Mehmet Erdoğan’dan “Edebiyat ve Eleştiri Yazıları”
Mehmet Erdoğan’dan “Edebiyat ve Eleştiri Yazıları”

Mehmet Erdoğan, 40 yıllık yazı hayatının, 36 yıllık (1983-2019) müktesebatını, Toplu Yazılar alt başlığıyla Edebiyat ve Eleştiri Yazıları adlı kitabında topladı (Kopernik Kitap, İstanbul 2020).

Böylece, Erdoğan daha önce yayımlanan Sübjektif Yazılar, Şiirin Eşiğinde ve Eleştiri Denemeleri adlı üç kitabında yer alan yazılarıyla, çeşitli mevkutelerde yayımlanan, bir kısmı yeni olan yazılarını, hacimli (toplam 660 sayfalık) bir hurç içinde derlemiş oldu.

Erdoğan’ın kendi kelimeleriyle, kitapta yer alan yazıların tamamı derlenirken yeniden tasnif edilmiş, gözden geçirilmiş, bu vesileyle kimilerinde bazı küçük düzeltmeler yapılmış. Şiir Üzerine, Şairler Üzerine, Hikaye ve Hikayeciler Üzerine, Eleştiri ve Eleştirmenler Üzerine, Muhtelif Yazılar ve Konular Üzerine ve Söyleşiler başlığı altında, altı bölümden oluşan kitapta, 92 metin yer almıştır.

Bu hacimli kitabın, doğru okurlarıyla buluşmasını ve edebiyat muhitimiz için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.

Mehmet Erdoğan (d. 1961), şiir “de” yazmış olmasına rağmen, asıl eleştiride ısrarlı olmuş, İmam Hatip ve İlahiyat eğitimli bir yazardır.

Eğitimini vurgulayışımın nedeni, onun yazı anlayış / eylem ve ahlakının kaynağına işaret etmek içindir: ’80 kuşağına mensup ve mezkur eğitimden geçmiş hemen her yazar gibi, Erdoğan da din-siyaset-edebiyat üçlüsünün birliğinde, yaşadığı zamanın hakkını, edebi bir zevkle ve dini - siyasi bir bakış açısıyla vermeye çalışmış; mensubu olduğu edebiyat muhitini daima önemsemiş, sol-kemalist kültürel iktidar tarafından tezkiye edilmeye tenezzül etmemiş ve dolayısıyla bu çevreye asla muhabbet duymamış, hatta muhabbet duyanlara karşı da mesafeli olmuştur.

Bu manada yazı çabasını, dünya görüşünün üzerine inşa ederek, kimliğini öne, yazı eylemini onun yedeğine almıştır. Diğer bir söyleyişle o, eleştirmen olan Mehmet Erdoğan değil, Mehmet Erdoğan olan bir eleştirmendir. Bu hakkını öncelikle teslim edelim ki, aşağıda ileteceğimiz birkaç eleştiri bu sayede doğru konumlanmış olsun.

Erdoğan, sanal ortamdaki yorungedergi’de kitabının serüvenini anlatırken, kendi muhitiyle birlikte, eleştiri ortamındaki yerini şu cümlelerle çerçevelemiştir:

“Düşünce ve tavır olarak Yeni Devir gazetesi, Mavera dergisi ve Dergâh Yayınları çevresine yakın oldum. Diriliş ve Edebiyat dergilerini uzaktan takip ettim. Hiçbir grup, oluşum, çevre ya da anlayışın gözü kapalı mensubu olmadım ama yakın olduğum çevrelere karşı da her zaman samimî davrandım. Ayane ile kendi arkadaş çevremizi oluşturmaya çalışırken Dergâh, Atlılar ve Kökler’de içeriden biri olarak yazdım. Bugünden geriye dönüp baktığımda kendimi ‘bağımsız’, ‘arada kalmış’ veya ‘bireysel’ olarak görüyorum.”

Erdoğan’ın buradaki mensubiyet beyanı ve kendine özel nitelemeleri yerli yerinde olmakla birlikte, ikincisi şu eke muhtaçtır: Tekinsizlik!

Tekinsizlikten kastım, kimi kaydi / metinsel ya da doğrudan şahsi hususları bir vicdan meselesi haline getirerek, bunların beyanını apansız yapıvermektir.

Erdoğan’ın tekinsizliği, mezkur sanal dergideki yazısında, kendisinin “bu yazıyı yazarken, şu şahsı eleştirdim” şeklinde somutlaşan ifadesiyle meşrulaşıyormuş gibi görünmesine rağmen, eleştiri sokağının diliyle söyleyecek olursak, onun asıl aniden giydirme merakının sonucu olsa gerektir.

Dolayısıyla yukarıdaki, kendi “bağımsız, arada kalmış veya bireysel” nitelemeleri, onun arzuladığı bir tutumdan çok, Ankara kanonunun, tekinsizliği nedeniyle ona uyguladığı mesafeden kaynaklanmış gibidir.

Örneğin, Necip Tosun’la ilgili “...yazarlık ilke ve ahlakından uzak bir tutum içindedir” (s. 395) şeklindeki yargısı, kendisinin edebi anlayışı ve ahlakı cihetinden yüzde yüz doğru olsa da, bir vicdan yükünün böylesine apansız bir şekilde beyanı, edebiyat eleştirisinin sıkleti itibariyle problemlidir.

Erdoğan, tekinsizliği ve dolayısıyla apansız beyanları yüzünden; muhitinde yer alan diğer yazarların ona karşı dikkatli davranmaları, tokadını yemeyecek bir mesafede durmaya özen göstermeleri nedeniyle, kendi çevresinde adeta hak edilmiş bir bağımsızlığa, arada kalmışlığa ve öznelliğe, yine kendi eliyle maruz kalmış gibidir.

Buna rağmen Erdoğan, asil bir dünya görüşü içinde, ahlaki bir mevzilenişle yürüttüğü eleştiri gayretinden, ilgili metinlere verdiği emekten ve yazma keyfinden kuşku duyulamayacak bir eleştirmendir.

Eleştiri, aynı zamanda geleceğe yazılan bir mektup da sayılabildiğine göre, Erdoğan’ın eleştirileri metinleri hakkındaki en güzel hükmü elbette zaman verecektir.

Türk edebiyatının mücadeleci kalemi Peyami Safa vefatının 59. yılında yad ediliyor
Hayat
Türk edebiyatının mücadeleci kalemi Peyami Safa vefatının 59. yılında yad ediliyor
Kalem kavgaları, fikri çatışmalar ve hastalıklarla ömrü geçen usta yazar, yaşamı boyunca ara vermeden eser üretti. Babası gibi şair olan amcaları Ahmed Vefa ve Ali Kami'nin yönlendirmesiyle edebiyata ilgi duyan Safa, ilk olarak ağabeyi İlhami Safa ile çıkardığı "Yirminci Asır" gazetesinde kaleme aldığı "Asrın Hikayeleri" başlıklı yazılarıyla tanınmaya başladı- Toplumda meydana gelen değişimleri ve bu değişimlerin beraberinde getirdiği buhranları, çatışmaları konu olarak seçen Safa'nın hastalıklı bir çocukluk dönemi yaşaması bedenini zayıf bıraksa da edebi kişiliğinin gelişmesinde etkili oldu.
AA
Edebiyat kaygımız
Edebiyat kaygımız

Okurlarımın, kaygı / endişe / ihtimam-gösterme fenomenleri ve bunların benlik’le ilişkisi hakkında Heidegger’ce -bir edebiyatçı özeniyle- yapılan tanımlara / çerçevelemelere vakıf olduklarını var sayarak, ben de onlardan hareketle, edebiyat kaygısı içinde olmanın, aslında edebiyatı aşan ya da edebiyatı kendiliğinden kendi içine çeken “bir dünya-içinde varolma” yönelimine, ilgili konuda “ben düşünüyorum” demelerimizin “ben bir şey düşünüyorum”a denk düştüğünü söylemek istiyorum.

Bu manada edebiyat kaygısı şairin şiiri, hikayecinin hikayesi, öykücünün öyküsü, eleştirmenin eleştirisi... için duyduğu kaygıdan çok fazlasıdır.

Zira o içinde yüzülen bir havuzdur ve edebi türlerle / edebiyat medya ve magaziniyle meşgul olanlar bir yüzme meraklısı olarak ona tabidir. Dolayısıyla, edebiyat kaygısından anlaşılması gereken, havuzun selametidir ki, onun selameti de meraklılarının selameti demektir.

Havuzu edebiyat dünyası’na bir karşılık olarak aldığımızda, edebiyat kaygısını dünyaya mahsus özel bir kaygının içine çekmiş, ki bununla bütünün özelliklerini taşıyan bir parçadan bütüne / dünyaya yönelmiş oluruz.

Dünya varlığımızın dünyası olarak tek, ancak dünya görüşlerimizin, inançlarımızın, kanaatlerimizin... dünyası olarak çoktur. Dolayısıyla bizler çoktan bir seçim yapmaya yazgılı olarak dünyada ancak kendi dünyamızla var oluruz. Böylece dünyanın yükü, kendi dünyamızla sınırlanmış olmamız bakımından taşınabilir yük haline gelir.

Geçmişteki ümmetin yaptıklarından sorumlu olmayışımız; diğer şeriatların yanlışlarını doğrultmak yerine, kendi şeriatımızın doğrularında derinleşmekle yükümlü ve dünyada oluşumuzla / dünyalı olmakla dünyaların sahibine borçlu bulunuşumuz, edebiyat kaygısı esasında “ben düşünüyorum” dememizi “ben Müslüman olarak bir şey düşünüyorum”a havale eder. Yakın geçmişte büyüklerimizin, elan edebiyat konusunda kalem oynatan kardeşlerimizin, bu menzilde dile getirdikleri hususlar, zikrettiğimiz nedenle, salt bir edebiyat kaygısını değil, Müslümanların veya İslam edebiyatının kaygısını temsil eder.

Sekülerleşmenin rüzgarına gönüllü olarak kapılan kimi Müslüman edebiyatçıların, bunu kendi imanlarının sorgulanmasına yorarak, rahatsızlıklarını ileri sürmeleri mümkün olmakla birlikte, konu ferdiyetle ilgili değildir; ümmetin, sair ümmetler içinde kendisine mahsus olarak oluşturduğu bir dünyaya; geçmişten bugüne ve yarına erişen edebiyat birikim, eylem ve potansiyelinin toplamına dairdir.

Yukarıda zikrettiğim hususları, merhum Ramazan Dikmen’in yaklaşımından vereceğim bir örnekle somutlaştırmak isterim.

Ramazan Dikmen, öykü türünde yoğunlaşmış olmasına rağmen, Cemal Şakar’ın kelimeleriyle, yazma fiilini amelinden sayar ve kimi edebiyatçıların bunun kaygısını taşımamalarından duyduğu rahatsızlığı hemen her ortamda açıklıkla dile getirirdi.

Öyküyle ilgili bir konuşmasında, inanç ve gündelik hayat arasında yaratılan çatışmanın sosyolojik boyutu üzerine sorulan bir soruyu şöyle cevaplamıştır:

“Müslüman kimlikli Türk insanı, Batılılaşma hareketinden itibaren girdiği toplumsal süreçte çok köklü bir zihniyet değişimine maruz bırakıldı. Bu değişim, asıl kimliği oluşturan İslam diniyle, bütün tarihiyle, tasavvufuyla, kültürüyle ve sanatıyla yabancılaşan insan tipini çıkardı. İslam’a, Allah’ın, Peygamber’in ve onu yorumlayan İslam ulemasının belirlediği çizgide değil, kendi keyfince tartışarak inanan insanların zihniyet yapısına geçildi. Yani dini, Allah’ın istediği gibi değil, kendi arzularının öngördüğü gibi algılayan, naasları tartışarak, pazarlık ederek inanan bir insan ve toplum tipi çıktı karşımıza. İşte bu insan tipini gösteren bir tema vardır hikayelerimde.

Kahramanlar arasındaki ilişkilerde bu köklü zihniyet değişikliğini hep görürüz. Ve bunu bütün hikayelerimde bilerek vermeye çalıştım. Bana göre Müslümanlığı ciddiye alan, ben Müslümanım diyen bir yazarın yapması gereken şeydir bu. Zaten günümüzün asıl sorunu da budur. Benim yapmak istediğim de modernleştirilerek tahrif edilmiş bir din anlayışıyla, geleneksel akışa bağlı bir din anlayışının çatıştığı bir durumla karşı karşıya geldiğimizi vermeye çalışmaktır.”

Okurlarım, Ramazan’ın söyleşisinin tamamını ve konumuzla birinci derecede ilgili olan Nasıl Bir Edebiyat İçin ve Niçin Yazı başlıklı denemelerini, vefatından sonra Hüseyin Su tarafından hazırlanan Tükenerek Çoğalmak adlı kitabından okuyabilirler.

Ramazan’ın alıntıladığım satırlarında açığa çıkan edebiyat kaygısı, çok yakınında yaşamış olmam nedeniyle ondan bana kalan en değerli mirastır.

Edebiyatta dikiş tutturamamak
Edebiyatta dikiş tutturamamak

Dikiş tutturamamak, herhangi bir nedenden dolayı, ikamet ettiği yerde, seçtiği meslekte, yöneldiği işte, verdiği karar ve yaptığı uygulamada sebat etmemek, şu veya bu safhada ya da vakitte gerekçeli veya gerekçesiz olarak bunlardan vaz geçmek, yüz çevirmek, istikamet değiştirmek... demek.

Pazar yazısında buna örnek kabilinden, beni üzmekle kalmayıp, tabi olduğu gerçeğin kırılganlığını fark etmediği için kendisi de üzüntüye uğrayan bir öykücü arkadaşımdan bahsetmek istiyorum.

Adı Recep Seyhan, o bir öykücü!

1954’te doğdu. Edebiyat öğretmenliği ve idarecilik yaptı. Edebiyat hayatına 1978’de Meşale dergisinde başladı. Yeni Devir gazetesinde, Türk Edebiyatı, Mavera, Aylık Dergi, Ayane, Kayıtlar dergilerinde yazdı. Çiçekler Kesmişti Selamı (1990) adlı öykü kitabı dışında edebi türler üzerinde çalıştı, ilki 2013 yılında olmak üzere dört öykü, bir roman, bir tahlil, bir gezi-gözlem kitabı daha yayımladı; yazı gayretini halen sürdürüyor ve yolda yeni kitapları da var.

Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, yazmaya 1978’de başlayıp, 1980’de Mavera’da karar kılan Recebin, ilk öykü kitabı, ondan 10 yıl, ikinci öykü kitabı ise birincisinden 23 yıl sonra yayımlandı.

Önceden biliştiğimiz Recep’le, seksenli yılların başında Menemen’de tanıştık. Askerdik; merhum Selahattin İpek ağabeyin, kantinden edindiği küflü bir demliğin çevresinde toplanıp, edebiyatın ve dünyanın ahvali üzerine uzun sohbetler yaptık.

Askerden sonra Recep’i bir daha görmedim. Çok sonradan dil öğretmeni olarak Avrupa’ya gittiği çalındı kulağıma sadece.

Kendi şahsi sitesinde, 28 Şubat döneminde uzun bir süre fetret devri yaşadıktan sonra tekrar yazı hayatına döndüğünü belirtmiş.

İşte benim meselem de nerede kalmıştık sorusunun farklı bir söylenişi olarak değerlendirilebilecek olan bu dönüştür.

Sanırım iki bin onlu yıllarının birinde tekrar karşılaşıverdik Recep’le. Avrupa’dan dönünce İstanbul’da ikamet etmeye başladığını ve öyküye bıraktığı yerden devam ettiğini söyledi bu karşılaşmamızda.

Doğrusunu söylemem gerekirse, yüreğim “cız” etti bu bilgiyle.

Yaşar Kaplan’ın öykücü için yaptığı tanımlamayı genelleştirerek söyleyecek olursak, edebiyatçı edebiyatta ısrar edendir, zira edebiyat ilgisi boşluk kabul etmez, kendisiyle flört edilmesini sevmez; ağır aksak da olsa onunla kurulan ilginin sürekliliğini talep eder. Bu manada edebiyata, Tanpınar örneğindeki gibi kitap yayımı yoluyla geç başlamak, kendi zamanının ilgili birikimini içselleştirmek anlamında olumlu görülürken, tam da edebiyatta ilk dikişi tutturduktan sonra kaybolmak ve yıllar sonra tekrar dönmek hiç makul sayılmaz.

Şundan ki, edebiyat anlayış, kurgu, öz ve biçim itibariyle, sürekli değişen bir şeydir. Bu değişimdeki zincir koptuğunda, sonradan onu tekrar bağlamak çok zordur; bağladığını sana kişi ise, kendi kaldığı yeri / vakti gözetebilir ama edebiyatın şimdiki zamanına asla dönemez.

İçimin “cız” etmesi, bu nedenledir ve asıl suçum ise, onu kırarım, üzerim korkusuyla bunları Recep’e o gün söylemeyişimdir ki, zamanında söyleyemediğimiz bir şeyi sonradan söylememizin zorlaşacağı da malumdur.

Nitekim halis bir dost ve arkadaş olmasının yanı sıra, bir nezaket abidesi olan Recep, yeni kitaplarını imzalı olarak ilettiğinde okudum ve bunlardaki hareket noktasının ilk kitabı olduğunu görerek susmaya devam ettim. Recep, haklı olarak öyküleri hakkında ne düşündüğümü sorduğunda ise, zikrettiğim nedenle gerçeği yine söyleyemedim; eleştiriyle arama mesafe koymamı gerekçe göstererek özür beyan ettim. Oysa ki onun ömrünün sonuna kadar, yeni öyküleriyle edebiyat ortamında fazla kabul görmemesinden duyacağı üzüntüyü, başta gerçeği söyleyerek bir defada gidermeliydim ama yapmadım yapamadım.

Recep, bir öykü kitabıyla da olsa öykücüler listesindeki yerini emeğiyle, alnının akıyla almıştı; öyküye tekrar dönmese de o bir öykücüydü. El-hak, o edebiyatta dikiş tutturmuştu, üretimden kalkmış iplikle o dikişin üstünden tekrar geçmesi onun öykücülüğüne doğal olarak fazla bir katkı sağlamadı.

Bu husus maalesef edebiyatımızın tipik sorunlarından biridir ve Recep de tek örnek değildir. Onun öyküde yaptığını Şakir Kurtulmuş da şiirde yaptı.

Emeğe vefa göstermek, saygı ve hürmet duymak görevimizdir ama öyküde, şiirde şöhret ışığı görenin eline kitabını alarak edebiyat meydanına daldığı ve bu nedenle ortamın ziyadesiyle kalabalıklaştığı şu zamanda, bari geçmişte edebiyatta dikiş tutturmuş arkadaşlarımızın o dikişle yetinerek, kalabalığı artırmamalarını talep etmek de okurları olarak hakkımızdır.

Cahit Zarifoğlu'nun kızı babasını anlattı: Yaptığı her şeyi Hak üzerine yapmaya çalıştı
Hayat
Cahit Zarifoğlu'nun kızı babasını anlattı: Yaptığı her şeyi Hak üzerine yapmaya çalıştı
Fatih Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi'nin sosyal medya hesaplarından canlı yayınlanan "Zarifoğlu Haftası Etkinlikleri"ne konuk olan Yazar Betül Zarifoğlu Koç, "Babamın kitaplarından her yaşımda okurken daha farklı tatlar aldığımı hissettim. Farklı yazarları okusam da yollarım dönüp dönüp babama çıkıyor" ifadelerini kullandı. Cahit Zarifoğlu'nun doğru olduğuna inandığı şeyi yapmakla ilgili çok pratik hızlı, kolay adımlayabilen bir adam olduğunu kaydeden Betül Zarifoğlu, "Bütün dünyanın yükünü sırtında hissetmiyor ama yapabileceği bir şey varsa da asla geri durmuyor" şeklinde konuştu.
AA
Monterroso’nun öyküleri Türkçe’de ilk kez yayımlanıyor
Hayat
Monterroso’nun öyküleri Türkçe’de ilk kez yayımlanıyor
Latin Amerika edebiyatında Boom kuşağının en önemli yazarlarından Augusto Monterroso’nun “Toplu Eserler ve Diğer Hikâyeler” isimli kitabını Türkçe’de ilk kez yayımlıyor. Monterroso’nun kaleme aldığı sıra dışı öyküler, mizah ile yepyeni anlatım biçimlerini buluşturuyor.
Yeni Şafak
Siyasi duruşun edebi gölgesi
Hayat
Siyasi duruşun edebi gölgesi
Türkiye’de kimi politik figürler gündemi olur olmaz iddialarla belirleyebiliyor. Onların bu iddialarını körükleyen bir de edebiyatçı kitle var. Yazar Pınar Kür’ün geçtiğimiz haftalar bugünün siyasi ortamını karalayan bir yazısı Cumhuriyet Kitap’ta yayımlandı. Kür’ün yazısı 150 yıllık bir hikayenin aslında uzantısıydı. Siyasi duruşları hep destekleyen ve destekledikçe göklere çıkarılan ya da eleştirdiği için karalanan yazarların listesi geçmişe uzanıyor. 2.Abdülhamit destekçileriyle başlayan karalama kampanyası bugün de aynı hızla devam ediyor.
Yeni Şafak
5 milyon kelimelik Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü erişime açıldı
Hayat
5 milyon kelimelik Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü erişime açıldı
Ahmet Yesevi Üniversitesi, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü’nü hizmete sundu. Tamamlanan projede, 14 binden fazla madde ve 62 bin eserden oluşan yaklaşık 5 milyon kelimelik bir veri tabanı oluşturuldu. 27 ciltlik ansiklopediye eşdeğer sözlük, "http://teis.yesevi.edu.tr" adresinde yeni arayüz, güçlü ve hızlı arama algoritmaları ile kullanıma sunuldu.
IHA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.