim, fazıl, felsefeci... başka bir bilmem ne oğluyla değiştirilebileceğini de şimdiden vurgulayarak söylüyoruz.

Bunlara bağlı olarak diyoruz ki, seçim sürüyor.

Orta yerde, din ve Müslüman düşmanlığı tescil edilmiş ve bu durumu sıradan bir sandık görevlisi tarafından da daha dün teyit edilmiş bir CHP var ve onun içeride elde ettiği başarı, hem dışarının başarısı hem de dıştaki varlığımızı olumsuz etkileyecek bir başarıdır.

İçeride yaptığımız ve yapacağımız her seçim, dışta ve dışarıya karşı yapacağımız seçimin ta kendisidir.

O halde seçim, sürmektedir.

Kamusal alan üzerinden konulara bakmak
Kamusal alan üzerinden konulara bakmak

Kamusal alana ilişkin tartışmalar çok eskiye dayanır. Aristo’dan başlar, bugüne gelir. En yaygın tanımını Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü kitabında yapar.

Video: Kamusal alan üzerinden konulara bakmak

Onun tanımıyla kamu, aile ve yakın arkadaşlar dışında geçen yaşam anlamına gelir. Kamu bölgesinde çok çeşitli, karmaşık toplumsal gruplar kaçınılmaz olarak bir araya gelecekti ve kamusal yaşamın ortak noktası da büyük şehirlerdi.

Başörtüsü yasaklarını yaşarken yasakları kavramsal olarak bu “kamusal alan” zemininde tartışmaya ve düşünmeye bizi davet eden kişi Fatma Barbarosoğlu olmuştu. Barbarasoğlu, kadın hakları, insan hakları ya da din özgürlüğü bağlamında sunulan çerçevelere itiraz ederek bu konunun “kamusal alan” tartışmasıyla dile getirilmesinin en doğru zemin olduğunun altını çizmişti. Nazife Şişman ile konuşmalarını içeren ‘Kamusal Alanda Başörtülüler’ kitabı da bu konuda yazılmış en doğru argümanları ortaya koyan kitaplardan birisidir. Onlara göre, “Eğer devlet kamu alanında başörtüsüne bu kadar şiddetli yasaklar koymamış olsaydı, ‘başörtüsünün bayraklaştırılmasını’ yaşamayacaktık. Burada her iki taraf için de sembolik bir düello söz konusu. Sembolik düello, her iki tarafta da militan zihniyetlerin oluşmasına katkıda bulunuyor. Modernleşmeyi tabiî sürecinde yaşasaydık –tabiî süreçten kastım, dış müdahalenin olmadığı bir süreç- ne evler kale olacaktı ne de evlerin kaleliğinden apar topar vazgeçilme süreci yaşanacaktı”.

Bir diğer tesbiti bu alanın ortaya koyduğu zihniyet değişimiydi, “Yasaklara karşı durulmak istenirken kamusal alana mükemmellik atfedildi. Kamusal alan, yasaklarla birlikte var olunması gereken alan olarak kabul edildi. Bu siyahtan beyaza keskin dönüş beni düşündürüyor” diyordu.

Yine “Baş örtme ontolojik bir duruştur. Bunu göz ardı ettiğinizde, sosyolojik bir dille başörtüsü karşıtlarına kendinizi anlatmaya kalktığınızda bu duruşa zarar verirsiniz” diyen de Barbarosoğlu olmuştu.

‘’Başörtüsünü Batılı sosyologların kavramlarıyla açmaya, belirlemeye çalıştığınız zaman, laikçi kesim ile ortak bir dile daha kolay kavuşacağız belki. Ama öbür taraftan kendi meselemize çok yabancılaşmış olacağız.”

“Başörtülüler hep tanımlandı. Tanımlanma ne demektir? Tanımlanma yoluyla sınırlandırılırsınız. Sınırlandıkça rol alırsınız. Rol aldıkça insanların sizin rolünüzü iyi oynayıp oynamadığınız üzerinde konuşma hakları doğar.”

Başörtüsü özgürlüğünü konuşurken tartışmanın zeminini değiştirip tanımlanmaya karşı çıkmak önemli bir adımdı. Çünkü bir meseleyi konuşmak kadar nasıl ve nereden konuşulacağı da büyük önem taşıyor. Barbarosoğlu da bunu yaptı: Şimdi de bu konuya kaldığımız yerden devam etmek gerekiyor.

Kamusal alan ile evlerin boşalmasının yeniden tartışılması gerektiğine inanıyorum... Çünkü bu gerçek sosyoloji, siyaset, din gibi birçok başlığı yakından ilgilendiriyor... Konunun bir başka boyutunu da Avrupa oluşturuyor. Başörtüsü yasakları bir gündem olarak orada yeniden açılmaya ve konuşulmaya devam ediyor.

....

Kamusal alan sadece yasaklar ya da meşruiyetler üzerinden de tartışılmıyor. Kamudaki dönüşümler de konuşuluyor. Edebi kamu bugün kayboldu. Dergilerin, yayınevlerinin etrafında gelişen fikir, kültür halkaları yok olmaya yüz tuttu. En kötüsü de halkaların arasındaki bağlar kopuyor.

Kültür aktarımının doğal kendiliğinden oluşan geleneği ve merkezleri kaybolurken yenileri de meydana gelmiyor.

Ben ise edebi kamunun bir toplumun hayat damarları olduğuna inanıyorum.

Sadece edebi kamu değil, muhitler de kayboluyor.

Hatta evlerdeki sohbet halkaları dahi kaybolmaya yüz tuttu.

Evlerde misafir ağırlanmaz hale geldi. Fikir tartışmaları hayatımızdan çıktı, gündemi siyasi tartışmaların manşetleri kapladı. Oysa hayat durmadan akıyor ve fikir tıkanıklığını aşacak muhitlere ortamlara ihtiyacımız var.

Ruhumuzu korumak istiyorsak bunları yeniden gündemimize almakta fayda var.

Yoksa giden gidiyor her şeyin yerini yazışma alıyor. Hayatımız sanallaşıyor.

MAHREMİYET

Nazife Şişman uzun süredir mahremiyet meselesi üzerinde çalışıyor. Bu alanda editörlük yaptığı Mahremiyet isimli kitabı da geçen ay İz Yayıncılık’tan çıktı. Modernite kuramını ve sonrasında bu alanda değişenleri ve değişmeyenleri disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alan kitap ilgi çekici makaleler içeriyor. ‘’Hayatın Sırları Ve Sınırları’’ alt başlığı ile çıkan kitabın içinde yer alan ‘’Gizli Borçlar ve Saklı Hesaplar: Mahremiyetin Çifte Dönüşümü isimli M. Fatih Karakaya’nın makalesi çok dikkatimi çekti. Makale birçok veriyi barındırıyor ama bana göre en dikkat çekeni ülkemizde aile içinde eşlerin birbirinden finansal durumunu ve mal varlığını gizleme oranının Avrupa ortalamasının üzerinde olmasıydı. ‘’Türkiye eşler arasında finansal durumu saklama, gizli borçlar ve saklı banka hesaplarına sahip olma konusunda Avrupa ortalamasından daha güvensiz bir iklime sahip. Aile ilişkilerinin daha cari olması beklenen Türkiye’nin iş finansal meselelere gelince eşler arasındaki sırların oranında Avrupa’nın birçok ülkesinden daha ileriye gitmiş olması gerçekten hayreti muciptir...”

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.