Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Pomeranian Bakımı ve Özellikleri
Pomeranian Bakımı ve Özellikleri
Spitz tipi köpek cinsi olarak bilinen Pomeranian, görünümü ile herkesin beğenisini topluyor. Sevimli olan bu köpek cinsi, Orta Avrupa’nın Pomenya bölgesinin adını alarak gözler önüne serilmiştir.
Diğer
Kardeşlik hastaneleri:55 ülkeye tıbbı yardım gönderen Türkiye, yurt dışında inşa ettiği hastanelerle de Kovid-19 mücadelesine katkı sağlıyor
Koronavirüs
Kardeşlik hastaneleri:55 ülkeye tıbbı yardım gönderen Türkiye, yurt dışında inşa ettiği hastanelerle de Kovid-19 mücadelesine katkı sağlıyor
TİKA’nın Gazze’de inşa ettiği hastane 17 Nisan’da hizmete girdi. 8 bloktan oluşan hastane Filistin’in en büyüğü. Gürcistan’da Batum Enfeksiyon Hastanesi Türkiye’nin katkısıyla yenilendi ve kapasitesi arttırıldı. Hastane ülkede salgınla mücadelenin merkezi konumunda. TİKA’nın Kırgızistan’da yaptığı 72 yataklı hastane de virüs nedeniyle kısmi olarak açılıyor.
Yeni Şafak
Samsung'dan çevre dostu hamle
Teknoloji
Samsung'dan çevre dostu hamle
Danimarkalı tekstil markası Kvadrat ile yapılan iş birliği sayesinde Galaxy S20 ve Galaxy Watch Active2'in aksesuarları çevre dostu bir süreç ile üretilecek.
AA
Türkiye'nin Gazze'de yaptırdığı hastane koronavirüs ile mücadeleye hazır
Dünya
Türkiye'nin Gazze'de yaptırdığı hastane koronavirüs ile mücadeleye hazır
Türkiye'nin kurduğu Gazze Filistin-Türkiye Dostluk Hastanesi, Refah Sınır Kapısı'ndan bölgeye dönerek yeni tip koronavirüs önlemleri kapsamında karantina uygulamasına tabi tutulacak Gazzelileri bekliyor.
AA
Bana listeni söyle!
Bana listeni söyle!

Herkes evinde kapalı kaldı ya, vaktin neyle geçirileceği bir sıkıntı halini aldı. Herkes birbirine bunu soruyor, çünkü kahir ekseriyetin ne yapabileceğine dair bir fikri de, o fikri sıfırdan oluşturmaya yönelik bir gayreti de yok. Çünkü artık herkese normal gelen ‘kurgu’ değişmiş durumda; ev dediğimiz ve galiba artık biraz yabancısı gibi olduğumuz şeyin içinde belli bir süre için bile olsa yeni bir yaşantı modeli üretmemiz gerekiyor. Müşkülümüz, alışık olduğumuz formüllerle, test çözmeye benzer seçmeli yöntemlerle çözülemiyor, şıkları oluşturulmuş olarak önümüze gelmiyor, kişisel gayretlerle yeni bir kompozisyon yazmak gerekiyor.

Hal böyle olunca malum mecraların da motivasyonuyla ister istemez bir şeyler okumak, bir şeyler izlemek gibi yine edilgen olarak yapılabilecek şeyler geliyor akıllara. Ama bu noktada iş yeniden çatallanıyor. “İyi ama ne okunacak, ne izlenecek?” soruları çıkıyor ortaya. Herkes değil belki ama yine büyük çoğunluk, yine alışık olduğu üzere hazır okuma/izleme listelerine yöneliyor. Bu listelerin bir kısmını gerçekten okumayı seven ve ne okuyacağını bilen insanlar hazırlıyor, onları bir kenara ayırıyorum. Ama öyle listeler var ki, insan nasıl bir zihin yapısının bunca alakasızı, bunca benzemezi bir araya getirdiğini anlamakta güçlük çekiyor. A kalite bir kitap ile B kalite bir kitabın aynı listede olması anlaşılabilir bir yere kadar. Ancak A kalite bir kitap ile Z kalite bir kitabın aynı listeye alınıp aynı hararetle önerilmesinde ciddi sıkıntı var.

Kitapların hangi kalitede olduğuna kim karar veriyor, bu satırların yazarı bu konuda ölçüleri koyacak bir otorite midir? Bu sorular elbette sorulabilir ve bu satırların yazarının bu konuda herhangi bir iddiası yok. Ancak kitap okumaya yeni başlayan insanların bile ilk bilmesi gereken şeylerden biri bu meselenin herkesçe kabul edilen bir ölçüsü olduğudur. Mesela Dostoyevski romanlarını sevmeyen insanlar bulunabilir dünyada, ancak Dostoyevski’nin kalitesini kimse tartışmaz. Dolayısıyla bir kitabın kalitesine, seviyesine, kitapların arasındaki yerine ilişkin her okuyana göre değişmeyen bir ortalama puanı vardır. Tutarlı bir liste için o kitabın yanına puanı birbirine yakın başka kitaplar koyar, tutarlı bir bütün, makul bir liste oluşturursunuz. Tek kriter elbette bu kalite puanı değildir ama bu da olmazsa olmaz bir kriterdir. Ben farklı kalitelerde kitaplar okumayı seviyorum da diyebilirsiniz ama başkalarına bunları önerecekseniz, böyle ortaya karışık bir listeleme mantığı yürütemezsiniz, bu normal de, doğal da, doğru da değildir.

Bu ifadelerimden insanların hepsinin bir tornadan çıkmış gibi hep aynı listelerden kitap seçmeleri gerektiğini söylediğim anlaşılmamalı... Kimsenin ne okuduğuna karışmak gibi bir niyetim yok. İsteyen bütün kitaplığını Z kalite kitaplarla doldurabilir. Burada işaret ettiğim şey, listelerdeki kafa karışıklığı, tutarsızlık, bütünlükten yoksunluk ve hatta neredeyse şizofrenik durumdur. Neyin neyle birlikte tutarlı olup olmadığı ölçüsünü ortadan kaldıran kopyala yapıştır kültürüdür. Bu listelere sadece bir göz atmak bile, bu yığma ve acayip listelerin arkasında gerçek, esaslı, sahici bir okuma faaliyeti olmadığını fark edebilir. Bu acıklı duruma olsa olsa derme çatma bir çok okumuşluk gösterisi mantığıyla, bir etkileşim çiğliği, bir beğeni histerisi izahıyla yaklaşılabilir.

Sosyal medyadan önce kişilerin çoğu zaman acemilikle içine düşebilecekleri acayiplikleri çok geç olmadan usturuplu biçimde kendilerine hatırlatan ve onları ölçü sahibi kılan birtakım doğal mekanizmalar vardı. Şimdi bunlar da yok; her acayip o mecralarda kendine bir zemin, bir meşruiyet alanı bularak acayipliği ile birlikte yaşayıp gidebiliyor. Hatta acayipler bir araya gelip acayipliklerin ölçüleri belirsizleştirecek çoğunluğa erişmesini de sağlayabiliyor. Bu durumda ne oluyor? Dostlar bir süre alışverişte görse de, safsata tenhada sözü boğuyor. Bunca okumaktan sadra şifa bir kazanç hasıl olmuyor, olamıyor.

Allah Teâlâ’nın müdahalesi
Allah Teâlâ’nın müdahalesi

Yıllandıkça değeri artan dostluk ilişkileri içinde talebe-hoca arasındakiler de vardır. Hasta ve yorgun olduğum için yazılarımı haftada bir güne indireceğimi bildirdiğim ve helâllik dilediğim yazım üzerine eski bir öğrencimin güzel duygularını yansıttığı ve bir de önemli soru sorduğu mesajı şöyle idi:

“Değerli Hocam,

“Önce muhabbetle ellerinizden öper; Rabbimizden; sağlık ve âfiyetler dilerim. Çok eski (yetmişli yıllarda çıkan Nesil Dergisinden itibaren) okuyucunuzum. Hocam, sizin bizde ödenmesi mümkün olmayan haklarınız var, bizim ne hakkımız olacak ki? Varsa bütün haklarımız helâl olsun. Bizim size NESİL değişiminden borçlarımız var. Öğrencilik yıllarımızın şartlarından abone bedellerini ödemediğimiz halde; abonemizi kesmediniz, devam ettirdiniz. Buradan tahakkuk eden haklarınızdan dolayı bize hakkınızı helâl eder misiniz sevgili hocam.

“Ayrıca size naçizane bir sorum olacaktır. Allah Teâlâ, zaman zaman mucizeleri ile tarihe müdahale ederek tarihin akışını değiştirmektedir. Örneğin; Hz İbrahim’i ateşe yaktırmayarak; Hz Musa’ya Kızıl Denizi yardırarak Firavun’a teslim etmeyerek; Hz. Peygamber’i öldürmeye gelenlere, bu fırsatı vermeyerek; tarihin seyrini (akışını) değiştiriyor. Eğer Hz. İbrahim’i ateşten kurtarmasa idi, bugün; Hz. İbrahim’in sulbünden gelen kavim toplumlar olmayacaktı, dolayısı ile dünya bu günkünden farklı, tarih de bugün bildiğimiz tarihten farklı olacaktı.

“Hocam şimdi size sorum şu:

“Allah tarihe müdahale ederken (tarihin yönünü değiştirirken) bu müdahaleyi yalnız peygamberleri ve onlara verdiği mucizeler vasıtası ile mi yapıyor; bu iki sebebin dışında başka sebepler de (peygamber olmayan insanlar, başka yaratıklar, kevnî başka kanunlar vs gibi) kullanıyor mu?

“Tarihe müdahale eden Rabbülâlemin, insan hayatına ve tercihlerine de müdahale eder mi?

“Cevaplarsanız sevinirim, Allah’a emanet olunuz muhterem hocam”.

Cevap:

Bütün haklarım helâl olsun. Allah Teâlâ’nın yaratılmışlara her an ve çeşitli şekillerde müdahale ettiğine dair sayılmayacak kadar âyet ve hadis vardır. Allah Teâlâ’nın sıfatları hiçbir durumda âtıl olmaz. O, ezelden ebede daima bilir, işitir, görür, diler, yaratır… Onun yaratma sıfatının mahlûkat ile ilişkisi kesildiği an her şey yok olur.

Sizin sorduğunuz müdahale çeşidini iki sûreden birkaç âyetin meali ve kısa açıklamalarıyla cevaplamaya çalışacağım:

“Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz, bir resûl göndermedikçe azap da etmeyiz” (İsra:17/15).

Âyetin son cümlesindeki azap hem dünya hem de ahiretteki azaptır. İmam Mâtürîdî’ye göre Allah Teâlâ peygamber göndermeden de insanlara verdiği akıl, O’nun varlık ve birliğine iman için yeterlidir. Bu bakımdan akıl “resul”dür. Bu temel tevhîd inancı dışında insan aklının yetmeyeceği dînî hükümlerden yükümlü olmak için peygamber gönderilmesi ve onun, dini insanlara tebliğ etmesi şarttır. Peygamberler tebliğ vazifesini yaptıkları halde iman ve itaat etmeyenlere Allah dünyada da bazı cezaları vererek müdahale eder. Bu cezalar Son Peygamber’den önce toptan helâk etme şeklinde de oluyordu, Peygamberimizin ümmeti için ise toptan helâk etmek yoktur.

İşte bu kuralı açıklayan âyetler:

Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz; onlar ise orada günah işlemeye devam ederler, sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.

Nûh’tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını bilip görmede rabbin yeterlidir.

Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimizkimseye dilediğimiz şeyleri veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer.

Kim de âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir.

Hepsine, bunlara da ötekilere de rabbinin ihsanından kesintisiz veririz. Rabbinin ihsanı sınırlı değildir (İsra: 16-20)

Kişinin önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler vardır. Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Allah herhangi bir toplumun başına bir kötülük gelmesini diledi mi, artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir. Onların Allah’tan başka yardımcıları da bulunmaz (Ra’d: 11).

Bu âyete göre insanlar iman, ahlâk ve amelce doğru yolda oldukları sürece Allah onlardan in’am ve ihsanını esirgemez (değiştirmez), doğru yoldan saparlarsa Allah da onlara layık olduklarını verir.

Allah Teâlâ sonuçta kulların lehinde olmak üzere imtihan için onların hak etme (değişme) durumuna bakmadan ihsan ve sıkıntılarla da müdahale eder.

Allah Teâlâ kulları yükümlü kılmıştır. Kullar bu yükümlerini yine O’nun verdiği irade ve kudreti serbestçe kullanmak suretiyle yerine getirirler; bu husus “kul kesbeder, Allah yaratır” cümlesiyle ifade edilir. Allah çeşitli sebepler ve hikmetler dairesinde kulun iradesine müdahale ederek ona iyilik yapar, ancak asla kötülük yapmaz ve zulmetmez. Başa gelen kötülük kulun kesbinden, iyilik ise hem kesbinden hem de kesbi söz konusu olmadığı halde ilâhî lütuftan olur.

Bütün bunlar, deizmin İslam inancına aykırı olduğunun da açık ve kesin delilleridir.

Not:

Suriye’de şehid olan askerlerimize Allah Teâlâ kitabında vaad buyurduğu ödülleri ihsan eylesin. Ailelerine de baş sağlığı, sabır ve metanet diliyorum.

Para ve düdük
Para ve düdük

Nasrettin Hoca’ya atfediliyor:

Hoca bir gün çarşıya çıkarken mahallenin çocukları önünü kesmiş. Hocaya düdük sipariş etmişler. Aralarından biri Hoca’ya düdüğün parasını vermiş. Akşam dönüşte düdük bekleyen çocuklara, Hoca cebinden bir düdük çıkartıp parayı veren çocuğa uzatmış. Öteki çocuklar: “Hocam bizim düdük nerde?” Diye mızıldanmaya başlayınca Hoca: “Ee parayı veren düdüğü çalar.” Demiş.

Hoca’nın her fıkrası gibi bu da iç içe anlamlar içeriyor.

Görünen anlamı zaten fıkranın içinde… Bir nimet istiyorsan külfetine katlanacaksın!

Fıkra hem parayı veren hem parayı kabul eden açısından yoruma açık…

Düdük: külfet, üstlenilen borç… Para: bedel…

Veya biri diğerinin karşılığı…

- Parayı aldınsa bedelini ödemelisin!

- Parayı veren karşılığını ister!

- Hizmet bekliyorsan bedelini vermelisin!

- Parayı veren istediğini yaptırır!

- Beklenen karşılığı (hizmeti, emtiayı) vermek istemiyorsan parayı kabul etmemelisin!

- Hizmet veya bir bedel ödemeyeceksen parayı reddetmelisin!

- Parayı veren borçlandırır: borçlanmak istemiyorsan parayı kabul etme!

Bu almaşıklar birbirine benziyor görünse de aralarında ince ayrımlar var…

Yıkılan bina ile yıkılmayanlar arasında mukayese yapıldığında hangisinin bedel ödediği ve düdüğü çalmayı hak ettiği anlaşılabilir… Trafik kazaları, kurala riayetsizliğin ağır bedeli, ölüm: yanlış sollama, hız, uykusuzluk, acelecilik…

Siyaset alanında…

Acaba kim düdüğünü çalıyor ve niçin?

Müzmin muhalefet acaba niçin hiç düdük çalma fırsatını elde edemiyor?

Hangi bedeli ödemesi gerekiyor da bir türlü ödemiyor, buna rağmen ısrarla iktidara talipmiş görüntüsü vermek istiyor?

Siyasetin yorgun aktörleri nasıl oluyor da bedelini ödemeden düdüğe talip görünüyor?

Bu soruların ve daha fazlasının her birinin cevabı yukarıdaki almaşıklarda bulunabilir.

Her şey, aşk, özgürlük, sevgi, siyaset, her şey bedelini talep ediyor. Siyaset adamı…

Evet, siyaset adamı, onun da bedel ödemesi gerekiyor. Onun bedeli halkıyla bütünleşmeyi talep ediyor…

Bakın Dostoyevski halkıyla kopuk olan için ne diyor: “Gerçektir bu: Halkı olmayanın Tanrı’sı da yoktur! Şuna kesinlikle inanın ki, halkını anlamayan, onunla bağlarını koparan insan bunu yaptığı ölçüde yurduna inancını yitirir, ya da dinsiz olur ya da duygusuz bir odun!“ (Cinler I, Varlık Y. 1969, s. 45).

Dürüst olmak / dürüst gibi görünmek
Dürüst olmak / dürüst gibi görünmek

Dürüst gibi görünmek isteyenlerin çoğu rolünü başarıyla yürütür. Öyle ki, o, kendini giderek dürüst sanmaya bile başlayabilir. Gündelik yaşantımızın ve siyaset dünyasının en itici tipidir bu kişi…

Dürüstlük kişinin öznel durumuyla ilgili... O, sadece kendinin bileceği bir bilgiyle yüklüdür. Ve nesnel olarak kişinin dürüst olup olmadığını ölçecek bir kıstas elde bulunmuyor.

Öznel olması yönüyle de doğruluktan farklıdır.

Bir önermenin “doğru” olup olmadığı nesnel olarak ölçülebilir, görülebilir. “Masanın üstünde kalem yok” önermesinin doğru olup olmadığını görmek için işaret edilen masaya bakmak yeterlidir. Masanın üstünde kalem yoksa, önerme doğrudur. Orada bir kalem görüyorsak bu önerme yanlıştır.

Ama “Ben siyaset ortamında görünmek istemiyorum” diyen birinin bu cümlesinin doğru olup olmadığını bilecek kişi sadece onu söyleyenin kendisidir. Bu önermenin sonradan yalanlanması bile, o cümlenin gerçekte doğru olup olmadığını tespite güç yetiremez. Çünkü kişi, “o zaman öyle düşünüyordum, şimdiki fikrim budur” dediğinde yapacak bir şey kalmaz. Meğerki konu yargılama alanına girmiş ola! O durumda kişinin dürüst olup olmadığı, başka bir ifadeyle, dediği ile iç gerçekliğinin birbiriyle tutarlı olup olmadığını kanıtlamak gerekir. Kanıtlanabilirse tabii ki…

Yaşadığımız dünyada ikiyüzlülük neredeyse doğal hale geldi demek mümkün görünüyor.

İkiyüzlülük acaba yalancılıkla örtüşüyor mu?

İçteki gerçekliği dışarıya doğru olarak yansıtmayan biri belli ki yalan da söylemiş oluyor. Ama ikiyüzlü her zaman yalancı sayılmayabilir.

İkiyüzlüde münafıklık alameti de görülebilir. Ama onu münafık olarak nitelemek de isabetli olmayabilir. Kimi halleri münafıkça görünse bile onu tam bir münafıklıkla itham etmek de isabetli görünmüyor. İkiyüzlülüğün eski dilimizdeki karşılığı riyakârlıktır. Münafık inanmadığı halde kendini inanıyormuş gibi gösteren biridir. Kuşkusuz bu da bir ikiyüzlülüktür. Ancak münafık dışarıya karşı gerçek yüzünü asla göstermez. Riyakâr ise kandırmak için yalan söyler. Riya yapmak sürekli olabilir, ama sürekli olması şart değildir. Riyakâr işine geldiği zaman riya yapar. Her şeye rağmen onu münafık ile karıştırmamak gerekiyor.

İkiyüzlü olsun, münafık olsun, ortak paydaları yalancılıktır.

Gündelik hayatımızda hukukun temel ilkelerinden olan ve bir arada yaşamamızı sağlayan bir temel esas var: hukuk usulünde bu ilkeye iddianın ve savunmanın bölünemez oluşu, deniyor... Anlamı şu: iddiada olsun savunmada olsun, onun bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek kabul edilemez. Her ikisi de ya tümüyle kabul edilir veya tümüyle reddedilir.

İkiyüzlü (riyakâr) işte gündelik yaşantımızda bu ilkeyi bozuyor.

İkiyüzlü veya münafık tipinin ortak özelliği sinsi oluşlarıdır. Her iki durumda da sahtekârlık söz konusu... Dostoyevski’nin nihilist tipine benzemez o. Nihilist, inanıyorsa inandığına inanmaz, inanmıyorsa inanmadığına… Sinsi ise, inanırsa inanmıyormuş gibi görünür, inanmıyorsa inanıyormuş gibi…

Bu tip, gündelik yaşantımızda da işe yaramaz biridir.

Siyaset dünyasının en itici yüzünün sinsi tip olduğunu söyleyebilirim. Dürüst değildir, ama dürüst görünmek ister. Zarı, daima düşeş atar; kendi yüzünün tersine o zarda dubara yoktur…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.