Ebu Sa’îd: Yine gel
Ebu Sa’îd: Yine gel

Hz. Mevlânâ’ya ait gösterilen ama ona değil, Ebu Sa’îd Ebu’l-Hayr isimli Horasanlı bir sûfîye ait olan bir rubâ’î vardır:

Video: Ebu Sa’îd: Yine gel


“Bâz â veya (Bâzâ) her ânçi ki hestî bâz â”

diye başlar: “Yine gel, her ne olursan ol yine gel…”

Şiirin sahibi konusundaki yanlışa ek olarak manası konusunda da ihtilaf vardır. Prof. Dr. Erkan Türkmen’in anlayışına göre “yine gel” kısmının doğru karşılığı “vazgeç”tir ve dörtlüğün tercümesi şöyledir:

Vaz geç, her ne isen vaz geç

Kâfir de olsan, putperest de olsan vaz geç

Bu dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir

Yüz kere tövbeni bozdun ise yine vaz geç de gel.

Mana böyle olunca bu bir “tevbeye çağrıdır”; itiraz azalır, ama “… putperest de olsan yine gel” olursa problem ve itirazlar baş gösterir.

Hâlbuki bu dörtlüğü söyleyen Ebû Saîd olsun, izafe edilen Mevlânâ olsun bu zatların hayatlarına ve tekkelerinde neler yapıldığına bakılınca ki bu husus bilinmektedir, dörtlüğü İslam akaidine aykırı bir manaya çekmek mümkün değildir; çünkü bu dergâhlar şirk ve günah meclisi değil, insanları geçmişine bakmadan kabul edip ıslah eden, insan-ı kâmil olma yoluna sokan dergâhlardır. Buna göre de dörtlük mealen “Halin ve geçmişin böyle böyle de olsa değişmekten ümit kesme, bizim dergâhımıza gel, biz seni kabul ederiz ve beraberce Allah’a kulluk yolunda ilerlemeye çalışırız” demek olur.

Şimdi biraz da dörtlüğün asıl sahibi olan Ebû Sa’îd Ebu’l-Hayr’dan söz edelim(Geniş bilgi için TDV İslam Ansiklopedisine bak.):

1 Muharrem 357 (7 Aralık 967) tarihinde Horasan’da Serahs ile Ebîverd arasında bulunan Havran bölgesinde Meyhene (Mehne) kasabasında doğdu. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra fıkıh, tefsir ve hadis bilgisini ilerletmek için Merv’e gitti. Tasavvufa intisab edince mürşidinin tavsiyesine uyarak Meyhene’ye döndü. Yedi yıl riyâzet hayatı yaşadı, tahammül edilmesi zor çileler çıkardıktan sonra tekrar Serahs’a döndü. Şeyh Ebü’l-Fazl burada onu daha da çetin çilelere tâbi tutup bir süre sonra Meyhene’ye gönderdi. Ebû Saîd Meyhene’de cami ve tuvaletlerin temizliğiyle uğraşıyor, her namaz öncesi guslediyor, sürekli susuyor, yama üstüne yama yapıldığı için ağırlaşan bir çuha giyiyor, yirmi otuz gün kalmak üzere sahralara çıkıyor, buralarda inzivaya çekiliyor, derin düşüncelere dalıyordu. Ne kadar şiddetli riyâzetlere ve çetin çilelere girdiğini anlatmak için, Bâbil Kuyusu’nda baş aşağı asılarak çile çıkardıkları rivayet edilen Hârût ve Mârût gibi bazan bir ağaca kendini ayaklarından asarak, bazan da bir kuyuya baş aşağı sarkarak çile çıkardığı (çille-i ma‘kûse), Kur’an okuduğu ve bu durumda namaz kıldığı (salât-ı maklûbe) rivayet edilir. Daha sonra tekrar Serahs’a giden Ebû Saîd bu çileli hayata Ebü’l-Fazl’ın yanında da devam etti. Ardından şeyhin tavsiyesine uyup Nîşâbur’a gitti. Burada İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Abdülkerîm el-Kuşeyrî gibi âlim ve mutasavvıflarla tanıştı. Daha önce Serahs’ta Ebü’l-Fazl’dan hırka giyip giymediği bilinmeyen Ebû Saîd, Nîşâbur’da ünlü sûfî Ebû Abdurrahman es-Sülemî’den hırka giydi. Şeyhi (Ebü’l-fazl) vefat edince Amül’e gidip el-Kassâb’a intisab etti.

Bu zatın vefatı üzerine Meyhene’ye döndü. Geceleri uyumuyor, namaz kılıyor, zikirle meşgul oluyor, gündüzleri hep oruç tutuyor, hiç dinlenmiyor, daima kıbleye yönelmiş bir halde bulunmaya çalışıyor, haramlardan sakınıyor, huzurunu bozacak güzel şeylere bakmıyor, sürekli teslimiyet gösteriyor, en azla yetiniyor, vaktini mescidde ve tekkede geçiriyor, kötü yerler olduğuna inandığı için çarşı pazara uğramıyor ve kimsenin kusurunu görmüyordu. Bu çeşit on sekiz esası başarıyla uyguladığı için nefsinden fâni olduğuna kanaat getirdikten sonra halkı irşada başladı. Nîşâbur ve Meyhene’deki tekkesinde çevresinde çok sayıda mürid toplandı.

Şiir ve semâ meclislerindeki hali daha sonra bu geleneği devam ettiren Mevlânâ’nın haline benzer. Komşularından birçoğu onun mânevî tesirinde kalarak içkiyi ve benzeri kötü alışkanlıkları bırakmışlardı. Çağdaşı İbn Hazm’ın anlattığına göre (el-Fasl, IV, 188) ünü Endülüs’e kadar ulaşmıştı.

Tekke âdâbının ilk defa Ebû Saîd tarafından tesbit edildiği kabul edilir. Onun tasavvufta kendine has bir yol açtığını, tekke inşa ettiğini, günde iki defa sofra kurduğunu söyleyen Kazvînî, bütün tasavvufî âdâbın Ebû Saîd’e nisbet edildiğini de söyler. Ebû Saîd 4 Şâban 440 (12 Ocak 1049) Cuma gecesi doğduğu yer olan Meyhene’de seksen iki yaşında vefat etti. Kendisine birçok şiir ait gösterilse de araştırmalar şu iki eserin ona ait olduğunu gösteriyor: “Havrâ” adlı rubâîler ve Çihil Makām adlı bir risâle.

Size bir İslam insanını tanıtmaya çalıştım. Onda zahir ilim var, edeb ve edebiyat var, zengin bir irfan var, tavizsiz ve sıradan insanların yapamayacağı nitelik ve nitelikte ibadet ve nefis terbiyesi için çile var, bütün insanlara açılmış bir ümit ve şefkat kucağı var, şiir ve semâ’ı bir davet ve te’dîb aracı olarak ustalıkla kullanmak var; ama hurafe, bid’at ve taviz yok.

Akıllı küpeyle hayvancılıkta dijital dönüşüm
Ekonomi
Akıllı küpeyle hayvancılıkta dijital dönüşüm
Yerli ve milli dijital servisleriyle hayatın her alanında çözüm üreten Turkcell, akıllı ürünleriyle Türk tarımına da değer katıyor. Türkiye’nin ilk NB-IoT (Dar Bant-Nesnelerin İnterneti) kullanılan akıllı küpeleriyle büyükbaş hayvanların bulundukları konum ve canlı olup olmadıkları anlık takip ediliyor, hatta doğru tohumlanma zamanları bildirilerek süt veriminin artması sağlanıyor. Hedef Türkiye’deki 17 milyon büyükbaş hayvanı akıllı küpeyle izleyerek verimliliği artırmak.
Yeni Şafak
Müzecilikte kendi dilimizi bulmalıyız
Hayat
Müzecilikte kendi dilimizi bulmalıyız

Almanya Kunst Müzesi Sanatçılar Kurumu Başkanı Berkan Karpat müzelerdeki kopyacılık uygulamalarına dikkat çekiyor. Karpat, “Müzecilik bu şekilde Batı’nın taklidi olur. Kendi içimizdeki kültürel mirasımıza dikkat etmediğimiz için Batı’dakini simüle etmeye başladık. Bir an önce kendi dilimizi bulmalıyız” dedi.

Yeni Şafak
Serkan Balcı futbola veda etti
Spor
Serkan Balcı futbola veda etti

Kariyerinde Fenerbahçe ve Trabzonspor formaları giyen Serkan Balcı, 35 yaşında futbolu bıraktı.

Yeni Şafak
CHP'yi panikleten FETÖ mektubu: Her şeyi anlatacağım
Gündem
CHP'yi panikleten FETÖ mektubu: Her şeyi anlatacağım

CHP yönetiminin FETÖ'nün belediyeler imamı Erkan Karaarslan'ın duruşması sonrası ‘bakana şantaj yalanı’nın perde arkası gün yüzüne çıktı. CHP’nin bakan iftirasına sarılmasının asıl nedeni ise Kararslan’ın eşi Selma Kararslan’ın cezaevine gönderdiği mektupta ortaya çıktı. FETÖ ile kirli ilişkilerinin ortaya çıkmaması için CHP’liler Karaarslan’ın eşini yakın markaja aldığı iddia edildi.

Diğer
Yerli e-posta zorunluluk
Ekonomi
Yerli e-posta zorunluluk

Turkcell Genel Müdürü Murat Erkan, sonbahardan itibaren hayatımıza girecek olan yerli e-postanın bir tür zorunluluk olduğunu, “Bu değeri yurt dışında birilerine emanet etmememiz gerektiğini düşünüyoruz” sözleriyle açıkladı.

Yeni Şafak
Bin yılı kuran, gelecek bin yılı kuracak ruhun eseri iki kurucu şehir: Buhara ve Semerkand
Bin yılı kuran, gelecek bin yılı kuracak ruhun eseri iki kurucu şehir: Buhara ve Semerkand

Uçağımız başkent Taşkent’e indiğinde sağanak bir yağmur karşıladı bizi. “Rahmeti getirdiniz, bereketi” diye latife yaptılar bizi karşılayan arkadaşlar.

Video: Bin yılı kuran, gelecek bin yılı kuracak ruhun eseri iki kurucu şehir: Buhara ve Semerkand


Semerkand’da geçtiğimizde güneş gözünü kırptı.

Zaman zaman yağmur yağsa da, açık havada gezdik Semerkand’ı.

Buhara’da güneş eşlik etti bize; bir nûr gibi... Dingin bir ikindi güneşiydi, kalın izler bırakan, uzun, uzayan gölgeler armağan eden bir ikindi güneşi; Semerkand’daki gibi ışığıyla sadece dışarıyı aydınlatan bir güneş değildi Buhara’nın güneşi; insanın içine sirayet eden, içini ısıtan bir ateşti, aşk ateşi...

Dikey mimarî canavarı yok Özbekistan’da. Şükür ki, yok!

Yoksa bir medeniyetin mayasının karıldığı, ruhunun yeşertildiği Türkistan ve Horasan havzasının kalbi bu topraklar, bu topraklara hayat veren medeniyet kurucu öncü şehirler, çoktan çöle dönüşür, tarihe gömülürdü.

Taşkent, güzel bir şehir. 3 milyona yaklaşan nüfusuyla Orta Asya’nın en büyük şehri. Ülkenin, belki de bölgenin en modern şehri ama kimliği olan, kimliğini koruyan bir şehir Taşkent. Taşkent’in kimliğini koruyabiliyor olmasının en temel nedeni, dikey mimari katliamıyla -henüz!- tanışmamış olması. İnşallah, dikey mimari canavarı Taşkent’e de, ülkenin diğer medeniyet kurucu öncü şehirlerine de uğramaz.

DÜNYEVÎ, ESTETİK, UHREVÎ ŞEHİRLER

Bazı şehirler vardır; anlatarak da, yazarak da anlatılamaz. Yaşamalısınız o şehirleri... Solumalısınız iliklerinize kadar; hücrelerinizle solumalı, ruhunuzla koklamalı, yaşamalısınız her mertebede.

Akıllı, son derece matematiksel olarak dizayn edilen ama ruhsuz, dünyevî şehirler vardır: New York, en tipik örneğidir.

Paris de, bu ruhsuz matematikten, taş yığınlarından; ızgara modeli, taşın matematiğine yenik düşen ruhsuz kent anlayışından nasibini almıştır.

Kalbin ritimleri gibi atan estetik şehirler vardır bir de: Venedik gibi. Isfahan gibi. Floransa gibi. St. Petersburg, Şam, Musul, Halep, San’a gibi.

Bir de ruh veren, ruh dolu, uhrevî, öncü şehirler vardır; zamanı aşan, sizi başka zamanlara ulaştıran şehirler: Mekke, Medine, Kudüs, Roma, Urfa gibi.

Akıllı / dünyevî kentler, daha çok bilim adamlarının eseridir; ruhsuzdur; kendine özgü ilham verici kaynakları vardır ama kalpsiz, ruhsuz, şiddet yüklü kentlerdir bunlar.

Kalbin ritimlerini andıran hayatlarıyla, organizasyonlarıyla, plastik özellikleri öne çıkan estetik şehirler, zevk sahibi insanların eseri ve yaşadıkları yerlerdir.

Ruh dolu, uhrevî şehirlerse, peygamberlerin, bilge kişilerin yaşadıkları, nefes üfledikleri, zamana meydan okuyan şehirlerdir.

Özetle... Dünyevî şehir’de rutin bir hayat vardır. Sürüklendiğiniz bir yerdir.

Estetik şehir, baktığınız, bakmaya doyamadığınız şehirdir.

Uhrevî şehir, aktığınız, yaşadığınız, iliklerinize kadar soluduğunuz iç içe geçmiş bir dünyadır.

İLİM, İRFAN VE HİKMET ŞEHİRLERİ

Özbekistan, ilginçtir, bu üç tarz-ı şehrin en güzel örneklerinin bulunduğu nâdir ülkelerden biridir.

Taşkent, biraz “akıllı”, dünyevî şehir havasındadır; elbette ki, bir Londra, New York, Los Angeles kadar sefih bir dünyevîlik havası olmasa da, biraz da başkent olması hasebiyle “dünyevî kent” özelliği teslim edilebilecek bir şehirdir.

Semerkand, estetik bir şehirdir. Kalbin ritimleri, hiç aksamadan, ışık yayarak her dâim atar. Semerkand, İslâm medeniyetinin Floransa’sıdır.

Buhara, üçüncü şehir tipinin, uhrevî şehir’in en güzel örneklerinden biridir.

Semerkand dünyanızı ışıtır, aydınlatır ışığıyla.

Buhara içinizi ısıtır, manevî bir tecrübe yaşatır size.

Bu üç şehir, elbette ki, birbirleriyle iletişim ve etkileşim hâlindedir. Özellikle de İslâm medeniyetinde.

İslâm medeniyetinde dünyevî, estetik ve uhrevî üç şehir, Batı’dakilerle her düzlemde birebir örtüşen özelliklere sahip değildir. Hatta bu üç şehrin, İslâm medeniyetindeki tezahürleri de farklıdır, kendine özgüdür kaçınılmaz olarak.

Meselâ, İslâm medeniyetinde pür bir dünyevî şehir’den sözedemeyiz: Dünyevî şehir, İslâm medeniyetinde ilim şehrine dönüşür (Bağdat gibi); estetik şehir, irfan şehrine; uhrevî şehir de hikmet şehrine.

Keskin bir dünyevî-uhrevî ayırımı yoktur İslâm’da. İlim, irfan ve hikmet birbirlerinin mütemmim cüzleri (tamamlayıcı parça’ları) olduğu için, ilim şehrinde, irfanın da, hikmetin de tohumları gizlidir.

O yüzden estetik şehir’de, uhrevî şehrin güzel özelliklerine rastlanacak yerler vardır her zaman.

ARZIN KUBBESİ SEMERKAND, İNSANIN GÖKKUBBESİ BUHARA

Semerkand, estetik bir şehir olduğu için göz kamaştırıyor. Sadece Registan Meydanı, renk ve ışığın dansına sahne oluyor. Tıpkı Isfahan gibi.

Bu renk ve ışığın dansı, sizi dünyevî olana da, uhrevî olana da taşıyabilir. Durduğunuz yere, o ânki hâlet-i ruhiyenize göre değişebilir bu.

Bunu, uhrevî şehir’in en mükemmel örneklerinden biri olarak gördüğüm Buhara’da da görebilirsiniz: İçinizi ısıtan uhrevî hava, estetik bir tad verir, ışık saçar, bir aydınlanmaya yol açar.

Bütün bu tadları alabilmeniz, anlamları idrak edebilmeniz için, şehirde oraya buraya bakarak dolaşmayacaksınız; duracaksınız, bir yere oturup şehri düşünecek, şehirle tefekküre dalacaksınız; şehrin havasını, dokusunu, kokusunu soluyacak, şehre nakşedilen ruhu yaşayacaksınız...

İbn Batuta, seyahatnamesinde, Ayasofya ziyareti sırasında yaşadığı bir şaşkınlığı şöyle anlatır: “Ayasofya’nın içi devâsâ bir şehir” der ve seyre dalar...

Buhara’nın merkezinde 12. yüzyılın başlarında Karahanlı hükümdarı Arslan Han’ın inşa ettiği Kalın (Kalyon) Minare Camii ve Medresesi de, Semerkand’ın merkezindeki Registan Meydanı’ndaki medreselerin bulunduğu muazzam alan da, iç mekân açısından Ayasofya’dan belki 10 kat, belki de daha fazla büyüktür.

Buhara’da Kalın Minare’de de, Semerkand’da Registan’da da yapılar, mekân üzerinden zamanı tecrübe, zamanı aşma imkânı sunan aşkın yapılardır ve tıpkı binbirgece masalları gibi, iç içe açılan kapılar, birine girdiğinizde, öteki, başka dünyalara açılan kapılar, insanı uhrevî olana, zamanlar ve mekânlar ötesine taşır, üstelik de bunu ışık, renk, doku dansı, semasıyla yapar...

Sadece İslâm dünyasının değil, dünya tarihinin akışını değiştiren bin yılı kuran Turkuaz Ruhu’nun ilâhî hakikatten süt emen ve dünyaya ruh üfleyen iki kurucu şehrinin gökle kök arasında kurduğu varedici irtibatın eseri olan bu ruh, gelecek bin yılı da kuracak ruh olacak biiznillah.

Yazı bitmedi ama yerim bitti. Şu kadarını söyleyeyim: Mekke ve Medine’nin yanısıra, Roma’yı, Semerkand’ı, Buhara’yı, Floransa’yı, Kudüs’ü görmeden ölen insan bu dünyada yaşadım, demesin.

Vesselâm.

Zanaatkâr sınıfı eleştirisi: Elçin Sangu ile Hüsnü Arkan nasıl aynı kişi oldu?
Zanaatkâr sınıfı eleştirisi: Elçin Sangu ile Hüsnü Arkan nasıl aynı kişi oldu?

Önce, İngilizcenin bize sağladığı imkânla şunun adını doğru düzgün koyalım. Ardından “biz”deki ayrımına da bakarız.

Video: Zanaatkâr sınıfı eleştirisi: Elçin Sangu ile Hüsnü Arkan nasıl aynı kişi oldu?

“Artist”, doğrudan “sanatçı” demek İngilizcede… “Ürettiğinin sanat değeri taşıdığı kişi… Sanatsal üretim yapan birey” demek kabaca… Bir de “entertainer” var. “Şovmen, eğlendirici” gibi anlamlara geliyor. Daha çok “kamusal alan ünlüsü” oyuncular, pop müzisyenleri, komedyenler vesairenin karşılığı olarak kullanılıyor.

Bizdeki “zanaatkâr-sanatkâr” ayrımı biraz daha çetrefilli bir mesele olsa da çıktığı kapı aşağı yukarı aynı…

Bize lazım gelen anlamı bakımından zanaat, malum “nitelikli emeğe dayanan, belirli bir ustalık gerektiren meslek” demek… Zanaatkâr ise, zanaat sahibi insana deniliyor. Sanatkâr kelimesi ise -yine bize lazım gelen anlamı bakımından- “işini ustalıkla yapan, ürettiğinde sanat değeri aranan kişioğlu”na deniliyor.

Bu yanıyla opera eğitimi alıp (mesleğini yapmayarak) mankenlik ve dizi oyunculuğu yapan Elçin Sangu, kelimenin gerçek manasıyla bir “entertainer, zanaatkâr, eğlendirici”dir. Televizyon dizilerinde kendisine o gün verilen metinleri ezberleyip tekrar ederek geçim temin eden bir “eğlendirici.”

Hüsnü Arkan’ın durumu ise daha karışık. Türkiye’nin en civcivli zamanında, 1970’li yılların sonunda okuduğu mimarlığı bırakmak zorunda kalmış, sol örgüt davasından 6 ay kadar içerde yatmış, hukuk bitirse de müziğe ve edebiyata yönelerek “başka bir hayatı” seçmiş biri o.

12 yıl üyesi olduğu Ezginin Günlüğü hemen hepimizin ortak hafızasında yer alan şarkılara sahip bir müzik grubudur. Ardından Arkan, solo bir kariyer de yürütmüştür tabii. Son yıllarda ise daha ziyade “roman yazarı” olarak temayüz etmiştir.

“Bugün günlerden güzellik, sefa geldin, hoş geldin / Ah bu yağmur yalnızlığımmış, dindim efendim” dizelerini yazabilmiş Arkan’a “zanaatkâr” demek ayıp olur. Bir iki romanını karıştırıp “Türkçe bakımından tıknaz”, “gereğinden fazla süslemeci” bulmuşluğum olsa da ortalama bir yazar olduğuna da kanaatim vardır. Sanatçıdır elbet. Ya da şöyle düzelteyim: Düne kadar sanatçıydı.

Hüsnü Arkan’ı Elçin Sangu’nun tam yanına düşüren şey ne peki?

Zanaatkar Elçin Sangu, sosyal medyanın gündemine “kendimi adresimde bulamıyorum, ben yokum, seçim için mi bu oyunlar?” minvalinde şeyler yazarak gelince nüfus idaresi tarafından tabiri caizse paçavraya çevrildi. Nüfus idaresi Sangu’ya “29 Martta adresini yeni evine taşımışsın ya apla” diye cevap verince Sangu “Bir yıl önce taşınmış olduğum evim bla bla” dedikten hemen sonra yapıştırdı: “Bu hassasiyetinizi seçim kararlarında da gösterseydiniz her şey çok güzel olurdu.”

Yani şunu diyor kabaca Elçin Sangu isimli eğlendirici. “Yahu ben çok ciddi bir yanlışlık yaptım. Bu yanlışlık üzerinden de nüfus müdürlüğünü, seçimi düzenleyen idareyi falan töhmet altında bıraktım. Fakat yaptığım yanlış için özür dilemek yerine ‘her şey çok güzel olacak” diyeyim, siz de -sevgili siyaseten konsolide kitlem olarak siz de- beni idare edin. O kadar kusur kadı kızında da olsun yani.

Hüsnü Arkan’ın olayı ise bambaşka. Bir takipçisi, Arkan’ın Erkan Oğur ile yaptığı şarkıyı birinci dinleyişte değil de ikinci dinleyişte beğendi diye şunu yazdı: “Evladım, şans verdiğin adamın adı Erkan Oğur, 32 takipçin var, bu ne moral la?”

Aslında “y kuşağı ile yeni tanışmış uzaylının haklı serzenişi” olarak değerlendirdiğim bu tweete birçok tepki gelince Arkan bu sefer şunu yazdı: “Bu çocuklarda bir tepeden bakma morali var ki bana doğrudan Cumhurbaşkanını hatırlatıyor. Bu kadar kibri kaldıramıyorum.”

Al gözüm seyreyle, üç kısım tekmili birden bizdedir. Hadi adını adam gibi koyalım. Sen Hüsnü Arkan’sın. Özür dilesen kapanacak bir meseleyi, hem de çok haksız şekilde, Cumhurbaşkanına bağlayıp kitleyi imdada çağırmak, dokunulmazlık talep etmek nedir? Ayrıca söz konusu kibir ve tepeden bakmaksa hem ilk tweetinde hem ikincisinde kibrin de tepeden bakmanın da şahikasını yapmışsın.

Yazık ki tam yazık! Bu güncel politika meselesi eğlendiricilerimizi delirttiği gibi sanatçı bildiğimiz koca koca adamları da delirtti sonunda. Biri kitleden yardım ister, öbürü “bugün 17 Nisan neşe doluyor insan” yazar.

Yahu sizi biz dinliyoruz, biz okuyoruz, biz ciddiye alıyoruz. Radyoda ne zaman Düşler Sokağı şarkısı çıksa kızım “babamın şarkısı çıktı” diyor mesela.

Nedir biliyor musunuz öfkem? Seneler önce gittiğim Erkan Oğur - İsmail Hakkı Demircioğlu konserinden çıkma nedenimdir. Salonun en az yarısı başörtülü, muhafazakar v.b iken Demircioğlu’nun bir CHP Mahalle Temsilcisi gibi sahneden güncel politika yapmasıdır.

Kutuplaştırma, bir arada yaşama refleksimizi kaybetme gibi şeyler hep buradan kaynaklanıyor işte. Operaya giden Binali Yıldırım’a posta koymaya çabalayıp sonra da “çok kutuplaştık be abi” goygoyu çeviriyorsunuz. Çevirin tabii çevirecekseniz de sonra “vallahi sizinle sonuna kadar kutuplaşacağız” cümlelerine bakıp hayıflanmayın boşuna. Hepiniz oradaydınız çünkü.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.