Bunca aydınlık varken...
Bunca aydınlık varken...

Çok mu sıkılıyorsun? Neden sıkılıyorsun? Bak etrafına... Derin derin nefes alıp veriyor bak dünya! Şu bulutlar, şu pamuk şekeri bulutlar, ne kadar nefes kesici tablolar çiziyor her gün, her saat, her an gökyüzüne. Hiç tekrar etmiyorlar kendilerini.

Video: Bunca aydınlık varken...

Gökyüzü, şu uçsuz bucaksız gökyüzü, her an bir önceki andan farklı ama hep güzel, çok güzel... Açık havada masmaviyken güzel, kapalı havada kara gri kümeleşmişken güzel, hep çok güzel... Rüzgarın ellerini hisset teninde, kim bu kadar şefkatle okşadı başını, kim bu kadar güzel taradı saçlarını, kim bu kadar bağrına bastı bedenini daha önce. Kuşları seyret, nasıl neşeli uçuşuyorlar, dalları nasıl sesleriyle dolduruyorlar, her an, daha önce hiç duymadığımız bir besteyi nasıl da cıvıl cıvıl seslendiriyorlar. Bahçedeki çiçeklere bak, bahçe yoksa saksıdaki çiçeklere yaklaş, bak bakalım nasıl hep bu kadar güzel, rengarenk kalabiliyorlar. Sesleri dinle, insan seslerini, birbirine benzemezliklerini, iniş çıkışlarını, duyguları taşıyışlarını... Düşünceli insan yüzlerine bak, oturdukları yerde nasıl bu kadar derinlere dalabiliyorlar, düşün. Oradayken, ne kadar da orada değiller, anlamaya çalış. Karşı tepelere dön, nasıl da vakur taşıyorlar değil mi, her mevsimi ayrı ayrı üzerlerinde? Ağaçların hayata gösterdiği sadakati, kattığı canlılığı izle uzun uzun. Nasıl bir sabır ve dirayet hikayesi her bir ağacın hikayesi, bir de onlardan dinle. Gelip geçen arabalara bak, nasıl da büyük bir ciddiyetle taşıyorlar yolcularının hikayelerini bir yerden başka bir yere. Üstelik o an, o saat, kendileri de ayrı bir hikaye... Aç radyoyu, ayrılığa dair içli bir türkü dinle. Ayrılık hüzünler getiriyor, evet! Ama ayrılığın yakıp kül edebileceği bir kalbin sevdası nasıldır, için ısınıncaya kadar hesapla bunu. Korkma, çekinme, gözünü kırpmadan dal en derin düşüncelere. Sonlu bildiğin her şeyi sonsuzun içine koy, bir de böyle bak. Koy başını secdeye, sonsuza dokunabileceğin o yeri ara... Bırakma, vazgeçme, kalk yerinden, dokun hayata ve bırak o da sıcacık dokunsun sana.

“...gerçekten mutsuz olabilir mi insan? Ah, mutlu olmaya gücüm varsa, hüzün ve felaketin ne anlamı olabilir? Biliyor musunuz, bir ağacın yanından geçeceksiniz, onu göreceksiniz ve mutlu olmayacaksınız ha, işte bunu aklım almaz! Sevdiğiniz bir insanla konuşacaksınız ve mutlu olmayacaksınız! Ah, anlatamıyorum... Kötü durumdaki bir insanın bile adım başı göreceği bu kadar çok güzel şey varken mi mutlu olamayacaksınız? Bir çocuğa bakın, güneşin doğuşuna bakın, bir otun boy atışına bakın, sizi seven insanların gözlerinizin içine bakışına bakın!” diyor üstad Fyodor Dostoyevski, ‘Budala’da.

“Bana heyecan veren hiçbir şey kalmadı” dedi kendi kendine insan. “Hiç kimse istemiyor, heyecanlarım elimde kaldı!” diyerek kederlendi buna hayat.

Evimizin duvarlarına pastoral manzaralar asıyoruz. Nerede bir tabiat güzelliği görsek, fotoğrafını çekiyor paylaşıyoruz. Çiçek dükkanları kutlama amaçlı çiçek siparişlerine yetişemiyor. Şehirlerin kıyı köşe her yeri rengarenk çiçeklerle süsleniyor. Her adımda çevre duyarlılığı ile ilgili sloganlara, vurucu görsellere rastlıyoruz. Hemen her gün milyonlarca tabiata duyarlı twit atılıyor, paylaşım yapılıyor. Peki tabiat hayatımızın neresinde? Bu kadar içinde mi gerçekten? Yoksa biz bütün bu abartılı gayretlerle tabiatı hayatımızın fonu kılmaya mı çalışıyoruz?

İçini hep güzelde tuttuğu için ayağı dünyanın çirkinliklerine hiç takılmayan insanlar da var.

“Asırlardır güneşin parlaklığında hiç eksilme olmadı ama” dedi beyaz saçlı adam, “galiba hayatımız artık eskisi kadar aydınlanmıyor!”

Erdoğan Sırbistan’daki Politika gazetesine konuştu: Balkanlara yönelik politikamızı din eksenli yürütmüyoruz
Dünya
Erdoğan Sırbistan’daki Politika gazetesine konuştu: Balkanlara yönelik politikamızı din eksenli yürütmüyoruz
Sırbistan'ın "Politika" gazetesine mülakat veren Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sırbistan'daki bazı siyasetçiler tarafından ülkedeki Boşnak azınlık ve Bosna Hersek ile Kosova'yı birleştirmeyi hedefleyen "Yeşil Koridor" adlı projenin yürütülmesine ilişkin olarak, "Balkanlar'daki tarihi ve kültürel bağlarımızı çok önemsemekle beraber Balkanlara yönelik politikamızı din eksenli yürütmüyoruz. Balkanların neresinde olursa olsun bu coğrafyanın tüm halklarını, Sırp, Boşnak, Arnavut, Hırvat ayırt etmeden, asırlarca birlikte yaşadığımız, gelecekte de yine her alanda iş birliği içinde olacağımız dostlarımız olarak görüyoruz. Biz Sırbistan’ın birlik, beraberlik ve huzur içerisinde olmasını, Avrupa entegrasyonunu başarıyla tamamlamasını ve müreffeh bir ülke olmasını istiyoruz" değerlendirmesinde bulundu.
AA
935 gramlık elma görenleri şaşırtıyor
Hayat
935 gramlık elma görenleri şaşırtıyor
Isparta'nın Gelendost ilçesindeki bir bahçeden toplanan ve büyük oluşu nedeniyle görenlerin dikkatini çeken bir elmanın ağırlığı 935 gram olarak kayda geçti. Isparta Ziraat Odası Başkanı Mustahattin Can Selçuk, "Allah'ın verdiği bir nimettir bize bu, Gelendost ilçemizde bir tane elmamız, 935 gram geldi. Zaman zaman bu büyüklükteki elmalarımız oluyor. Çiftçilerimize bereketli olsun" dedi.
AA
Dostluk hastanesi hazır
Hayat
Dostluk hastanesi hazır
Nijer-Türkiye Dostluk Hastanesi, ekimde hasta kabulüne başlayacak.
Yeni Şafak
Televizyon; dost mu düşman mı?
Hayat
Televizyon; dost mu düşman mı?
DOÇ. DR. AYBİKE SERTTAŞ - İSTINYE ÜNIVERSITESI ÖĞRETIM ÜYESITelevizyon en çok eleştirilenler listesinde üst sıralardaki yerini kolay kolay kimseye bırakmıyor. Günümüzde akıllı telefonlar, sosyal medya ve hepsinden yaşlı olan televizyon sürekli hedef
Yeni Şafak
Bas Dost Frankfurt'ta
Spor
Bas Dost Frankfurt'ta
Eintracht Frankfurt, Portekiz'in Sporting Lizbon takımından Hollandalı futbolcu Bas Dost'u renklerine bağladı.
AA
Dalgınlık ve paranoya
Dalgınlık ve paranoya

“Düşün; her şey üstüne üstüne geliyorsa eğer, belki de sen ters gidiyorsundur.”

Böyle diyordu Dostoyevski...

Video: Dalgınlık ve paranoya


Her işinin ters gittiğini düşünen, herkesi kendine düşman sanan, her işin aleyhine işlediğini hayal eden biri, aynada yüzüne bakmayı akıl etmiyorsa, tersliklerin başkasının hatasından ve garezinden kaynaklandığı vehmine kapılabilir.

Dostoyevski’nin Temel fıkrasını bildiğini sanmak akla zarar...

Temel Almanya’da otoyolda seyahat halinde... Otomobilinin radyosundan bir anons işitmiş: “Dikkat! Dikkat! Otoyolda ters istikamette bir araç seyir halinde!..” Temel gözünü dört açıp karşısına baktığında ne görsün! Hayretle bağırmış: “Daa ne bir aracı, herkes ters istikamete cirmuş!”

Tabii ki dalgınlıkla paranoyayı ayırmak gerekiyor.

Dostoyevski Ecinniler romanında Verhovenski adında bir kahramanından bahseder. Verhovenski kendini çocukluğundan beri hep iyi bir vatandaş, önemli bir adam sayar. Ona göre polisin takibine uğramıştır, sürgün edilmiştir... Kendi hakkında böyle düşünmenin zevkine doyamaz. Bu iki küçük kelimenin, yani ‘takip’ ve ‘sürgün’ kelimelerinin estetik büyüsü onu bir daha ayılmamacasına sarhoş etmiştir. Bu iki sıfatı kabullendiği için de kendini dev aynasında görür, kişiliğini büyülte büyülte sonunda bir övünme kaidesinin üstüne heykel gibi kurulur. Verhovenski aslında sürgün olarak gelmek şöyle dursun, ömründe polis takibine bile uğramış biri değildir. Ama onun hayali, ömrü boyuncu bir takım makamların kendisinden çekindiğine, her attığı adımın kollandığına, her hareketinin gözaltında bulundurulduğuna, son yirmi yıl içinde değiştirilen üç validen her birinin şehri idareye gelirken Petersburg’dan şahsına ait bir sürü dosya ve talimatla yola çıktığına kaniydi. Bir defasında Verhovenski’ye hiçbir şeyden çekinmesine lüzum olmadığını söyleyen kişiye iki ay küsülü kalır.

Paranoya böyle bir şey...

Dalgınlıksa farklı... Dalgınlıkta belki dikkat dağınıklığı veya unutkanlık söz konusu olabilir. Kişinin dikkati dışarıya değil, kendi içine dönük işleyebilir.

İster dalgınlık, ister paranoya... Her ikisi de yönetici ve siyasal figür için tehlikelidir... Verhovenski’nin tehlikesi kendi kişilik sınırıyla mahdutken, yöneticinin ve siyasal kimliğin hatası ve hastalığı bütün topluma sâridir, bulaşır...

Kimi toplumsal felaketler, savaşlar paranoyak krallar yüzünden ortalığı kana ve ateşe bulamıştır...

Hastaya tabii ki niçin hastasın sorusu yöneltilmez. Kimse durduk yere hasta olmak istemez çünkü. Hasta masumdur. Ama musibet ve felaket masumluğu mazur saydırmaz.

Sarı çizmeli Mehmet Ağa
Sarı çizmeli Mehmet Ağa

Yaz dostum… Güzel sevmeyene ‘adam’ denir mi?

Yaz dostum… Selâm almayana ‘yiğit’ denir mi?

Yaz dostum… Altı üstü beş metrelik bez için

Yaz dostum… Boşa geçmiş ömre ‘yaşam’ denir mi?

Yaz tahtaya bir daha, tut defteri kitabı

Sarı çizmeli Mehmet Ağa bir gün öder hesabı

***

Butik otel diye tercih edersiniz, internetten bakıp beğenirsiniz, gidince karşınıza “bitik otel” çıkar. İhtimaldir, çıkabilir. Çıktı nitekim.

Video: Sarı çizmeli Mehmet Ağa


Daha girişte, yetkili kisvesiyle karşınıza ilk çıkan kişi, verdiğiniz selâmı almaktan aciz hâliyle canınızı sıkar. İhtimaldir, sıkabilir. Sıktı nitekim.

Barış’ın sözünü hatırlarsınız: “Selâm almayana yiğit denir mi?”

***

Düşünürsünüz, bu arkadaş (nereden arkadaşsa) hiç duymamış olabilir mi Barış’ın öyle dediğini?

Mümkün değil. Muhakkak duymuştur.

“Yaz dostum” diye defalarca eşlik bile etmiş, en azından kendi başına mırıldanmıştır.

Ne var ki kendinin de farkında değil, o an yaşadığının da.

Hâline bakınca, belli ki kendince bir ‘efe’ tavrı geliştirmiş.

Sorsak, yiğit olmadan efe olunmayacağını bilir.

En azından lâfta kabul eder de, herhalde daha önce hiç düşünmemiştir.

***

Bu tavır, verilen selâmı havada bırakma alışkanlığı, daha ilk anda ortada bir gerginlik oluşturuyor.

Hello desen, Naber Corç desen, gülerek karşılayacak, sen mi geldin Maykıl, hovar yu diyecek.

Öyle bir durum yok maalesef.

O sana bakıyor, sen ona bakıyorsun.

***

Eee?

Sonrası nasıl ilerleyecek?

Aslında o an geri dönmek, belki en iyisi ama yer ayırtmışsın bir defa.

Söz dinlememişsin.

Görmeden ödeme yapmayın uyarısını dikkate almamışsın. (Tecrübe sahibi kendinden bahsediyor.)

Bir gıcık ile karşılama yüzünden boğazında da gıcık başlarsa, ona kızıp selâm alabilen birini aramaya kalkışmak ne derece mantıklıdır?

Havadan mı kazanıyorsun, sudan mı?

***

Zaten hava bin beş yüz adamda.

Güneş yakmış, kavurmuş, zenciye dönmüş.

Hem uzun saçlı, hem kel.

Başına bir de bandana sarmış.

Büyük motosikleti nerdedir diye etrafa bakınmanın zamanı.

Hava öyleyken, su nasıl?

En ucuzu beş lira, on lira, bazı yerde yirmi lira… Bir küçük şişe.

Neymiş, turizm sezonuymuş.

Sezonuna tükürmeli.

***

Yaz dostum, yaz bunları diyor dostlar, Barış Manço gibi.

Öteki de bir saat sonra, yanındakine turistleri nasıl kazıkladığını anlatıyor.

Çin halısı alıp Türk halısı diye sattıklarını…

Evvelce kimi kafalayacaklarını yıllara dayanan tecrübeyle tespit ederek, bol bol içirip satış yaptıklarını, her seferinde başarıyla kandırdıklarını…

On katı, yirmi katı para aldıklarını…

Daha gemiden inerken adam seçtiklerini.

Otobüsten inerken kanca taktıklarını…

Hikâye bol, tezgâh tıkır tıkır.

Sonra da biz niye şöyle değiliz, niye böyleyiz diye elin gâvurunu övmelerini…

Hepsi nasıl bir arada buluşabiliyor?

Onlara göre adı ne olursa olsun, gelen bütün turistler Sarı Çizmeli Mehmet Ağa. Hesabı ödeyecek kişi.

Uzun saçlı kel, onlardan olmadığınızı anlayınca, kaşlarını yıkabilir. Yıktı nitekim.

Daha ilk anda bıkabilir. Bıktı nitekim.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.