Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Anadolu'daki ilk Türk camisi Ebul Menuçehr: Çevresindeki kazı çalışması sürüyor
Hayat
Anadolu'daki ilk Türk camisi Ebul Menuçehr: Çevresindeki kazı çalışması sürüyor
UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Ani Ören Yeri'nde bulunan Anadolu'daki ilk Türk camisi Ebul Menuçehr'in, restore edilerek ibadete açılması için etrafında başlatılan kazı çalışmaları devam ediyor. Kazının bilimsel danışmanı öğretim üyesi Muhammet Arslan, "Kazı çalışmaları sırasında sırlı ve sırsız seramik parçaları, süslemeli, motifli seramikler bulunuyor. Ayrıca Bagratlı, Selçuklu ve İslami döneme ait sikkeler de bulunmaktadır" dedi.
AA
Anadolu'daki ilk Türk camisi Ebul Menuçehr
Hayat
Anadolu'daki ilk Türk camisi Ebul Menuçehr
UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Ani Ören Yeri'nde bulunan Anadolu'daki ilk Türk camisi Ebul Menuçehr'in, restore edilerek ibadete açılması için etrafında başlatılan kazı çalışmaları devam ediyor. Kazının bilimsel danışmanı öğretim üyesi Muhammet Arslan, "Kazı çalışmaları sırasında sırlı ve sırsız seramik parçaları, süslemeli, motifli seramikler bulunuyor. Ayrıca Bagratlı, Selçuklu ve İslami döneme ait sikkeler de bulunmaktadır" dedi.

AA
Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin cennet fetvası
Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin cennet fetvası

Türkiye’de hiçbir zaman gündemden düşmeyen biri dini, diğeri bedeni iki konu var ki, ne zaman onlardan söz açılsa herkes allâme kesilir. İnsanlar, ehliyet sahibi olup olmadıklarını düşünmeden ulu orta konuşmaya, saçma sapan sözler söylemeye kendilerini öyle kaptırırlar ki durdurana aşk olsun!

Üç beş kişinin bulunduğu bir mecliste “şuram ağrıyor” demeye görün, oradakiler hemen uzman doktor kesilirler, ilaç üstüne ilaç tavsiye ederler, akla hayale gelmedik tavsiyelerde bulunurlar. Dini konular açıldığı zaman da aynı densizlik söz konusu olur. Bilen de konuşur, bilmeyen de. Hatta bilmeyen, bilene göre daha fazla çene çalar, fetva üstüne fetva (!) vermeye başlar. Bu had bilmemezlik daha çok Kurban Bayramlarında kendini gösterir. Mesela çağdaş Ebu Cehillerden biri, geçen Kurban Bayramlarından birinde şöyle saçmalıyordu: “Yeni yeni ortaya çıktı ki, ne gökten kurdeleli koç indi, ne ‘beni kes’ dedi. Ne ‘kurban’ kesmek anlamında… Ne cennete giderken koçun sırtına biniliyor, ne de hayvan kesmek farz. Anlamadığınız bir dilden ibadet yaparsanız işte böyle olur.

Ancak kimileri yine de mutlaka kan akıtmaktan yana (Sanki her gün yüz binlerce hayvanın kanı akıtılmıyor ve bu herif hiç et yemiyor). Mutlaka hayvanı yatırıp boğazlayacak. (Ayakta mı boğazlamak gerekiyor?) Mutlaka kan kokusu alacak. Mutlaka kan görecek. Mutlaka çocukların gözleri önünde, kapı eşiğinde, sokak ortasında, balkonda, terasta hayvanın gırtlağına bıçağı sürtecek.

Çağdaş bir kesime de karşı. Mutlaka mahalleyi kokutacak. Acısız kesme de kabul etmiyor. Hayvan mutlaka acı duyacak.

O parayı ilaca, mamaya, süte, çadırında az bir sıcaklığa ihtiyacı olan depremzedelere vermenin Allah katında daha sevap olacağını da kabul etmiyor. İlla kavurma yiyecek. (Cahil köşe yazarı bilmiyor ki, kurban kesmek bu sayılan işleri yapmaya engel olmadığı gibi, yine kurban sadece kavurma yemek için değil, Allah emrettiği, yani ibadet olduğu için kesilir.)”

Bu satırların sahibi sadece cahil değil, aynı zamanda küstah olduğu için yazısını şöyle bitiriyor: “Ve ben böyleleriyle aynı cennete gitmek istemem!”

Bu hezeyanları okuduktan sonra acaba geçmiş devirlerde de böyle saçmalayanlar, şununla bununla cennete bile gitmem diyenler var mı diye düşünmeye başladım. Neden sonra merhum Orhan Şaik Gökyay’ın azılı bir İslam düşmanına cevaben kaleme aldığı yazı aklıma geldi. Gökyay, Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin ilmî müktesebatı hakkında bilgi verdikten sonra sözü ilgi çekici fetvalarına getiriyor ve bir iki örnek veriyor. Şöyle:

Soru:

Zeyd, avretlerin (kadınların) olduğu Cennet bana gerekmez derse, ne lazım gelir?

Cevap:

Gerekmezse Cehenneme gitsin.

İşte, böyle soruya, böyle cevap verilir. Buna taşı gediğine koymak denildiği zaten biliniyor. Eskiler, edebiyatı tarif ederken “Muktezâyı hale mutabık serd-i kelâm etmektir” diyorlar. Gençlerin, hatta yaşlıların da anlaması için tercüme (!) edeyim “Edebiyat, muhatabın anladığı dilden konuşma sanatıdır.” Duyduğuma göre rahmetli İbrahim Kirazoğlu, “Yerinde ve zamanında söylenen ağır söz, belâgatten ve fesahatten sayılır” dermiş. Doğrudur, Mesnevi dâhil birçok dini eserde bu minval üzere söylenmiş sözlere rastlıyoruz.

Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin işte ilgi çekici iki fetvası daha:

Soru:

Afyon macunu ve afyon yutmaya müptela olan bazı kimseler, bu iptilalarından (kötü alışkanlıklarından) kurtulmak için şarap içseler caiz olur mu?

Cevap:

Afyon müptelası kimseler insanlıktan çıkmışlardır. Ne b… yerlerse yesinler.

Sadece Ebussuud Efendi mi, Kanuni Sultan Süleyman devrinin diğer şeyhülislamı meşhur Zenbilli Ali Efendi’nin de böyle fetvaları var. Bunlardan bir örnek görmek istiyorsanız, “Sikke-i Tasdik-i Gaybi”yi okumanız gerekiyor.

İşte ilginç bir Ebussuud fetvası daha:

Soru:

Bir mescidde imam olmakla, dülgerlik işlemekten hangisi daha üstündür?

Cevap:

Asla namazı bırakmadan, sanat işlemek daha makbuldür!

Gördüğünüz gibi, bir cahilin cesaretinden yola çıkıp sözü Şeyhülislam merhum Ebussuud Efendi hazretlerine getirdik. Zaten sohbet de böyle bir şey değil mi? Unutmayalım, ağaçta hiç kıpırdamadan duran kuş değil, daldan dala atlayan kuş daha fazla ilgi çeker.

Bu büyük İslam âlimi hakkında -müsaadenizle- bir iki cümle daha söyleyeyim. Cihan hükümdarı Kanuni’nin Zigetvar seferine giderken, “Halde haldaşım, sinde sindaşım, âhiret karındaşım, tarik-i Hak’da yoldaşım!” diye iltifat ettiği Ebussuud Efendi, Osmanlı Devleti’nin 14. şeyhülislamıdır. En meşhur eseri, muazzam tefsiridir. Fıkıhta ve tefsirde zirve bir isimdir.

İsklip’te bir cami, İstanbul’da iki hamam, Eyüp’te bir mektep yaptırdı. Merhumun Türkçe şiirleri, daha çok bilgi kuvvetiyle söylenmiş manzumelerdir. Arapça şiirleri de Arap edebiyatının başarılı eserleri arasındadır. Kabri, Eyüp Sultan türbesine çok yakındır.

Sirkeci’deki “Ebussuud Caddesi”ne bu ismin niçin verildiğini de –lütfen- siz araştırınız.

Sirte sevkiyatı: Libya ordusu kararlılık mesajı veriyor
Dünya
Sirte sevkiyatı: Libya ordusu kararlılık mesajı veriyor
Libya Ordusu, Hafter işgali altındaki Sirte şehrinin batısına çok sayıda askeri araçtan oluşan sevkiyat yaptı. Ebu Gureyn beldesine ulaşan konvoy stratejik öneme sahip Sirte ve Cufra’nın kurtarılması için başlatılan “Zafer Yolları” Harekatı’nda görev alacak.
Yeni Şafak
Ümit Burnu'ndaki Osmanlı mirası Ebubekir Efendi
Dünya
Ümit Burnu'ndaki Osmanlı mirası Ebubekir Efendi

Güney Afrika’ya Osmanlı Devleti tarafından 1862'de ülkedeki Müslümanları eğitmek ve aralarındaki ihtilafları çözmek için gönderilen Ebubekir Efendi, Cape Town’da ömrünün sonuna kadar Osmanlı Devleti'ni temsilen görev yaptı.

Diğer
RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin'den 'maaş' açıklaması: Hayret ve esefle takip ediyorum
Gündem
RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin'den 'maaş' açıklaması: Hayret ve esefle takip ediyorum
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Ebubekir Şahin, "Hiçbir zaman 4 maaşım olmadı. Kurumumdan aldığım maaşla beraber sadece bir yerden yönetim kurulu maaşı almaktayım. Zaten aksi de kanunen mümkün değildir" ifadelerini kullandı. Tamamen gönüllü olarak ve hiçbir gelir elde etmeksizin fedakarlıkla yürüttüğü Türkiye Wushu Kung Fu Federasyonu üyeliğinin manipüle edildiğini vurgulayan Şahin, sanki bu görevden bir gelir elde ediyormuş gibi gündeme getirilmesini hayret ve esefle takip ettiğini ifade etti.
AA
Ayasofya bahsinde manidar bir hatıra…
Ayasofya bahsinde manidar bir hatıra…

Ziyad Ebüzziya, Tasvir’in sahibi ve başyazarı iken; gazetesi 1940-1947 yılları arasında tam on yedi defa kapatılmıştı. Otuz beş kez de mahkemelik olmuştu.

Devir mi; İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı dönemidir!

***

Ebüzziya (1911-1994), daha sonra siyasete de girdi. Türkiye’yi Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde temsil etti.

***

Rahmetliyi, 1980’li yılların sonunda tanıdım…

Kadıköy’de Yoğurtçu Parkı Caddesi’ne bakan evinde, pek enteresan ve çarpıcı anılarını dinleme şansına sahip oldum.

Dosyalar, belgeler, gazeteler ve dergilerle dolup taşan kahverengi masasının üzerinde “yerini almış” sevimli kedisinin eşliğinde…

Bu sohbetlerimizden, 31 Temmuz 1990’daki sonuncusuydu: İnönü’nün 1946’da Başbakan olarak atadığı Recep Peker’le ilgili Tasvir’de attığı ironik bir manşetten dolayı gazetesinin nasıl kapatıldığını kahkahalar eşliğinde anlatmıştı…

Ardından konuyu değiştirdi; sözü bir süre evvel “İslam” dergisinde yayınlanan BELGELİ Ayasofya yazısına getirdi.

Dergideki o yazıda…

“Ayasofya Camii’nin müze yapılmasına ilişkin 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının sonradan düzenlendiğini yani kurgulandığını ve Atatürk’ün imzasının da taklit edildiğini” belgelemişti!

Sonra; “İslam dergisindeki yazıdan bir haber yapması” ricasıyla, o dönemde Tercüman’ı yöneten Taha Akyol’u aradığından bahsetti.

Ne var ki…

Akyol, Ziyad Bey’e “Biz Tercüman gazetesiyiz. Öyle, İslam dergisinin arkasından gidecek değiliz” diyerek kafadan olumsuz bir cevap vermişti!

Bu karşılık, belgeli bir gazetecilik olayına imza atan Ebüzziya’yı haliyle pek üzmüştü. Üzüntüsünü benimle paylaşırken, “Ayasofya hakkındaki belgenin yayınlanmasının, Taha Akyol’un kafasına uymadığı kanaatine vardığını” da söylemişti!

OTUZ YIL ÖNCE, OTUZ YIL SONRA

O sohbetimizin üzerinden tam otuz sene geçti:

Şu günlerde, bir kez daha Ayasofya tartışmaları yaşanıyor. Bu defa, Danıştay’ın kararı bekleniyor…

1934’te fevkalade yanlış bir kararla “müzeye dönüştürülen” Ayasofya’nın, CAMİ olarak ibarete açılmasını bekliyoruz: Yani, beş yüz yıla yakın bir süre olduğu gibi…

Vaktiyle “İslam” dergisinde yayınlanan kapı gibi belgeli yazıya gözlerini sımsıkı kapatan Taha Akyol; şimdilerde bir kere daha “Batıcılığını, Batı Kulübü’ne yaltakçılığını” gösteriyor:

Köşesinde “Ayasofya, olduğu gibi kalmalıdır” diyerek!

***

12 Haziran (2020) tarihli ve “Ayasofya siyasete açıldı” başlıklı yazısında şunları söylüyor:

“Ayasofya Camii, Cumhurbaşkanı Atatürk’ün iradesiyle müze yapıldı. Kararnamedeki imzanın farklı bir şekilde olması bu gerçeği değiştirmez.

Atatürk’ün onayı olmadan siyasette yaprak dahi kıpırdayamazdı; hele de 1930’larda…”

***

“Güzel! Madem öyle: Atatürk’ün imzası, neden taklit edilme ihtiyacı duyuldu? Niçin, kendisine imza attırılmadı da, sahteciliğe başvuruldu?”

“Neden, sonradan sahte bir Bakanlar Kurulu belgesi düzenlendi veya kurgulandı, öyleyse?”

“Ayasofya Kararnamesi’nin niçin numarası yok ve neden Resmi Gazete’de yayınlanmadı, acep?”

***

İşte bu soruların cevabı yok, Taha Akyol veya benzerlerinde artı laikçi tarihçilerde!

ARA KALIP: EL CLASICO

Taha Akyol demişken; onun “El Clasico” olmuş bir cümlesini hatırlatmadan geçmeyelim:

“Üst Akıl, Dış Güçler, Paralel Yapı gibi laflar komplo teorisidir” (9 Şubat 2015, Hürriyet)

OLAY YERİNDEN BİR HATIRA

Rahmetli Ziyad Ebüzziya’nın, Ayasofya hatıralarından manidar bir kesitle (iki gün önce Yavuz Bahadıroğlu’nun Akit’teki köşesinde de yer aldı) finali yapalım:

“Üniversiteye devam ederken bir yandan da gazetecilik yapıyordum. Gazetenin sahibi Velid Bey beni Ayasofya konusunda dönemin Dâhiliye Vekili olan Şükrü Kaya’ya da gönderdi. (…)

Şükrü Kaya, Atatürk’ün yakını idi. Amcam Velid Bey’in Galatasaray Lisesi’nden ve Paris Hukuk Fakültesinden, ayrıca Malta sürgününden yakın arkadaşıydı…

Şükrü Kaya, bana ‘İbadet bölümünü Bizans Müzesi yapmak fikrine, Atatürk fena halde kızdı’ dedi!”

‘Din ve devlet işlerinin ayrı olması gerektiğine inanmak şirk midir?’
‘Din ve devlet işlerinin ayrı olması gerektiğine inanmak şirk midir?’

Bu Ramazan kadar bereketli bir Ramazan yaşadığımı hiç hatırlamıyorum. Şüphesiz bunda koronanın da etkisi var. Hamdolsun, otuz Ramazan’da otuz beş canlı yayın yaptık, ‘Ayetler Işığında Ramazan Sohbetleri’ gerçekleştirdik. Yapımcı aile efradımız bu sohbetleri Youtube hesabımıza koydular, koyuyorlar. Seviyeli bir takipçi profilimizin olduğunu anladık. Takip edenlerin teşviki ile bundan sonra haftada bir, ‘Kur’an ve Fıkıh’ gibi bir başlıkla Youtube üzerinden canlı bir ders sürdürme kararı aldık. Dua ve destek bekliyoruz.

He gün sohbetimizin sonunda gelen soruları cevaplamaya çalıştık. Çok anlamlı ve seviyeli sorular geldi. Bunlardan birini bugün yazımıza başlık yaptık. Bakalım ne diyebiliriz?

Sorunun laiklikle alakası olduğu belli. Dolayısıyla buna farklı açılardan ve farklı laiklik anlayışlarına göre cevap verilebilir. İslam tabiatı gereği, varlığı bir bütün olarak görür, dinle dünyayı birbirinden ayırmaz. Buna bağlı olarak bilgiyi de dinî ve dünyevî diye ayırmaz. Varlığın hakikatine uygun her bilgi ilimdir, teşvik edilir.

Din dünyayı ahiretin tarlası sayar. O halde tarlasız yaşanmaz ve tarlayı ekip biçenlerin önemli olmadığını, onu başkaları da ve hangi tohumla ekerlerse eksinler dinin yine din olacağını söylemek abes olur. ‘Din muameledir’. ‘Hüküm Allah’ındır’ ifadesi sadece ahireti anlatmaz. Hüküm, egemenlik demektir ve egemenlik ilahi bir öze sahiptir. Bu sebeple yönetenler kendilerini hep en üstte görürler. Yönetici sistemler ya da şahıslar daha üst bir hüküm koyucu kabul etmezlerse kendilerini ilah sanırlar ve egemenliklerini asla paylaşmak istemezler. Tabii olarak Allah da egemenliğini paylaşmaz, paylaşılmasını kendisine ortak, yani şirk koşma olarak isimlendirir.

Bu sebeple devlet işlerine din karıştırılmamalıdır demek, biz hükmümüzde ortak kabul etmeyiz, Allah bile bize karışmamalıdır, O’nu bizim işimize karıştırmaya kalkanları müşrik sayarız ve onlara hayat hakkı tanımayız, cehenneme atarız demektir. O halde Allah’ın da böyle diyeceğini düşünmek anlamlıdır.

Egemenlik kadar vaz geçilemeyen bir başka erk yoktur. Ancak şirk olan, hükümde Allah’a ortak tanıma, O’nun hükmünü reddetme, hatta hükme Allah’ı hiç ortak etmemedir. Ama Allah’ın hükmünü uygulamamakla onu kabul etmemek ayrı şeylerdir. Bunu başaramadığı için yapamayanlar ki, fert fert hepimiz aynı konumdayız, müşrik olmaz.

Ancak burada Müslümanların kendi içlerinde halletmeleri gereken pek çok meseleleri vardır. Bilindiği gibi fıkhın, yani İslam hukukunun oluşturulacağı bilginin yüzde onu naslar, yüzde doksanı o naslardan anlaşılan beşeri içtihatlardır. İçtihatların Allah’ın hükmüne isabeti zannîdir, bunun için de çok farklı içtihatlar doğmuş ve bu farklılıklar da mezhepleri oluşturmuştur. Şimdi İslamî bir yönetim bu mezheplerin hangisiyle hükmedecektir? Mecelle’nin Osmanlı’yı kurtaramamasının bir sebebi de bu problemin aşılamaması değil midir?

Buna bağlı olarak ikinci mesele; düşünce ve içtihat özgürlüğü temel haklardan olduğuna göre, muhammen bir İslam devleti bütün mezheplere aynı uzaklıkta olmalı değil midir? O zaman bunun adına ne diyeceğiz? Üçüncü mesele, tebeanın ya da bugünkü kavramıyla vatandaşların, çoğunluğunun istemediği bir yönetim, şeriat da olsa zorla uygulanabilir mi? Yönetim saltanata dönüştükten sonra bile halifelerin biate onca önem vermelerinin hikmeti nedir? İlk halife Hz. Ebubekir’in tek kişinin bile biat etmemesinden rahatsızlık duyması nedendir? Açıktır ki, Müslümanların bu konularda henüz sistem belirleyici net fikirleri yoktur, çünkü tarih boyunca saltanatların baskısı sebebiyle bir yönetim fıkhı geliştirememişlerdir.

İşin bir başka boyutu da şudur: İslam, kendi ölçüleriyle adil olmayan bir ülkede tam yaşanamayacağı için, Müslümanlar, nasıl başaracaklarını tam bilmeseler bile, yönetime hep talip olmak zorundadırlar. Böyle olunca İslam ülkelerinde ‘tam’ dedikleri anlamda ne bir demokrasi, ne de yine ‘tam’ dedikleri anlamda bir laiklik gerçekleşebilir. Çünkü Müslüman bulduğu her fırsatta hükmün sürekli Allah’ın olmasını isteyecektir. Bu da erki elinde bulunduranları rahatsız edecek ve dine baskı yapmaya, onun devletin temellerini değiştirmesine asla müsaade etmemenin yollarını aramaya itecektir. Sonunda hayal ya da iddia ettikleri gibi, bütün inançlara eşit mesafede bir laiklik ve demokrasi hiç olmayacak, İslam sürekli baskı altında tutulacaktır. Cuma günü gördük, zorunluluk sebebiyle namaz okul bahçesinde kılınınca Cumhuriyet Gazetesi bunu bile laikliği delme olarak duyurdu.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.