Zarif Trump'a Twitter'dan seslendi: ABD'nin nifakçı varlığı sona erdi
Dünya
Zarif Trump'a Twitter'dan seslendi: ABD'nin nifakçı varlığı sona erdi
İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, ABD operasyonuyla öldürülen Kasım Süleymani'nin cenazesini Twitter hesabından paylaşarak Trump'a tepki gösterdi. ABD Başkanı'na "Daha önce böyle bir insan seli gördün mü?" diyen Cevad Zarif "ABD'nin Batı Asya'daki nifakçı varlığının sonu başladı" ifadelerini kullandı.
Yeni Şafak
Hamaney, Süleymani'nin cenazesinde hüngür hüngür ağladı
Dünya
Hamaney, Süleymani'nin cenazesinde hüngür hüngür ağladı
İrani Dini Lideri Ali Hamaney, geçtiğimiz günlerde ABD'nin hava saldırısıyla öldürülen Kasım Süleymani'nin cenaze töreninde gözyaşlarına hakim olamadı.
Diğer
Kudüs Gücü Komutanı Süleymani'nin cenaze töreni
Dünya
Kudüs Gücü Komutanı Süleymani'nin cenaze töreni
Irak'ın başkenti Bağdat'ta ABD'nin düzenlediği saldırı sonucu öldürülen İran Devrim Muhafızları Ordusu'na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani için başkent Tahran'da cenaze töreni düzenlendi. İnkılab Meydanındaki cenaze törenine çok sayıda vatandaş katıldı.
AA
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: Süleymani'nin öldürülmesi bölgemizin barışı için ciddi bir risk
Gündem
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: Süleymani'nin öldürülmesi bölgemizin barışı için ciddi bir risk
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İran Devrim Muhafızları Ordusuna bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin öldürülmesinin bölgenin barış ve istikrarı için ciddi bir risk oluşturduğunu belirterek, "Bu sorunun çözülmesi ya da gerginliğin azaltılması için önümüzdeki günlerde yine diğer ülkelerle birlikte çaba sarf etmeye devam edeceğiz." dedi.
AA
Süleymani suikastı sonrası İran’ın Ortadoğu politikası nasıl şekillenecek?
Hayat
Süleymani suikastı sonrası İran’ın Ortadoğu politikası nasıl şekillenecek?
Körfez’de yaşanan tanker krizi ve sonrasında Irak’ta Haşdi Şabi’nin bir ABD üssüne saldırması ve bu saldırıda bir ABD vatandaşının ölmesi gibi gelişmeler, ABD’nin Ketaib-i Hizbullah üslerini vurmasıyla savaş tamtamlarının çaldığı bir ortam yaratmıştır. Şii milislerin Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği’ni basması ise Trump yönetiminde bardağı taşıran son damla olmuştur. Nitekim büyükelçiliğine yapılan saldırıya cevap olarak ABD, Süleymani’nin ölümüne sebebiyet veren suikastı düzenlemiştir.
Yeni Şafak
Macron hep ezildiği Erdoğan’a laf sokmaya kalkınca…
Macron hep ezildiği Erdoğan’a laf sokmaya kalkınca…

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’la yaptığı görüşmelerin hemen hepsi olay olmuştur.

Bu görüşmelerin doğasını şöyle bir cümle tarif edebilir:

Erdoğan’ın sözünü budaktan esirgemeden konuşması, Macron’un genellikle ezilerek savunma hamlelerine yönelmesi.

Haziran sonunda yapılan görüşmelerden birinde iki lider arasındaki diyalog, Erdoğan’ın “Sizin milli takımı burada yendik, orada da yeneceğiz” sözleriyle tamamlanmıştı.

Milli Takım, Paris’teki rövanş maçında Fransız rakibini yenememişti ama sahadan çıkan beraberlik, Macron’a da işin tadını çıkarma şansı vermemişti.

Erdoğan ve Macron arasındaki ‘temas anlarının’ zaman zaman futbol müsabakalarının bile konu edildiği böyle bir havası var.

Tabii bu işin arkasında Fransa ve Türkiye’nin birçok güncel konuda ‘çıkar çatışması’ içerisinde olması gibi bir gerçek var.

Fransızlar, Suriye’de bir PKK devleti oluşumunun perde arkasındaki en güçlü destekçilerinden biriydi.

Son gelişmelerle ‘yutkunmak’ zorunda kaldılar.

Fransız Cumhurbaşkanı, Kıbrıs’ta, Akdeniz’de, Libya’da, Türkiye’nin aldığı inisiyatiflerin tam karşısında bir yerde pozisyon alıyor ve bu durum, doğal olarak liderler arasındaki görüşmelerin ‘atmosferine de’ yansıyor.

Macron, geçtiğimiz cuma günü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla aradı.

Bu görüşmenin içeriğine dair çok ilgi çekici bulduğum bir bölümünü aktarmak istiyorum.

Birçok kimsenin ‘toyluğu atlatamamış’ birisi gözüyle baktığı Fransa Cumhurbaşkanı, bugüne kadar hep savunmada kalmanın ezikliğiyle olsa gerek, atağa geçip eline geçen fırsatı değerlendirmek istiyor olmalıydı.

Görüşmede söz Libya’dan açıldı ve bir yerde şu minvalde bir diyalog gelişti:

Erdoğan:

* Sayın Macron, Birleşmiş Milletler 2259 numaralı kararı uyarınca Libya’da meşru yönetim olarak Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni tanıyor. Ama siz Hafter’le iş tutuyorsunuz. Bu nasıl olur?

Macron:

* Öyle diyorsunuz ama sizin destek verdiğiniz Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin başkanı Sarraj da, Londra’da Boris Johnson’la yılbaşı kutlaması yaptı, alışveriş merkezlerinden çıkmadı.

Erdoğan:

* Öyle diyorsunuz ama sizin destek verdiğiniz Hafter, Dubai’de keyif çatıyor. Bu ne iş?

Macron’un bu diyaloğa konu ettiği mesele, Libya’daki meşru hükümetin başındaki Sarraj’ın Londra’da bir alışveriş merkezine girerken çekilmiş kısa bir görüntüsüydü.

Aslında, Sarraj’ın Londra’ya yaptığı ziyaretin asıl amacının Libya’daki durumla ilgili olarak İngiliz yönetiminden kendi lehine destek alma niyeti taşıdığını ortalama akıl sahibi herkes tahmin edebilir.

Macron’un Erdoğan’a karşı ‘laf sokuşturmak’ için gündeme getirdiği mesele, Sarraj’ın bu ziyaret sırasında eşiyle gittiği bir alışveriş merkezinde ‘eli boş’ şekilde görüntülenmesinden ibaret.

O kısa görüntünün, içeride de “Bakın kimlerle iş tutuyorsunuz” propagandasının aracı haline getirildiğini gördük.

Tabii, bu hikâyenin bize anlattığı başka bir şey daha var.

O da şu:

Küçük doğrularla büyük yalanları harmanlayıp sunma alışkanlığının sadece bizim bu taraflarda değil, Elysee Sarayı’nda bile müşteri bulabildiğini göstermiş olması.

Macron, “İşte fırsat ayağıma geldi” diyerek Erdoğan’ı sıkıştırmaya çalışmış ama bu defa bir ‘kontra atakla’ golü kalesinde bulmuştu.

  • Kasım Süleymani meselesine Ankara’nın bakışı
  • İran’ın en güçlü komutanı olarak bilinen Kasım Süleymani’nin Bağdat Havaalanı’nda ABD Başkanı Trump’ın emriyle öldürülmesi sonrası Ankara’nın bu yeni gerilime nereden baktığını, nasıl bir yaklaşım içerisinde olduğunu araştırdım.
  • Aldığım nabzı şöyle özetleyebilirim.
  • * Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı Ruhani ile yaptığı görüşmede Süleymani için ‘şehit’ ifadesini kullanmadı. Kullandığı ifade, “derin üzüntü” beyanından ibaret.
  • * Dolayısıyla İran’ın Ankara Büyükelçiliği’nin bu yönde yaptığı açıklama gerçeği yansıtmıyor.
  • * Süleymani’nin Sünni Müslümanları büyük bir zevkle katleden, eli kanlı bir adam olduğu, toplumun yüzde 80’inin böyle düşündüğü dile getiriliyor. Diğer yandan, bu saldırıyı Amerika’nın hangi niyetle yaptığı konusunda bir takım kuşkular var.
  • * Resmi açıklamalara yansıdığı gibi, Irak’taki istikrarsızlığın derinleşmesi ve mezhep çatışmalarının yeniden köpürmesine dönük kaygılar öne çıkıyor.
  • * Trump’ın “İran muharebe yaparak hiçbir şey kazanmadı/ Müzakere ederek hiçbir şey kaybetmedi” cümlesinin altı çizilerek, iki ülke arasındaki gerilimin yeni sıcak gelişmelere yol açabileceği değerlendiriliyor.
  • * Erdoğan-Ruhani görüşmesine yansıdığı gibi, Tahran bu olay üzerinden Ankara’yı ABD’ye karşı ortak bir cephede buluşturmaya çalışıyor. Ancak, Ankara’nın İran diplomasisinin ‘kurnazlığı’ karşısında ‘sütten ağzı çokça yandığı için’ daha dikkatli bir tutum sergileniyor.
ABD’nin teşekkürü ve öpücüğünü kim ister?
ABD’nin teşekkürü ve öpücüğünü kim ister?

ABD ve İran arasındaki gerilim ve soğuk savaş rüzgarlarının Kasım Süleymani’nin ABD’nin hava saldırısı sonucu öldürülmesiyle birlikte sıcak çatışma düzeyine taşınma ihtimalinin yüksek olduğu konuşuluyor. İran bu saldırının karşılıksız kalmayacağı ve intikamının çok kötü olacağı yönünde tehditlerde bulunuyor. ABD elçilikleri ve muhtemel hedeflerine karşı koruma tedbirleri alarm vaziyette. İran bazı hedeflere yerini bulmayan roket saldırılarında bulundu bile.

Ancak yine de bu söylem ve eylemlerin İran ve ABD arasında doğrudan bir savaşa dönüşmesi zor görünüyor. Zor, çünkü bu, yaklaşık 40 yıldır ABD’nin İran’la her iki ülke açısından alabildiğine işlevsel olan ve her iki tarafa çok kazandıran bir düzenin bitmesi anlamına geliyor.

Zaten, bir yandan karşılıklı tehditler savrulurken her iki tarafta da aynı anda bir doğrudan sıcak çatışmayı geleceğe erteleyen, bir savaş istemediklerine dair imalar veya açık beyanlar da ekleniyor. Bu iki tarafın topyekun bir savaştan çekindiklerini de, süregelen düzenin değişmesinin nasıl bir kayba yol açabileceğinin farkında olduklarını da gösteriyor.

Bu düzenden her iki tarafın kazanıyor olması, tabii ki aralarındaki düşmanlığın tamamen asılsız ve göstermelik olduğu anlamına gelmiyor. Gerçekten de bir ABD ve İran düşmanlığı vardır ve bu düşmanlık için her iki taraf zaman zaman birbirlerine karşı ciddi hamleler de yapmakta, birbirlerine zarar da vermektedirler. Ancak özellikle ABD bu düşmanlığın zeminini yok edecek, mesela bir rejim değişikliği veya İran tehdidini yok edecek bir adımı atmak yerine İran tehdidini çok ciddi bir geçim kaynağına dönüştürmüş durumda. Körfez’i sürekli tehdit eden bir İran’ın ABD’nin özellikle Suudi Arabistan’ı istediği gibi idare etmesini, kaynaklarını sınırsızca sömürmesini sağlayan önemli bir anahtar olduğu bugün artık çok daha net görünüyor.

O kadar net ki, şu ana kadar SA’yı İran tehdidi üzerinden idare etme konusunda ortaya koyduğu siyasetin inandırıcılığı sorgulanmaya başlamıştı. Trump’ın İran’la nükleer anlaşmayı askıya almasıyla başlayan süreç bir bakıma Körfez ülkelerinin ABD politikalarına imanlarını bir nebze tazeleyenbir adım olmuştu.

2003 yılında işgal ettiği ve bütün rejimini tek başına belirlediği Irak’ta İran’a genişçe bir etkinlik alanı açan, hatta Irak’ın egemenliğini neredeyse İran’a bırakan ABD’nin bunu bilmeden, istemeden bir enayi düşman gibi yapmış olduğunu düşünmek mümkün mü? İran’a bu alanı açmış olması elbette ABD’nin arka kapı diplomasisiyle İran’la bir anlaşma içinde olduğunu söylemiyor. Ama izlenen politikalar ve gelinen sonuç ABD’nin İran nüfuzunun yayılmasında kendi siyasetleri açısından bir işlevsellik bulduğunu gösteriyor.

Bu işlevsellik, ABD’nin İslam dünyasında Sünni ve bütünleşik bir iktidara karşı Şiiliği desteklemesini sağlayacağı bölücülükte yatıyor. ABD’nin Irak’ta İran’a geniş bir alan açan bu politikayı sürdürürken Sünni dünyanın en iddialı ve en varlıklı ülkelerinden SA’yı da idare etme ve kaynaklarını sömürme ilgisi ortaya karışık bir ABD politikası çıkarıyor.

Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi el-Mühendisi’nin öldürülmesi ise sadece ABD’nin yeni bir oyun kurmaya başladığını gösteriyor. Bu oyunun ilk işaretini ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun olayın hemen ardından yaptığı telefon diplomasisini duyurması verdi.

Pompeo, Süleymani’nin öldürüldüğü operasyonu başlatma kararı alırken Avrupalı ülkeleri kendilerine ‘yardımcı olmadıkları’ gerekçesiyle eleştirirken, telefonla görüştüğü SA veliaht prensi Muhammed bin Selman, BAE Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid Al Nahyan, IKBY Başbakanı Mesrur Barzani ile görüştüğünü açıklayarak kendilerine gerek bu operasyonda gerekse Irak’taki İran destekli teröre karşı mücadelede verdikleri destek dolayısıyla teşekkür ettiğini açıkladı.

Bu yeni bir blokun ilanından çok ötede, İran’a yeni hedeflerini tayin etmeye çalışan bir teşekkür. ABD, kendi kurduğu oyunda rol verdiğini düşündüğü Kasım Süleymani gibi bir oyuncunun giderek kendini oyun kurucu olarak görmesi ve Irak’ın mutlak sahibi gibi davranmaya başlaması karşısında onu tasfiye etmiş oldu. Ama bunu yaparken de İran’a alacağı intikam için, bir bakıma İran’ın da işini kolaylaştıracak bir hedef göstermiş oldu.

ABD’ye etkili bir intikam saldırısında bulunmayı göze alamayacak olan İran’ın karizmasını kurtaracak bir eylem için, öncelikle SA en uygun hedef olarak namlunun ucuna konulmuştur. Öncelikle SA diyoruz, çünkü İran, ABD önüne hedef olarak koysa da BAE’ye saldırmayı da göze almaz, çünkü halihazırda devam edegelen soğuk savaş esnasında İran’ın para, mal ve petrol akışını düzenlemek konusunda BAE ile kurduğu ilişkiler, görünürdeki hasmane ilişkiyi çok aşan boyutlarda.

Daha açık bir ifadeyle BAE İran’ın bindiği dal iken SA onun için en uygun ve en işlevsel hedef konumunda. Bu da ABD’nin teşekkür biçimi, ölümcül öpücüğü.

Pompeo’nun neden Türkiye’ye teşekkür etmediğini soranlar da vardı, teşekkür etmedi diye Türkiye’nin ABD gazabına maruz kaldığını söyleyenler de.

Süleymani, şeytan ve ABD
Süleymani, şeytan ve ABD

Zor zamanlardan değil, ateş çemberinin içinden geçiyoruz. Hatta sadece geçmiyoruz ateş çemberinde yaşıyoruz. Üstelik bizim yakmadığımız ama yanmasına katkı verdiğimiz, söndürmek için su yerine benzin taşıdığımız bir çember.

Son birkaç gün içinde coğrafyamızda yaşananlara bakın ne dediğimi anlayacaksınız. Bu anormal durum, bakışımızı, duruşumuzu ve söylemimizi etkilemekte; üzülmekte ya da anlamsız sevinç naraları atmaktayız.

1980’lerden beri sahada olan ama 1998’dan itibaren Afganistan’dan Yemen’e operasyon yapabilen bir gücün komutanı Kasım Süleymani yatağında ölseydi ne düşünürdük, nasıl tepki verirdik? Özellikle bu soruyu düşünmeden Süleymani’nin ölümü üzerine bölge tasarımcılığına soyunan akıl-dânelere sormak istiyorum. Evet, Süleymani adi bir ölümle ölseydi ne düşünür ve ne konuşurdunuz?

Bence koca bir hiç..

Peki soruyu başka bir şekilde soralım. Kimliği ve kişiliği, mezhebi, duruşu ve yaptıklarından bağımsız olarak; ABD’nin bir devletin vatandaşına başka bir ülkede operasyon yapmasına nasıl bakarsınız? Bu soruya acı tebessümle cevap verseniz bile; yapılanın kaosu, zulmü, istikrarsızlığı ve savaşı bitirmeyi amaçlayan bir saldırı olduğuna inanır mısınız? Bu operasyon, Batılıyı Doğuluya; Doğuluyu Batılıya; Şii’yi Sünni’ye, Sünni’yi Şii’ye; özetle insanı insana karşı daha kindar yapmayacak mı?

Öyleyse neye seviniyorsunuz?

Süleymani’nin ardından ağıt yakmıyorum ama düşünüyorum. Dünyada ve bölgemizde eli kanlı bunca insanı görmeyen hatta destekleyen ABD’nin Süleymani’yi ortadan kaldırmasını coğrafyamıza bir iyilik olarak değerlendirmek mümkün mü? Taliban’ın ortadan kaldırılması, Bin Laden’in; Bağdadi’nin öldürülmelerinden sonraki vaatleri ve beklentilerinizi bir kere daha hatırlayın ve cevap verin. Süleymani’yi ortaya çıkaran şartları hazırlayan ABD’nin bu girişimi, uluslararası sisteme, kör-topal da olsa yürüyen dünya düzenine ve meşruiyete indirilen bir darbe değil mı?

Öyleyse niye üzülmüyorsunuz?

Bu operasyon, ABD’nin klasik taktiklerinden biridir. Ancak saldırı, işgal ve cinayetlerden medet uman, celladına âşık grup veya fertlerin gürültüsüyle hakikat gizlenmektedir. Süleymani’nin İslâm dünyasındaki kötü şöhretini, Mehdi adına kan dökmesini ve sebep olduğu diğer olayları unutmayalım elbette. Ama Türkiye’yi tehdit eden, ülkemize yönelik terör makinesi PYD/YPG’yi kim besliyor? Yüzbinlerce insanın hayatına mal olan Suriye meselesinin müsebbiplerini kimler ayakta tutuyor? Yemen’de on binlerin ölümüne sebep olan savaşın arakasında kim duruyor? Libya’da BM’nin tanıdığı resmi hükümeti ortadan kaldırmaya çalışan ve kendi halkından onlar ile dayanışma içinde olanlardan intikam alma yeminleri yapan Hafter, gücünü nereden alıyor? Sizin gibi benim de aklıma yüzlerce soru geliyor. Hepsi bir yana, ama her türlü önyargılardan uzaklaşıp cevabını aramamız gereken son bir soru daha var: Kaşıkçı cinayeti ile Süleymani’nin öldürülmesi arasında ne fark vardır?

2003 yılının başlarında, soğuk bir kış günü, ABD’nin İran karşısında parlatıp büyüttüğü Saddam’ı devirme planları yapılan bir toplantıya çağrılmıştım. Kimler yoktu ki? Şii’si, Sünni’si, Kürdü, Türkmen’i, Arap’ı, Asurisi, Keldani’si, Yezidi’si.. Hülasa kendi başlarına kaldıklarında birlikte yaşayabilen ama aralarına çomak sokulduğunda birbirinin katili olan herkes. Tabii, -yıllar sonra Kaddafi’ye karşı toplanan Libya muhalefet toplantısında gördüğüm gibi-, çomakçıbaşı ABD’nin temsilcisi de orada.

Herkes konuştu, ben de konuştum. Saddam’ı devirme heyecanı ile yanıp tutuşanlara ve bunu da gâh sırıtarak, gâh da emme-basma tulumba gibi baş hareketleriyle onaylayan ABD temsilcisine şunu sordum:

“Saddam’ı hiçbirimiz sevmiyoruz. Ama onun devrilmesinden en çok kim istifade edecek. Üstelik bir diktatörü devirdiğimizde yerine daha beterinin gelmeyeceğini kim garanti edecektir?” Herkes ABD temsilcisine bakarken, Irak’ın eski Londra büyükelçisi Türkmen Necdet Safvet bir fıkrayla havayı yumuşatmaya kalktı. Aslında o gün fıkra olarak anlattıkları bugünü de açıklıyordu:

Irak’ta yaşayan Yezidilere “Allah dururken Şeytan’a neden ibadet ettikleri” sorulduğunda şu cevabı verirlermiş:

-Allah’ın rahmet ve mağfireti geniştir. Şeytan ise acımasızdır. Allah sizi de bizi de affeder ama şeytan asla. Bu yüzden ibadetimizle onu razı etmeye çalışıyoruz.

Necdet Safvet’in fıkrası, ABD temsilcisinin yüzüne tokat gibi indi. Tabii olarak, havayı yumuşatmadı aksine onun salonu terk etmesine sebep oldu. Peki, sonra ne mi oldu? Birkaç ay içinde, o heveslilerin onayıyla başlayan işgal, Saddam’ı devirdi, ama milyonların da hayatına mal oldu. Dahası, Kasım Süleymani’nin sahaya çıkmasını sağladı ve tıpkı Saddam gibi zamanı gelince öldürüldü.

Büyük bir gelecek kurma umuduyla o salonda toplananlar şimdi ne düşünüyordur acaba?

Ve bir soru daha: Sonuç değişmeyecekse bu korku niye?

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.