Ramazan edebiyatı
Ramazan edebiyatı

Her Müslüman evladı gibi ben de, mübarek Ramazan’ın insanı sarıp sarmalayan o manevi havasını daha küçük bir çocuk iken hissetmeye başladım. Bu ilahi güzelliği, masumların ruh dünyasını bile galeyana getiren bu büyük coşkuyu - itiraf edeyim ki- aradan geçen bunca yıla rağmen unutamadım. İslam’ın emri ve tavsiyesi olan bütün ibadetler, özellikleriyle ve güzellikleriyle sadece büyükleri değil, minikleri de etkisi altına alıyor, onları da, hem de böyle erken bir yaşta şenlendiriyor.

İşte İslam’ın beş şartından biri olan oruç da çocuklara en fazla tesir eden, hafızalarına iyice yerleşen bir ibadet olarak kendini gösteriyor. Daha hayatı yeni yeni tanımaya başlayan bu mini mini yavrular; annelerini, babalarını ve ailelerinin diğer büyüklerini taklid ederek sahura kalkmak ve oruç tutmak, akşam olunca da, sofraların en güzeli olan iftar sofrasına oturmak için büyük bir gayret gösteriyorlar. Siz, buna küçük ruhların büyük heyecanı da diyebilirsiniz.

Çok iyi hatırlıyorum, merhume anneme beni de sahura kaldırması için adeta yalvarıyordum. Bu niyaz faslı daha Ramazan’ın ilk günü başlıyordu. Bu arada annem kaldırmasa bile ben davulcunun sesini duyar yine kalkarım diye kendimi teselli ediyordum. Sahur sofrasına oturmanın heyecanı uyku sersemliğine galip geliyordu. Gerçi soframız öyle fazla zengin değildi. Bütün menü akşamdan hazırlanan kahvaltılıklardan ibaretti. Börek, çörek, pekmez, çökelek gibi hazırlanması kolay olan yiyeceklerden oluşuyordu. Bu basit gıda maddelerinin sahur vaktine ve tabii ki Ramazan ayına mahsus öyle güzel bir tadı vardı ki, sizin bu lezzeti sair vakitlerde tatmanız mümkün değildi. Ertesi gün öğleye doğru acıkmaya başlayınca annelerimiz buna da bir çare buluyorlardı. Bu çarenin adı “Tekne Orucu”ydu. Tekne orucu tutan çocukların iftar vakti öğle ezanı kabul edildiği için büyük bir sevinçle oruçlar bozuluyordu.

Çocukluk Ramazanlarının unutulması mümkün olmayan canlı tablolarından birini de – tabii ki – kalabalık cemaatle kılınan teravih namazları teşkil ediyordu. Bu mübarek ayda camiler, sanki dolup taşıyordu. Bu kalabalık cemaatin bir bölümünü de küçükler oluşturuyordu. Ben de mahallemizin küçük camiinde kılınan teravih namazlarına muhakkak katılıyordum. Orucu yarım tutsam da teravihi tam kılıyordum. Ayrıca camiye erken gidip yer kapma gibi bir alışkanlığım da vardı.

Unutmayalım ki çocuk her yerde çocuktur. Camide bile olsa yaramazlık yapmaktan çekinmez. Mahallemizin camisinde de bazı bücürler cemaati rahatsız edecek hareketlerde bulunuyorlardı. Bendeniz çocukken de usluydum ama ne yalan söyleyeyim, akranlarımın yaramazlıklarını seyretmekten hoşlanıyordum. Camilerde ne gibi yaramazlıklar olur ki diye sual ederseniz türlü çeşitli diye cevap verebilirim. Mesela bazı çocuklar secde esnasında, ön saflardaki arkadaşlarının ayaklarını gıdıkladıkları gibi bazıları da iğne batırırlardı. Hatta aralarında kavga edenler bile oluyordu.

Sadece çocuklar mı, bu mübarek ay, gözünüz aydın diyerek bütün Müslüman gönülleri şenlendiriyor. Kültür dünyamızın canlı tablolarında birini de yazarların, şairlerin, edebiyatçıların ramazan hatıraları teşkil ediyor. Bu hatıralar yığını olanca renkli sahneleriyle, bol malzemeleriyle bir nev’i “Ramazan Edebiyatı” diyebileceğimiz bir edebiyat türünü ortaya çıkarıyor. Durum böyle olunca “Ramazan Medeniyeti”, “Ramazan Edebiyatı”yla daha canlı, daha heyecanlı bir hale geliyor. Bilmem ki belirtmeye gerek var mı? Bütün ibadetler gibi Ramazan orucu da sosyal hayatımızı maddi ve manevi açıdan adeta ihya ediyor.

Ramazan edebiyatına kaynak teşkil edecek malzeme o kadar zengin ki bunların bir kısmı bile kullanılsa cilt cilt eserler ortaya çıkar. Bendeniz de bu kaynakların cüz’i bir bölümüne başvurmak suretiyle sadece bir cilt hazırladım. 391 sayfalık bu mütevazı derlemeye de “Dersaadet’te Ramazan Akşamları” adını verdim. Timaş Yayınları arasında çıkan bu kitapta A. Ragıp Akyavaş, Ahmed Semih Mümtaz, Ayşe Osmanoğlu, Mithat Sertoğlu, Nihat Sami Banarlı, Cenap Şahabeddin, Refik Halid Karay, Süheyl Ünver, Yahya Kemal, Safiye Erol, Samiha Ayverdi gibi daha birçok kalem ve kelam erbabının birbirinden güzel yazıları bulunuyor.

Bu kadar sözden sonra kısa fakat ilgi çekici bir iktibasta bulunmak istiyorum. Kültür dünyamızın renkli simalarından merhum A. Ragıp Akyavaş “Eski Ramazanların Hususiyetleri” başlığıyla kaleme aldığı yazısının bir yerinde sözü teravihi çabuk kıldıran hocalara getirip şöyle diyor:

“Aklıma hoş bir fıkra geldi. Sultan Mahmud zamanında yaşayan Keçecizade İzzet Molla merhum, şair, âlim ve nüktedan bir zattı. Böyle sürat ekspresi gibi teravih namazı kıldıran bir imama uymuş. Molla pek şişman, karınlı gövdeli bir zat imiş. Acele acele namaz kılarken, bostan dolabı gibi yatıp kalkarken adamcağızın nefesi kesilecek gibi olmuş. Namazın yarılandığı sırada dışarıdan, soluk soluğa biri camiye gelmiş ve Molla’nın yanı başında durmuş. ‘Vah vah, namazı kaçırdık, yetişemedik’ diye kendi kendine söylenmeye, hayıflanmaya başlamış. Yorgunluktan dolayı burnundan soluyan Keçecizade İzzet Molla’nın kafasının tası atmış. Kendini tutamamış: ‘Be, birader! Biz içindeyken yetişemiyoruz. Sen ne söylüyorsun Allah aşkına!’ demiş.”

İşte bir mübarek Ramazan ayına daha kavuştuk. Allah cümlemizi daha nice Ramazanlara, nice bayramlara ulaştırsın. Şunu da söylemeden edemeyeceğim. Bu Ramazan teravih namazlarını –maalesef- evlerimizde kılacağız. Öyleyse işi aceleye getirmeyelim, tadil-i erkâna riayet edelim. İlla acele etmek istiyorsanız, yavaş yavaş acele ediniz!...

Dergah 30 yaşında: Okurlarına hoş bir sürpriz yaptı
Hayat
Dergah 30 yaşında: Okurlarına hoş bir sürpriz yaptı
Uzun soluklu edebiyat dergilerimizden biri olan Dergâh 30 yaşında. 30 yılı geride bırakan Dergah okurları için hoş bir sürpriz yaptı ve 30.yaş hediyesi olarak Mart 1990 tarihli ilk sayılarını derginin Mart sayısıyla birlikte hediye olarak verdi.
Yeni Şafak
Zamana yelken açan edebiyat incelemeleri
Hayat
Zamana yelken açan edebiyat incelemeleri
Türkiye’de eleştiri kültürü ile batıdaki eleştiri kültürünü karşılaştıran Kamil Eşfak Berki bizde neden eleştirmen çıkmadığını soruyor. Batı dünyasında eserlerin didik didik incelendiğini dile getiren Berki, örnek olarak da Koç Üniversitesi Yayınları arasında çıkan Dünya Edebiyatı’nın Ekolojisi/İlk Çağlardan Günümüze adlı kitabı veriyor.
Yeni Şafak
‘Edebiyat doktoru’
‘Edebiyat doktoru’

Doktor deyince aklımıza ilk önce tıp fakültesini bitiren ve insanın sağlığıyla, hastalığıyla yakından ilgilenen kimse geliyor. Bilindiği üzere doktorlar da -kendi aralarında- kalp doktoru, göz doktoru, kulak burun boğaz doktoru gibi gruplara ayrılıyorlar. Bildiğimiz anlamda bu doktorların içinde çok sayıda musıkişinas ve şair de bulunuyor. Mesela, Dr. Veli Behçet Kurdoğlu “Şair Tabibler” adıyla kaleme alıp 1967’de yayımladığı 606 sayfalık eserinde, asıl mesleği tıp olmakla beraber, şiirin cazibesine kapılan şahsiyetleri de sıralıyor. Adı geçen kitapta Fatih’in hocası Akşemseddin hazretlerinden tutun, günümüzün “şair tabipleri”ne kadar uzayan bir zincir, edebiyat tarihinde ayrı bir bölüm teşkil diyor.

Başta da belirttiğim gibi, “doktor” kelimesi her ne kadar tıp ilmiyle doğrudan alakalı bir söz olarak karşımıza çıkıyorsa da, bu ihtisas alanının dışında da doktorlarımız bulunuyor. Nitekim sözlük bu kelimenin ikinci anlamını belirtirken, “Bir ilim dalında doktora yapan kimseye verilen unvan” cümlesini kullanıyor.

Bizde “edebiyat doktoru” sözünü öne çıkaran yahut böyle bir unvandan hoşlanan ilim adamlarının başında merhum Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan geliyor. Oğlu Adnan Siyadet Tarlan’ın, babasıyla ilgili olarak hazırladığı kitapta, “edebiyat doktoru”yla alakalı ilgi çekici bir anekdotla karşılaşıyoruz. Kısaca nakledeyim.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin lideri Orgeneral Kenan Evren ile darbeden hemen sonra kurulan “horoz” amblemli “Milliyetçi Demokrasi Partisi”nin başkanı Orgeneral Turgut Sunalp da, Ali Nihat Tarlan Hoca’nın iki talebesidir. Yıl 1932. Okul, Maltepe Askeri Lisesi. Turgut Paşa, onuncu sınıf öğrencisi. Hoca, ilk derse girip “Bendeniz edebiyat doktoru Ali Nihad!” cümlesiyle kendisini tanıtınca, sınıfın en yaşlılarından “Baba Hüsnü” lakabıyla tanınan iri yapılı bir öğrenci, “Hocam, iyi ki geldiniz, aruz vezni hasta olmuştu!” cevabını veriyor. Hocasıyla iftihar ettiğini belirten Turgut Sunalp, hatıralarını, “Ebedi istirahatgâhında nur içinde yat, sevgili ve aziz hocam” diye bitiriyor.

Bu satırları kaleme almama, İbrahim Alaaddin Gövsa’nın bir yazısı vesile oldu. Müellifimizin “Edebiyat Doktoru” başlığıyla ve eski harflerle neşrettiği makaleyi, ilgiyle okuyacağınız düşüncesiyle aşağıya iktibas ediyorum:

“Edebiyat doktoru Selami Bey bir haftadan beri İstanbul’un bir kenar mahallesinde tuttukları eve taşınmıştı. Civar komşular eski âdete uyarak hoş geldine geliyor veya kahvenin önünde tesadüf ederek mahallenin bu yeni simasına safa geldiniz diyordu. O, bütün mahalleliye kendisini ihtimamla Doktor Selami diye yazılı kartını ehemmiyetle bıraktı.

Artık bir haftadan beri Doktor Bey diye mahallede epeyce tanınmıştı.

Bir gece doktorun kapısı şiddetle vuruldu. Bu geç kalmış telâşlı ziyaretçi evde epeyce heyecan uyandırdı. Doktor başını kafesten uzatarak korku ile sordu:

-Kim o?

-Bekçi efendim.

-Hayrola,

ne var?

-Efendim, çeşmenin üst başındaki sarı konaktan sizi istediler.

Doktor Selami Bey bu vakitsiz davetten hiçbir şey anlayamadı. Fakat bekçinin bahsettiği büyük ev, mahallenin ileri gelenlerinden koyun tüccarı Muharrem Efendi’ye aitti. Gitmemek nezaketsizlik olabilirdi. Belki kendisine mühim bir mesele sorulacak, ilminden istifade edilecekti. Cevap verdi: ‘Peki, geliyorum…’

Meraktan sür’atle giyinen Doktor Selami Bey beş dakika sonra sokaktaydı. Yolda bekçiye bu davetin sebebini sormaya lüzum görmedi. Kapıya geldi. Muharrem Efendi, merdivenden indi. Misafiri merakla beklediği karşılamasından belliydi. “Seni gece vakti tedirgin ettik ama bizim arkadaş da hepimizi telaşa saldı. Doğrusu, böyle şeyleri sevmem ya. Lakin İstanbul hali…”

Merdivenden çıkarken Muharrem Efendi’nin avama mahsus tabii bir güleryüzlülükle söyledikleri de doktora, bu vakitsiz davetin sebebini öğretememişti. Fakat tahmin ettiği gibi acil bir müşkilin halli için çağrıldığını Muharrem Efendi’nin bir arkadaşına ait belki meraklı bir ilim meselesi olduğunu garip bir şüphe ile anlar gibi oldu. Yukarı çıktılar. Bir odanın önüne geldiler. Muharrem Efendi, biraz tereddüt ettikten sonra “Buyur, gir!” diye misafirine işaret etti. İyi aydınlatılmamış bir oda. Ayakta, birkaç telâşlı kadın gölgesi. Bir iki adım daha atınca doktor, soğuk bir ter döktü. Köşede bir yatak içinde titreyerek çırpınan yarı çıplak genç bir kadın vardı. Selami Bey, davetin sebebini anlamaktan doğan bir şaşkınlıkla döndü. Muharrem Efendi,

-İşte doktor diyordu, tam 4 saat var ki, hasta gördüğün haldedir.

Özür dilemek istedi:

-Lakin efendim ben tabip değilim ki.

-Ay sen doktor değil misin?

-Evet, doktorum ama tıp doktoru değilim.

-Öyleyse neyin doktorusun?

-Edebiyat doktoruyum.

-Bir yaşıma daha girdim, peki buraya ne diye geldin?

-Beni siz davet ettiniz.

-Ben seni doktor sandım. Böyle kalpazan olduğunu bilir miydim?

Genç zevcesine doktor çağırmaya zorla razı olan Muharrem Efendi, Selami Bey’in tabip olmadığını anlayınca ve yabancı bir delikanlının karşısında karısının durumunu düşününce fena halde öfkelenip dedi ki:

-Âleme doktorum diye kendini satarsın. Seni gidi kalpazan zıpçıktı seni. Doktorum diye âlemin namahremine bakmaya utanmıyor musun?

Selami Bey, evine dönünce tam sekiz yılda hazırladığı ve konusu

Battal Gazi olan dört ciltlik doktora tezini ocaktaki ateşe atıp yaktı.

Ömer Seyfettin’in dostlukları
Hayat
Ömer Seyfettin’in dostlukları
Ömer Seyfettin vefatının 100. yılında çeşitli etkinliklerle anılıyor. Türk Edebiyatı dergisinin Mart sayısında kapak dosyası Ömer Seyfettin oldu. Çocukluk arkadaşı Aka Gündüz’ün başından geçen bir gönül macerası yazarın bir hikayesine malzeme olurken milli kimliğinin inşasında yaşanan pek çok anı önemli rol oynar.
Yeni Şafak
“Sayılı Gündü Geçti”
“Sayılı Gündü Geçti”

“Sayı” der Valery, “en yalın sözdür.”

Sayının yalınlığı onun masumiyetidir aynı zamanda; mükellefiyeti yoktur; ne suç işler ne de bir suça ortak olur sayı; söylenişiyle neyi ifade ediyorsa, o hep odur; biz onu sayıyorsak var, saymıyorsak yoktur.

Şeylerin şeyliğine, durumlarına mahsus olarak belirttiğimiz sayılar, aynı zamanda bir zarftır ve bu manada muhtelif bileşiklerin bu yalınlıkta mekan tutması ise tam bir paradokstur.

“Sayılı gün çabuk geçer” deriz örneğin. Umutlarımıza yüklediğimiz bu “çabuk”la, geçecek olandan çok gelecek olanı imleriz. Bu söyleyişle bir vaade dönüştürdüğümüz “çabuk geçen’in geçişinde, ne çok acının sıralandığını, hatırda ne çok sızının yer tuttuğunu, ne çok sevincin köpürdüğünü, ne çok kırgınlığın firaka, hasrete ve vuslata bitiştiğini görmeyiz ve bilmeyiz. Sadece, sayının yalınlığını ihlal etmeden, çok’un sayılamazlığında, say say bitmeyen dünya hallerini hikaye kipinde söz kalıbına dökerek o mezkur paradoksu büyütürüz.

Ali Işık’ın hazırladığı Sayılı Gündü Geçti – Hüseyin Su’yla Nehir Söyleşi’yi (Şule Yayınları, İstanbul 2019) okurken, içinden geçebildiğim değil, içinde yüzebildiğim de bu paradokstu.

Hüseyin Su özelinde halen yaşanmakta olan bir hayatın son elli yılı! Elli sayısının yalınlığında, binlerce olan-bitenin ve olmaya-duranın, “hayat hikayesi” adı altında bir’leşmesi! Bu fiilin, ketumluğu yalınlığa yoldaş kılan bir mizaç üzerinden geçrekleştirildiğini düşünelim bir de; işte o zorun zoru.

Ali Işık, bu zorluğu da vurgulayarak, Sayılı Gündü Geçti’yle neyi nasıl hasıl etmeye çalışığını şu kelimelerle vermiş:

“Hüseyin Su’ya hayatıyla ilgili soru sormak zordur. Ketum bir insandır. Kızılay’daki çay ocaklarında uzun uzun konuşurken ben sorularımı oluşturdum. Bir süre sonra bu Nehir Söyleşi kitabı düşüncesini kendisine açtım. Benim aralarda sorduğum sorulardan sanırım zaten böyle bir düşüncemin olduğunu anlamıştı. Soğuk bakmadı. Teklifimi birkaç kez daha yineledim. Sonra kabul etti. Hazırladığım şablon üzerine konuştuk. Bu kitap için ilk soruyu 2015 yılının Haziran ayında not almışım. Yaklaşık üç ay sonra ilk bölümün sorularını yöneltmişim. Dört yıl, gerek yazılı sorularımı yöneltirken, gerekse soruların hazırlık aşamasındaki uzun sohbetlerimizde sanırım onu oldukça yordum. O da sabırla bana katlandı. Zaman zaman sorularımı olması gerektiği gibi düzeltti. Bu çalışmayla sadece Hüseyin Su’nun hayatını ve yazarlığını konuşmakla kalmadık. Türkiyenin son elli yılının sanat, edebiyat ve sosyoloji tarihini de konuştuk. Yetmişlerden iki bin yirmilere kadar elli yıllık süreci bir yazarın, bir okurun hayatı üzerinden daha yakından görme fırsatı bulduk.”

Sayılı Gündü Geçti, şu başlıkları ihtiva etmiş: Hayata Dair İlk İzleminler; Edebiyat dergisinde Ad Koyma Geleneği; Ortaokul ve Lise Yılları; Okumak, Kitap, Kütüphane; Üniversite Eğitimi ve Edebiyat dergisi; Yazmak Sorumluluktur; Hendek, Ankara, Nuri Pakdil; Yola Çıkmak, Yolda olmak; Hece, Heceöykü dergileri, Hece Yayınları; Hayat, Edebiyat, Siyaset ; ‘Son Hece’ ve Sonrası.

Hüseyin Su’nun, daha ilk başlığın ilk sorusuna verdiği cevapta, nehir söyleşinin ilkeleri, diğer bir söyleyişle “yazarın soruya cevap verme ahlakı” şöyle şekillenmiş:

“İnsan, sanatçı, gövdesiyle hem kendisinin hem de kendisini izleyenlerin ufkunu kapatmamalı. Buna hakkı da ihtiyacı da yok. Hayatımızın ne kadarı diğer insanları (ister okurumuz, ister yol arkadaşlarımız olsun) ilgilendirebilir ki?.. Bu soruyu dürüstçe cevaplamış olması gerekir yazarın, sanatçının. İnsanın günahlarını, marazi yanlarını, yaralarını orta yere dökmesi hastalıktır, müptezelliktir; erdemlerini, sevaplarını orta yere dökmesi kibirdir, ateştir. Eğer varsa eseri, yeter o insanı anlamamız için. Yoksa kayda değer bir eseri, ne kadar deşerse deşsin yarasını, hiçbir faydası olmaz. Benim için de böyle, sizin için de. Bilinmesi gerekenler biliniyor. Bilinmesi gerekmeyenleri, kimseye bir faydası dokunmayacak şeyleri konuşmanın, yazmanın gereği yok. Sahneden uzak durmaya çalıştığım, yapabildiğim kadarıyla doğru, zaten sahneyi başaramam da (...) Yazıklarımız, konuştuklarımız ortada. Bununla birlikte, özel bir gayretle saklanarak bir sır perdesi oluşturup, perdenin arkasında insanlar bir şeylerin varlığını vehmedip meraklansınlar diye saklandığım da yok. Yazar da olsak, sonuçta bir ‘insan’ olarak toplum içinde insanların arasında yaşıyoruz.”

Sayılı Gündü Geçti, bu ilkeler doğrultusunda, yıl olarak 50 sayısının yalınlığı içinde, yaşanan dopdolu bir hayata tanık olabilmek için okunmalıdır.

Konuşmanın sonundaki nokta
Konuşmanın sonundaki nokta

Son iki ayım, yoğun bir tempoda oradan oraya koşturmak ve davet edildiğim neredeyse yirmiye yakın etkinliğe katılmakla geçti diyebilirim. Basit bir hesapla üç günde bir gibi epeyce yüksek bir orana denk geliyor. Hele benim gibi pek etkinliklerde gözükmediği düşünülen biri için...

Bu etkinliklerin kahir ekseriyetinde genellikle kendimle, yazdıklarımla, yapıp ettiğim diğer şeylerle ilgili muhtelif konuşmalar yaptım ve katılımcılar tarafından yöneltilen sorulara cevaplar verdim. Bu aslında bir tür konuşmaya veda turuydu benim için. Kafamda bir takvim yaptım ve iki ay boyunca gelen hiçbir daveti geri çevirmedim. Şimdi, dünya yeni bir yılın ilk günlerini yaşarken bendeniz de o takvimin sonuna gelmiş bulunuyorum. Sözünü daha önceden verdiğim ve henüz gerçekleşmemiş bir iki etkinlik dışında, bu yazının yayınlanma tarihinden itibaren artık içinde konuşma olan herhangi bir etkinliğe katılamayacağımı ve bunun nihai kararım olduğunu buradan beyan ediyorum. Buna kürsüden, sahneden, ekranlardan, mikrofonlardan yapılan bütün konuşma türleri ve dergi, gazete ve yayınlardan sözlü ya da yazılı biçimde gelen söyleşi talepleri de dahil... Bunun sebebini defalarca uzun uzun izah etmeye çalışmak beni hem üzüyor hem de yoruyor, bu sebeple bu tür taleplerin bana hiç getirilmemesini bütün dostlardan rica ediyorum. Her gün çok sayıda etkinlik yapılıyor ve bu etkinliklerde konuşan yeterli sayıda insanımız var, inanın bana, bir kişi eksik olması kesinlikle bir şey değiştirmeyecek.

Bu cümlelerimin çok üst perdeden söylenmiş, kendini aşırı ciddiye alan birinin sözleri gibi anlaşılmasını istemem. Tam aksine, bu sözleri topluluk önünde konuşmakta sıkıntıları olan, esasen meramını anlatmayı denemek üzere daha en baştan yazmayı seçmiş ve herhangi bir konuda yazarak yapmaya çalıştığından daha fazlasını konuşarak yapamayacağına inanan biri olarak sizlerle paylaşıyor ve anlayışla karşılanmayı ümit ediyorum.

Katıldığım etkinliklerde de ifade edildiği gibi şu son iki ay dikkate alınmazsa bu tür ortamlarda zaten çok fazla bulunan ve konuşan biri olmadım hiçbir zaman. Yazarların çok fazla kamuoyu önünde olmamaları, okurlarını yazdıklarıyla baş başa bırakmaları gerektiğine inanıyorum. Yazarlar, bin bir vesile ve araçla ikide bir yazdıklarıyla okurlar arasına girdiklerinde, bence yazının imkanlarını daraltıyor. Bunu yaparak ayrıca yazının iç dünyalarında teşekkül etmesine imkan veren tenhalığı da kaybediyor, kendilerini kalabalıkların yıpratıcı ve dönüştürücü etkilerine açık hale getiriyorlar. Her imkanı fırsat bilerek sürekli kendilerini başkalarına anlatanlar, nihayetinde kendileriyle konuşacak yeterli vakti de bulamaz hale geliyor. En azından benim kişisel tecrübem ve başkalarını bağlamayabilecek kanaatim böyle.

Gerçekleştirilen her etkinlik, tabiatı icabı bir kurgulama gerektiriyor. Yazara bu kurgu içinde kaçınılmaz olarak bir rol biçiliyor. Bu role soyunduğunuzda otomatik olarak o kurgunun götürdüğü yere gidiyor, kendi önceliklerinizden feragat ediyor, söze dökmeye çok da gönüllü olmadığımız meselelerle ilgili tedirgin ve lüzumu tartışılır cümleler kurmak zorunda kalıyorsunuz. Ben kendi adıma hayatımda buna gerek olmadığını düşünüyorum. Gözlemim o ki, yazarların bu atak gayretleri okurlarını asıl bakmaları gereken yerden, yani metinlerden uzaklaştırıyor, metinler her gün biraz daha görülmez, fark edilmez, değerlendirilmez hale geliyor.

Bütün bu ifadelerimin iki ay boyunca katıldığım etkinliklerde (davet eden ya da davetli olarak) bir araya geldiğim her yaş grubundan dostlarımla elbette bir ilgisi yok. Aksine Ankara’da, İnegöl ve Bursa’da, Karabük’te, İstanbul’da nereye gittiysem çok güzel ağırlandım ve birçok güzel insanla tanışma imkânı buldum. Kendilerine müteşekkirim. Samimiyetle ifade edeyim ki, bundan böyle de arada sahneler, kürsüler, mikrofon ve ekranlar olmadan, hayatın tabii seyri içinde siz değerli dostlarımla her türlü yüz yüze muhabbete açık olacağım.

Bu kararımın çok boyutlu sebepleri var, burada yer darlığı nedeniyle sadece bir kısmını kayda geçirebildim. Katıldığım etkinliklerde bu kararımdan söz etmiş, biraz daha fazlasını izaha gayret etmiştim. Burada daha fazla uzatıp kimseyi kendi özel meselelerimle meşgul etmek istemiyorum ve esasen bu kadarı için bile sizlere bir özür borçluyum. İnşallah bundan böyle olması gerektiğine inandığım gibi, sadece yazılar aracılığıyla beraberliğimizi sürdürürüz, elimden gelen bu... Yazarak meramımı ne kadar ifade edebildiğim elbette tartışılır ama konuşarak daha fazlasını yapamadığım, yapamayacağım kesin...

...

Bu vesileyle bendenizi ‘Yılın Edebiyat Ödülü’ne layık gören Önder Vakfı’nın saygıdeğer yönetimine ve sevgili jüri üyelerine teşekkürlerimi sunuyorum.

Akif sadece Akif değildir
Hayat
Akif sadece Akif değildir
Milli şairimiz Mehmed Akif Ersoy’un hayatını kaleme alan Yusuf Tosun, Akif’i bütün yönleriyle gençlere tanıtmak gerektiğinin altını çizerek, “Akif sadece Akif değildir o bir çağ, ekol ve aynı zamanda bir tarihtir” dedi.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.