GDO’lu ürün, İslâm ve Barnaba İncili
GDO’lu ürün, İslâm ve Barnaba İncili

Bu üç konuda ilgililerin tatmin edici açıklamalar yapmalarında zaruret var. Yıllardır ileri sürülen tespitler ve iddialar kafa karıştırıyor, haklı haksız ithamlara, şüphelere, kötü zanlara sebep oluyor.

Video: GDO’lu ürün, İslâm ve Barnaba İncili


GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) ürünlerin zararlı olduğu ve bu ürünlerin ülkemizde marketlerde satıldığı yaygın olarak söylenmekte ve yazılmaktadır: “Genetik mühendisliği yöntemleriyle bir bitki DNA’sına gen yerleştirme rastgele olmaktadır ve bilim adamları genin nereye gittiği hakkında bir bilgiye sahip değildir. Bu da diğer genlerin çalışmasını engelleyebilmekte ve besinlerde daha önce hiç bulunmayan proteinlerin üretilmesine ve toksin ve alerji üreten yeni bir bitkinin dolayısıyla da sağlığa zararlı tüketeceğimiz yeni bir besinin oluşmasına neden olmaktadır”.

Bir de zirai ilaçlar meselesi var. Batı’da yasaklanan bazı ilaçların ülkemizde kullanıldığı bunun da birçok zararının bulunduğu konuşulmaktadır.

Tarım konusunda bir başka korkunç iddia da yerli tohumların ABD’ye depolamaları için verildiği, yabancı tohumların alındığı, bu tohumlarda da birçok zararın bulunduğu söylenmektedir.

Bu konularda Tarım Bakanlığı’ndan açıklama bekleriz.

“Din İslâmdır” cümlesinin kaldırılması:

Yine iddiaya göre AB’nin talebi üzerine Cuma hutbelerinde okunan “İnneddîne indellahi’l-İslâm: Allah’a göre din İslam’dan ibarettir” mealindeki âyet uzun süre kaldırılmış, sonra dindar çevrenin baskısı ile tekrar okunmaya başlamış. İhtimal vermediğim bu konuyu da ilgili bakan veya şahıs açıklamalıdır.

Barnaba İncili:

Değerli araştırmacı ilim adamı Müfid Yüksel Bey’in açıklamasına göre 1983 kışında, Şırnak’ın Uludere kazasına bağlı “Kela Memo” mevkiinde köylüler bir mağara, âdeta bir yeraltı şehri bulurlar. Açtıkları bir lahitin içinde bir mumya, yanında ise büyük boy bir kitapla karşılaşırlar. Ayrıca o odada daha küçük boyda bir kitap daha bulurlar. Uzmanı tarafından okunan bir sayfada şu ifade yer almaktadır:

“Ben Kıbrıslı Barnabious. Bu, benim, gökler/semavi yılla 48. yılda yazdığım 4. İncil nüshasıdır. Bu, Vahyi Sâdık olan Allah’ın kulu Meryem oğlu İsa’ya vahyidir.”

Barnabas, İbrani (Levili sülalesinden) ve Kıbrıslı olup, Hz. İsa (a.s.) zamanında ona iman edenlerdendir. Barnabas İncili’nin giriş kısmında Pavlos eleştirilir. Birçok kimsenin, Hz. İsa’nın ‘Allah’ın oğlu’ olduğu zannına kapılarak yanıldığını, aldatıldığını ifade eder. Pavlos’un da bu konuda aldananlardan olduğu belirtilir.

Barnabas İncili nüshası da, Hz. İsa’nın sözleri ve yaşam öyküsünü içeren bir mecmuadır. Ancak, Canonical İncillerden farklı olarak, Hz. İsa’nın Rabb/Rabbın oğlu olma inancını açık biçimde reddeder. Ayrıca, Hz. İsa’nın (a.s.) 30 yaşında iken, Zeytindağı’nda, Hz. Cebrail’den İncil’i aldığı kaydedilmektedir. Yine, Hz. İsa’nın (a.s.) “kendisinden sonra Ahmed’in geleceğini” söylediği ifadesi de yer almaktadır.

1984 Eylülünde İstanbul’a getirilmesi için bir meblağ karşılığı köylülerle anlaşılır. Burada, bu İncil nüshasının İstanbul’da Hamza Hocagil tarafından tercüme edilip, orijinalinin tıpkıbasımı ile birlikte yayınlanması ve nüshanın da Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Bölümüne koyulması hedeflenmişti. Ne var ki, Ekim 1984’te bir ihbar sonucu Sıkıyönetim idaresince ele geçirilmesi bu projeyi akim bırakır. Birkaç yıl Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesinin kasalarında muhafaza edilen Barnabas İncili nüshası bilâhare Ankara’ya gönderilir. Burada, Etimesgut Dil-İstihbarat Okulu’nda iken 13 varaklık bir fotokopisi de alınır. Daha sonra ise Genelkurmay Karargâhına nakledilir.

Müfid Bey’in ilgili yazısından kısaltarak aktardığım bu bilgi şöyle sona eriyor: Bu İncil nüshaları 2009 yılı şubatına kadar Genelkurmay Karargâhında muhafaza edilmekteydi. Sonrasını ise bilmiyoruz.

Dinler tarihi ve İslâm’ın sahihliği konularında çok önemli olan bu İncil şimdi nerededir, orijinali tercümesiyle beraber niçin yayınlanmaz?

Bu konuyu da yine devletin ilgili birimleri açıklamalıdırlar.

Tasavvuf kavgasının neresindeyiz
Tasavvuf kavgasının neresindeyiz

Tasavvuf bahsinde laf(z)ı uzattığımızda kelime enflasyonuna uğruyoruz; salt manayı esas aldığımızda ise, üzerinde uzlaşılmış yeni bir terminolojiye (ıstılaha) henüz yaslayamadığımızdan söz ağır (aynı nedenle bazen de aksak) düşüyor.

Video: Tasavvuf kavgasının neresindeyiz


Yine de Yalçın Koç’un kelimelerine yaslanarak ikincisini tercih etmek suretiyle, bu bahiste kendi yerimizi belirlemeye çalışalım.

Koç, “Phänomenologie’nin mütefekkir’ler’i’ne” ithaf ettiği Zihin ve Nazariyat –Zihn’in Kaynağı ve Esasları Üzerine Bir İnceleme adlı kitabında (Cedit Neşriyat, Ankara 2017), zihinle ilgili şu net bilgiyi veriyor:

«Zihn’in (mens)” esası, “hafıza’ marifetiyle ‘hatır’la’n’a’n mahfuz nüteşekkil dil”leri ve tahayyül (phantasia)” esasındaki “aç’ı’k müteşekkil dil”i, “muhayyile’nin”, “nisbet’li bir’li’k (unitas rato’nalis)” olarak “zaman’ın” ve “nazariyat’a (thoria)” mahsus “mekan’ın” kaydı altında “nisbet’li bir’li’k (unitas ratio’nalis)” suretinde teşkil etmektir.

«Bu bakımdan “zihin (mens), “mahfuz müteşekkil dil’ler’i”, “hafıza” marifetiyle “hatır’la’mak” suretiyle “faal’dir”.

«“Hatır’la’n’a’n mahfuz müteşekkil dil’e” mahsusen “muhteva’dan (contentus)” bahsedilemez; “hatır’la’n’a’n mahfuz müteşekkil dil”, “hafıza” marifetiyle teşkil olunan “şuur’un” kaydı altında “tahayyül” (phantasia) suretindedir.»

Koç’un bu sözleri, yukarıda belirttiğim şekliyle henüz uzlaşılmamış bir ıstılaha tabi olması bakımından, tefsire muhtaçtır; ancak, bizim onun bu sözlerini altıntılamamız tefsir niyetiyle değil, zihin-hafıza-şuur ilişkisinin yoğunluğunu ve karmaşıklığını vurgulamak içindir.

Zira bundan hareketle şunu söyleme ihtiyacındayız: Sadaka vermeyi bile terbiye konusu kılan (edeb olarak yapılandıran) bir inanışın, bunca yoğun (ve bir o kadar da karmaşık) içsel (duyusal) tezahürlere özel bir terbiye alanı açmaması düşünülemez.

Bu manada insan, duyu(m)ların deposu olmadığı gibi, kimi içsel çarkların biribirlerini tetiklemesi nedeniyle “anlam(ay)a” yatkınlaşan mekanik bir sistem de değildir; insan, duyu(m)ların fevkinde olduğu kadar, kainatın ortak dokusu olmayı da aşarak, zihin-hafıza ve şuur’unun taşıyamayacağı kesintisiz bir feyze (“taşıyanın taşıyacağından fazla olan şeye) muhataptır ki, bu muhataplık zaten terbiyeyi kendiliğinden zorunlu kılar.

İslam metafiziği olarak tasavvuf, bu terbiyenin mahallidir. Bir tarikatla (şeyh – mürid ilişkisiyle) kayıtlı olmaksızın söz konusu terbiye (okuma, sohbet, tefekkür ve tezekkür yoluyla) talep edilebileceği gibi, şer’i ilimler konusunda yetkinliği İslami kamu tarafından teslim edilmiş bir hâl ehline bağlanılarak da elde edilebilir.

Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir diğer önemli husus, bu iç terbiyenin, önce dış’ta temellenmesi gerektiğidir. Zira, ahiretin tarlası olarak dünya yegâne hareket alanımızdır ve ahiret sorgusuna tabi olacak olan da yeryüzündeki hareketlerimizin tamamıdır.

Tutumun, taraftarlığın, düşmanlığın, dostluğun vb. dahil olmasıyla genişleyerek genelleşen bu hareket, fertle sınırlı kalmayarak terbiyenin genelleşmesini de beraberinde getirir. Diğer bir ifadeyle, mezkur ferdi terbiye cemaatleşmeyi (topluma katılmayı) gerektirir. Bu katılma aynı zamanda ordu, devlet ve iktidar üçlüsüne katılmaktır. Zira topluma fayda sağlamayan hiçbir şey fayda değeri taşımayacağından, tasavvuf da tebiyesini sağladığı fertler üzerinden toplumsal faydaya dahil olur.

Ancak bu dahil oluşun, tasavvuf’u şu ilginç paradoksa hamile bırakacağı gözden uzak tutulmamalıdır: Ordunun olduğu yerde devletin kurumlaşması ve bu kurumlaşmanın da iktidarı üretmesiyle, tasavvuf dahil tüm yapılar bu üçlü sistemin içine çekilerek, öncelikle bunların bekası için “de” kullanılır.

Buradaki “kullanma” kelimesine olumsuzluk yerine “manivela” anlamı yüklediğimizde söz konusu paradoks, geçmişteki tahakkuk tarzları üzerinden kolayca tefsir edilmiş olacaktır. Örneğin, Selçuklu’yu kuran iradeye Türkistan Mayası’nın, Osmanlı’yı kuran iradeye Anadolu Mayası’nın etkisi, son tahlilde bir manivela etkisidir.

Bu durumun, söz konusu terbiyeyi, aynı zamanda (geçmişte olduğu gibi bugün de) ordu, devlet ve iktidara “ehlileştirilmiş insan” sağlama imkanı olarak dönüştüreceği peşinen kabul edilmelidir.

Bu kabule bağlı olarak artık şu hükme varabiliriz: Bir iç (zihnî) terbiye müessesesi olarak tasavvuf, aynı zamanda dış terbiyenin menzilidir; dünya hayatını olgunlaştırdığı oranda, ahiret hayatını (mensupları hesabına) olgunlaştırmış olur.

Dolayısıyla tasavvuf, günümüzde sanıldığı gibi bir havada uçma, feleklerin arkasına kaçma hikayesi değildir. Bilakis yeryüzüne sıkı sıkıya bağlı bir harekettir! Üstelik, ilk çıkış noktası itibariyle saf olsa da, zaman içinde sair kültürel enfeksiyonlara, felsefî etkilere maruz kaldığından saflığını kaybetmiş olması, onu yeryüzünde yenilenmeye açık tutmaktadır.

Bunca sözden sonra, yazımızın başlığındaki soru artık hükmünü kaybetmiş olmalıdır. Zira, mevcut tasavvuf kavgası, (çok az bir kısmını dile getirebildiğimiz kadarıyla) tasavvufa mahsus hakikatlerin ıskalanmasından kaynaklanan aptalca bir kavgadan ibarettir.

Cübbeli meczupların, din tacirlerinin, mezar ekonomisinden medet umanların, holdingleşen tarikatların tasavvuf’u temsile muktedir olmadıklarını düşündüğümüzde, geriye bu zamanın anlayışına ve ihtiyaçlarına göre yeniden inşa edilmesi mümkün olan tasavvufun, sadece (İslami edep ve ihtiyaçlar dahilinde) tartışılması kalacaktır.

Türkiye’nin ve Müslümanların “Araplar”la imtihanı
Türkiye’nin ve Müslümanların “Araplar”la imtihanı

İslâm’ın gelişi, insanlık tarihinde bir milattır: İslâm, ilk yarım asrında, Doğu’da Çin’e, Pasifik’e; Batı’da İber Yarımadası’na, Atlantik’e kadar yayıldı: Tarihte benzeri görülmemiş bir hâdisedir bu. Tarih felsefecileri, İslâm’ın “yıldırım hızı”yla yayılmasını açıklamakta zorlanırlar.

Video: Türkiye’nin ve İslâm’ın “Araplar”la imtihanı


İSLÂM GÜNEŞİ

Düşünsenize... İslâm, doğuşu itibariyle, üç bin yıllık muazzam Çin medeniyetini de, iki bin yıllık Hint medeniyetini de, can çekişen Roma uygarlığını da, Kilise ekümenini de izafileştirmiş, tarihin gerisine itmiş, gölgede bırakmıştı.

Nebevî çağrı, bütün zamanları, çağları, medeniyet yolculuklarını izafileştirecek, kendisinden önceki ve sonraki bütün medeniyetleri besleyecek, onların hepsinden beslenerek, vahyin filtresinden geçirip semantik dönüşüme uğratarak insanlığın birikimini hakikat medeniyetinin ışığında yeniden insanlığa sunacak her dem taze, her dem yeni muazzez bir nebevî çağ, peygamberî bir zeitgeist inşa etmişti.

İslâm’ın doğuşu, insanlığın hem içini ısıtacak hem de dünyayı aydınlatacak, ışıtacak bir güneşin doğuşu oldu.

Araplar, Sahabe / Râşid Halifeler Asrı, Selef Asrı ve Tedvin Asırları’yla Kur’ân dili Arapça üzerinden İslâm’ın medeniyet yürüyüşünü -Amerika hâriç- bütün dünya coğrafyasına ulaştırdılar.

Müslüman Endülüs ve Sicilya Avrupa’yı aydınlattı; tarihe kışkırttı. Arabistan Yarımadası’nda tutuşturulan hakikat meşalesi, Hindistan’ın, Türkistan’ın, Çin’in içlerine kadar ışık saçtı.

Moğol ve Haçlı saldırıları, İslâm dünyasını kasıp kavurmaya ramak kalmışken Türkler İslâm’ı kabul etti.

TÜRKLERİN GELİŞİ...

Türklerin İslâm’a girmeleri, dünya tarihinde milat oldu. Hem İslâm tarihinin hem de dünya tarihini seyrüseferi değişti.

Türkler, Araplar ve Kürtler, Moğol saldırılarına ve Haçlı saldırılarına birlikte direndiler. Türklerin yeni benimsedikleri dini coşkuyla, samimiyetle hayat hâline getirmeleri, İslâm dünyasına taptaze, toparlayıcı, diriltici bir ruh kattı.

Bundan böyle dünya tarihinin de, İslâm tarihinin de yegâne belirleyici aktörü, itici gücü, kurucu iradesi olan Türkler, tarihe yön veren, ruh kazandıran kurucu ve koruyucu tarih metafiziğini de inşa ettiler.

İşte bu kurucu ve koruyucu tarih metafiziği, Türklerin hem Haçlı ve Moğol saldırılarını püskürtmelerini hem de insanlığa İslâm’ın hakikat medeniyetinin adaletini, hakkaniyetini ve kardeşliğini armağan eden bir nizam-ı âlem fikri ile Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar hakikat aşkını ve ışığını taşımalarını mümkün kıldı.

Türkler, bu tarihî yolculuğu hiç bir zaman Avrupalı uluslar gibi ırk merkezli yapmadılar; hakikat merkezli yaptılar. O yüzden sadece kendilerinin yaşamalarına imkân tanıyan değil başkalarını da yaşatan, herkese hayat hakkı tanıyan evrensel bir kozmopolis, küresel bir medeniyet tecrübesi geliştirdiler.

Osmanlılar’la doruk noktasına ulaşan, tarihte kemâl noktası olarak görülebilecek, insan yeşerten, kâmil insan tohumları eken bu hakikat medeniyeti yolculuğu modernliğin saldırgan meydan okumasına, kapitalizmin yırtıcılığı ve yıkıcılığına boyun eğmedi; bügün Çin’in ve Hind’in yaptığı gibi kapitalizme teslim bayrağı çekmedi; aksine ruhunu koruyabilmek için, tarihten bedenen çekilme pahasına da olsa kapitalist paganizme direndi.

“ARAP İHANETİ”

İngilizlerin başını çektiği bu vahşî kapitalist saldırı, Arap dünyasını da paramparça etti.

Araplar, özellikle Suudlar, İngilizlerin ayartılarına yenik düştüler; hem Şerif Hüseyin’lerin başını çektiği emirler üzerinden Osmanlı’ya başkaldırdılar hem de Vehhabilik üzerinden kışkırtıldılar.

Arap dünyasının hepsi Suudlar / Vehhâbîler gibi Osmanlı’ya ihanet etmediler. Hatta onlara karşı mücadele bile ettiler -Osmanlı hilâfetini ayakta ve diri tutmak için.

İlle de bir Arap ihaneti’nden sözedilecekse; bu, Osmanlı’nın çöküşünden sonraki süreçte başlayan ve günümüzde tavan yapan ihanettir: Hem İslâm’a hem de bizzat Arapların kendilerine ihanet!

İngilizler, Vehhabilik ve neo-selefilik üzerinden hâricî mantığını Müslüman toplumların omurgası hâline getirme sürecinde Suudları tepe tepe kullandılar!

Unutmayalım: Tarihte, hâricî mantığı ilk defa İslâm dünyasının omurgası katına yükseltilmiş ve böylelikle İslâm dünyasının medeniyet sıçraması geliştirebilecek bir entelektüel donanıma ve atılıma sahip olmasının önüne set çekilmiş oldu. Bu, Arapların (özellikle Suudların) son iki asırda İslâm’a ihanetlerinin birinci örneğidir.

Bu yetmedi; Arap dünyasının doğal gaz ve petrol yatakları, emperyalistlere peşkeş çekildi: Bu da Suudların, Körfez ülkelerinin mazlum İslâm dünyası halklarına ihanetidir.

Daha ürpertici ihanet, son çeyrek asırdır yaşanıyor: Suudlar, sadece İngilizlerin değil İsrail’in projelerini de adım adım hayata geçiriyor, İsrail’in bölgedeki hegemonya alanını alabildiğine genişletmekte, sözgelişi bu süreçte Kudüs’ü satmakta tereddüt bile etmiyorlar!

Dün hâricî mantığının bayraktarlığını yapan Suudlar, şimdi de İslâm’ın protestanlaştırılması projesini üstlendiler!

TÜRKİYE’YE KARŞI ARAP CEPHESİ!

Bu son “Arap ihaneti” süreci, Türkiye’ye karşı Arap Cephesi inşası projesiyle tavan yaptı.

15 Temmuz’dan sonra, küresel sistem, Türkiye’ye karşı Arap Cephesi inşa etmeye çalışıyor Suudları ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) kullanarak...

Şunu bilelim: Küresel sistem, Türkiye’nin Tanzimat’tan itibaren yitirdiği yönünü ve yörüngesini bulma mücadelesinde iyi kötü belli bir mesafe katettiğini, içerde yaşanan kültürel çözülmeye rağmen medeniyet iddiasını sahiplenmeye başladığını, İslâm dünyasının kaderinin Türkiye’nin toparlanmasına bağlı hâle geldiğini görüyor ve çıldırıyor!

O yüzden Arap Dünyası’nı Türkiye’ye karşı cephe oluşturmak için fena halde kışkırtıyor.

Burada şu tarihî uyarıyı yapıyorum: Araplarla Türkler, diğer müslüman kavimlerle birlikte, birbirlerine omuz veremezlerse, İslâm dünyası aslâ toparlanamaz! Ve iki asırdır Batılıların kölesi gibi hareket eden, İslâm’ın önünün tıkanması sürecinde iğrenç şekillerde kullanılan Suudlarla bazı Körfez ülkeleri hem bunun hesabını veremezler hem de Batılıların Arap Yarımadası’nın Fars Yarımadası’na dönüşmesi, dolayısıyla İslâm dünyasının tam ortadan ikiye yarılması projesine su taşımaktan ve zamanla un ufak olmaktan, dolayısıyla tarihten silinmekten kurtulamazlar.

Vesselam.

Modernistler ve gelenekçiler çatışmasından yükselen tarihselcilik
Modernistler ve gelenekçiler çatışmasından yükselen tarihselcilik
İslam dünyasında tarihselcilik, modernistlerle gelenekçilerin çatışmasından yükselen bir ara yaklaşım. İki yüzyıllık modernleşme sorunumuzun bir parçası olarak doğar. Bu itibarla Batı tarihselciliğinden epeyce farklı.
Yeni Şafak
Hayvanseverler neyi sevmezler?
Hayvanseverler neyi sevmezler?

Son zamanlarda köpek saldırısı vakaları çoğaldı. Durum ciddi bir hal aldı ve çoğu belediyeler ya da ebeveynler hayvanseverlerin saldırılarından korkularına buna bir çare bulamıyorlar.

Önce sizinle bazı düşüncelerimi paylaşacak, sonra hayvanların öldürülmeleri konusundaki fıkhi hükümleri söyleyeceğim.

Video: Hayvanseverler neyi sevmezler?


Kâinatı Allah bir bütün olarak yaratmış ve her varlığa bir görev yüklemiştir. Hiçbir şey boşuna yaratılmamış. Bütünüyle varlık âlemi, çokluk içinde bir tekliği, vahdeti temsil eder. Yani iyi okunduğunda bunca çokluğun, aslında yaratıcının tekliğini anlattığı görülür.

Her hayvanın bir görevi vardır ve birini bu karmaşık denklemden çıkardığınız zaman bozulma başlar. Mesela arılar ya da karıncalar hiç olmasa hayat biter. Bu birinci mesele.

İkinci olarak insanın tabiatı rast gele bozup imha etmesi, onun hem kendi yaradılış gayesine, hem de tabiatın yaradılış gayesine aykırı davranması sayılır ve Kuranıkerim ifadesiyle bu bir fesattır.

‘Bir insanı haksız yere öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir’ diye çevirdiğimiz ayetteki nefs kelimesi aslında ‘bir insan’ değil ‘bir can’ demektir. Öncelikle insan kast edildiği için ‘insan’ diye çevrilir. Ama nefs/can kelimesinin işaretiyle bundan, diğer canlıların da haksız yere öldürülemeyeceği anlaşılmış olur. ‘Haksız yere öldürülemez’ ifadesi, ‘hak ederse öldürülür’ anlamını da içerir.

Hayvan haklarından ilk söz eden hukuk İslam hukukudur. İşin imani, ahlaki ve hukuki boyutuna temas eden pek çok nas ve hüküm vardır. Bunları anlatmanın yeri burası değildir. Ama İslam fıkhının sadece yarı resmi ‘ihtisap’ teşkilatına bakanlar medeniyetin ne anlama geldiğini görürler. Muhtesipler devlet kontrolündeki gönüllü denetçilerdir ve trafikteki hayvanların palanına, yemine, zayıflığına, yüküne kadar müdahale edebilirler.

Ne var ki, mesele bugün sırf bir hayvan hakkı, ya da hayvanseverlik meselesi olarak görünmüyor. İşin içinde başka şeyler de var. Hayvanseverlik insani bir duygu ama bugün salt bir hayvan hamiliği olarak karşımıza çıkmıyor. Fıtri duygularla hayvanları seven, koruyan ve kollayan masumların yanında hedefi hinlikler olanlar da var. Hayvanseverlik de, çevrecilik gibi, yeşilciler hareketleri gibi siyasi ve ideolojik birer savaş aracı haline getirilebiliyor. Bir hayvanın ya da bir ağacın arkasına saklanıp insanı, düzeni, yönetimi hedef alabiliyorlar. Bunları da görmemiz gerekiyor.

İspanya’nın vahşi hayvan parçalama sporlarını alkışlayan Batı ve Batıcılar, tavuk katili Yahudiler, fok ve yunus katliamcıları bize hayvan hakkı öğretmeye kalkışmasınlar. Öyle görünüyor ki, asılları itibariyle masum ve insani görülen bu sevici hareketler işi başka mecralara götürebiliyorlar. Hayvanlara tecavüz ve işkence gibi ahlaki çöküntü ifade eden haberler yaygınlaştırılıp sıradanlaştırılması gibi bir arka planın bulunabileceğinden de ciddi endişe duyulması haklı. Hayvan haklarına tecavüzü dramatik ve duygusal bir üslupla veren çevreler, bu ahlakın ya da ahlaksızlığın bize nereden geldiği, bunun hangi dünya görüşünün ürünü olduğu üzerinde durmuyorlar.

İnsanların evlerinde hayvan beslemelerinin sebepleri nelerdir? Bu bir canlıya duyulan safi bir merhamet midir? Yoksa insansevmezlik ve insanlara duyulan güvensizlik ve nefret mi? Dünyanın en çok ev hayvanı besleyen ülkesi ABD’nin yine dünyada en çok insan öldüren, milyonlarcasını katleden, milyonlarcasını aç bırakan ülke olmasıyla hayvenseverlik arasında ne tür bir ilişki vardır? Safari zevkleri için Afrika’da vahşi hayvanları besleyenler, bunu oradaki insanları öldürerek yapmıyorlar mı?

Her yıl köpek saldırılarından onlarca insanımız telef olurken hayvanseverler seslerini çıkarıyor mu?

Diyelim ki, yalnızlığını bir nebze giderebilmek için evde beslediği hayvanı, ek sıkıntı getirmesin diye kısırlaştıran hayvanseverler, bununla o hayvanın doğal bir hakkını engellediklerinin farkında mıdırlar?

Hayvan hakları meselesi bütünüyle tabiat ve çevre meselesinden, dünya görüşünden ayrı tutulabilir mi? Birini öne çıkarıp diğerlerini gölgede bırakma bir art niyetin eseri olamaz mı?

Peki, neden bugün bireyler, belediyeler, yönetimler hayvanseverlerden, feministlerden, LGTB, TCEP’lerden korkar hale geldiler? Bunun kaynağı safi bir insani hak talebinden ibaret midir? Bu korkuya prim vermek adım adım bütün kalelerin teslim edilmesi anlamına gelmez mi?

Bunları kafamızın bir yerine kaydedelim ve asıl konumuza gelelim. Cumaya.

CHP'de 28 Şubat kafası hortladı
Gündem
CHP'de 28 Şubat kafası hortladı
CHP’de başörtülü kızlar üzerinden yürütülen yasakçı 28 Şubat kafası yeniden hortladı. CHP Milletvekili Bekir Başevirgen, çocukların camiye gitmesini ‘ideoloji empoze etmek’ diye niteleyerek, Meclis gündemine taşıdı. “Haydi Çocuklar Camiye” kampanyasını karalayan Başevirgen, bu uygulamanın yararının olmadığını savundu.
Yeni Şafak
Türk düşünce tarihimiz içinde ‘İslam’
Türk düşünce tarihimiz içinde ‘İslam’

Tarih, Türkçe, kimlik, kıyafet, yaşam tarzı derken birçok alanda kafa karışıklığımız var. Müslümanlığımız konusunda kafamız karışık, başörtüsü meselesinde kafamız karışık, İslami hayat meselesinde kafamız karışık…

Video: Türk düşünce tarihimiz içinde ‘İslam’


İşin tuhaf tarafı herkes kendisini bu konularda çok net addediyor.

Ancak gerçeğin öyle olmadığını sadece bakarak anlamak mümkün.

Bunların tarihsel arka planına dair de kafamız karışık. Geçmişe yüklediğimiz düşsel anlam ve duygular bugünü daha da çetrefilli hale getiriyor.

Bütün bu sebeplerin içinde genel olarak da düşünce tarihimize ilişkin bilgisizliğimiz bu kafa karışıklığını artırıyor.

Çağdaşçılar, gelenekselciler, bütün milli akımlardakiler; Milli Görüşçüler, ülkücüler, İslamcılar bugün ne diyorlar mesela? Tabii sadece bugün değil, dün ne dediklerine dair de kaynakçalarımız çok kısıtlı…

Sadece o da değil koskoca Cumhuriyet tarihinde Çağdaş Türk Düşüncesi konusunda da yazılmış eser sayısı çok az ve onlar da farklı yaklaşımları bize vermiyor.

Bunlardan ilki; Hilmi Ziya Ülken’in. 1930’lu yıllarda yazılmış. İsmail Kara’ya göre; Hilmi Ziya Ülken’in bu eseri ‘Türklüğü İslam düşüncesinin içine taşıma projesinin bir parçasıdır.’’

Tek partili dönemde başka bir esere rastlanmıyor.

Türkiye çok partili hayata geçişiyle “Türkiye ve Çağdaşlık Meselesi” bu sefer yabancı araştırmacıların ilgi odağı oluyor. Birçok batılı Amerikalı araştırmacı Türkiye’ye geliyor, bürokrasiyle, Alevi dedeleriyle, vatandaşlarla görüşüyorlar. ’’Türkiye’de İslam meselesi ne olacak’’ sorusu, yabancı araştırmacıların çok partili hayata geçişe ilişkin görüşmelerinin temelini oluşturuyor.

İsmail Kara’dan öğrendiğimiz kadarıyla bu araştırmalardan ortaya çıkan yazıların hiçbirisi Türkçe’ye çevrilmemiş durumda. İsmail Kara bu görüşmelerin kayıtlarına kendisi erişememiş. Ancak atıf yapılan makaleler vesilesiyle bu yazıların bulunabileceğini, çevrilip tarihi belgelerle karşılaştırılmasının mümkün olduğunu söylüyor.

Bu detaylı araştırmaların ürünleri 1960’lı yıllardan sonra görülüyor. “Çağdaş Türk Düşüncesi Tarihi’’ne ilişkin kitapların yazılışı 1960 ihtilalinden sonra gerçekleşiyor. Tarık Zafer Tunaya, Niyazi Berkes, Bernard Lewis ve Şerif Mardin bu alanda eser verenlerin başında geliyor.

Türk düşünce tarihinde, sadece ‘’sekülerleşme ve çağdaşlaşma’’ alanına odaklanan bu kitaplarda “İslam” meselesi ihmal edilen bir alan olarak ortaya çıkıyor. İsmail Kara’nın “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam” isimli iki ciltlik eseri böylesine büyük bir boşluğu dolduruyor. Yazar, düşünce tarihimizin ihmal edilen yönlerini tamamlarken önemli bir soruyu da soruyor.

Çağdaş Türk düşüncesi, çağdaş İslam düşüncesi ile irtibatlı mıdır?

HAYSİYET LİNCİ…

Toplumsal fay hatları elbette derin ve aslında yukarıdaki özetin de bir parçası. Başörtüsü bu fay hattının en bariz görüldüğü alan.

Sadece bizim ülkemizde değil, Amerika’dan Avrupa’ya “İslam” meselesini konuştuğumuz her yerde “başörtüsü” en görünür alamet olarak karşımıza çıkıyor.

Bu simgeye takan da takmayan da herkes kendisine göre bir anlam yüklüyor. Böylece sürüsüne bereket başörtü yorumu çıkıyor karşımıza.

Başörtülü onu yapmaz, bunu yapmaz ya da şunu yapar, bunu yapar. Kalbim temiz Müslümanlığı ile bağnaz dindarların arasında başörtüsü pinpon topu gibi yorumlanıp duruyor.

Bu yargılar çoğu zaman bir genç kızın hayatını karartacak bir kabusa da dönüşüyor, toplumsal linçin de bir parçası oluyor. Sembol bir isim olan Merve Kavakçı’nın kızı Mariam da haksız yere bu linçten nasibini aldı. Yine büyük büyük meselelerin tartışmaların arasına bir genç kızın haysiyeti ‘’Türkiye’de İslam Meselesi’’ gibi büyük bir başlığın kavga malzemesi yapılarak yok sayıldı. Türkiye’de özellikle son dört seneyi kapsayan dönemde; tek başına bir başörtüsü mağduriyetinden söz etmek mümkün değil. Ancak yüz elli yılı bulan çağdaşlaşma maceramızın bu en önemli meselesinin de bir anda ortadan kaybolmasını beklemek fazla hayalcilik olur. Aynı şekilde bu alandaki siyasi kavganın bittiğini düşünmek de mümkün değil. Başörtüsü meselesi toplumda bir fay hattı olarak hala çok canlı biçimde yaşıyor. Ve görünen o ki bu; sadece buna karşı olanların arasında değil başlarını örtenlerin arasında bile bir ‘mesele’ olarak yaşamaya devam edecek. Bu ‘bile’yi başka bir yazıda açarız inşallah…

Hangi metafizik
Hangi metafizik

Ebu Hâmid el-Gazâlî’ye göre varlık, imge, lafız, mana ve ilim ilişkisi şöyledir:

Video: Hangi metafizik


“...bir şeyin önce dış dünyada (ayn’larda), sonra zihinlerde, sonra lafızlarda, daha sonra da yazıda bir varlığı vardır. Buna göre yazı, lafza; lafız da nefiste bulunan manaya delâlet eder. Nefiste bulunan ise dış dünyada mevcut olanın imgesi/misâlidir. Buna göre başlı başına var olmayan bir şeyin zihinde bir imgesi şekillenmez. Bu imge zihinde şekillendiğinde ise bu, o şeyin bilgisidir (ilmidir). Zira ilmin manası; imgesi olduğu şeye duyular bakımından mutabık olarak nefiste hasıl olan bir imgeden başka bir şey değildir. Nefiste bu iz, yani imge, açık olarak belirmedikçe bu ize delâlet etmek üzere bir lafız düzenlenmez. İçinde sistemli seslerin ve harflerin yer aldığı lafız düzenlenmedikçe bu lafza delâlet eden bir yazı da resmedilmez. Dış dünyadaki ve zihinlerdeki varlık, lafızlar ve yazı şeklinin aksine ülkelere ve halklara göre farklılık arz etmez. Zira lafızlar ve yazının delâleti vaz’i ve ıstılahidir/uzlaşımsaldır.” (Mi’yâru’l-İlm –İlmin Ölçütü, çev.: Ali durusoy – Hasan Hacak, TÜTEK Yayınları, İstanbul 2013)

Bergson’un Madde ve Bellek’te imgeyi, “şey ile tasarım arasında yarı yolda duran bir varoluş” şeklinde tanımladığını da hatırlatarak, metafizik tefekkürün genelliğine; her inanışın, her dünya görüşünün, her varlık anlayışının bu genellik içinde ikamet ettiğine öncelikle dikkat çekmeliyiz.

İslam metafiziği olarak Tasavvuf da aynı yerde kendi farklılığı ve biricikliği ile ikamet eder.

Diğer bir söyleyişle Tasavvuf, kendisinden önce zaten var olan metafizik tefekkür içinden, Kur’an ve Hadis’lerin mihenk edinilmesiyle sağlanan yeni bir seçmeden, ayıklamadan ve eklemeden, daha açık söyleyişle İslamileştirmeden ibarettir.

Tasavvuf tarihinde buna ilişkin çok sayıda örnek yer almaktadır. Biz bunlardan en çok bilinen bir örneği hatırlatmakla yetinelim:

“Hasan Basrî, Râbia’ya ‘Benimle evlenir misin?’ diye sorunca, Râbia ona şöyle cevap verdi: ‘Evlilik seçme hürriyeti olanlar için gereklidir. Bana gelince benim kendim için [bir şey] seçme hürriyetim yok. Ben Rabb’imin hizmetinde ve onun emrinin gölgesindeyim, benim şahsımın bir kıymeti yok. Hasan Basrî, ‘Bu dereceye nasıl ulaştın?’ diye sorunca ‘Küllî fenâ ile’ diye cevap verdi. Bunun üzerine Hasan Basrî ona ‘Sen bunu nereden biliyorsun? Bizde bu yok’ demiştir.” (Abdurrahman Bedevî, Şehîdetü’l-‘aşki’i-ilahî’den nakleden: Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, haz.: heyet, Kalem Yayınları, Trabzon 2006)

Râbia’nın, Tevhid (Birleme) değil ittihat (birleştirme) şeklindeki bilgisinden ve Hasan Basrî’nin “Bizde bu yok” tepkisinden hareketle baktığımızda “Küllî fenâ” teriminin ilk kullanılışından yaklaşık bir buçuk asır sonra Karma Teorisi’nin tasavvufun içine çekilerek Fenâ-Bekâ Teorisi başlığı altında sistemleştirilmesini mümkün görmek gerekir.

Nitekim el-Hucvirî’nin “Hindistan’da ilim, tezkir (vaaz) ve tefsir sahasında yetkili olduğunu iddia eden bir adam görmüştüm, bu meselede benimle tartışmaya girmişti. Dikkat edince, fenâ ile bekâyı anlamadığını, muhdes ile kadimin arasındaki farkı bilmediğini anladım. Mutasavvıfların cahil taifesinden birçokları Küllî fenâ’ya (fenâ-yı küllîye) itikat etmekte ve bunu caiz görmektedirler. Bu açıktan açığa mükabere ve inatçılıktır. Zira (insanın maddi, cismani, bedeni ve toprak unsurundan olan) cüzlerinin fenâsı ve bunun inkıtaı asla olmaz” şeklindeki eleştirisi de (Keşfu’l-Mahcûb - Hakikat Bilgisi, çeviren: Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul 2010) bizim yaklaşımımızı teyit etmektedir.

Burada sorun yukarıda söylediğimiz şekliyle, kadim metafizik tefekkürü içinde, İslam metafiziği olarak Tasavvuf’un kendi farklılığı ve biricikliği ile ikamet edişinin mahiyetini doğru belirleyebilmektir.

Zira Tasavvuf dediğimizde salt İmâm-ı Rabbânî (ve son olarak Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî) tefekküründe Kitap ve Sünnet üzere tecdid edilerek kristalleştirilen bir tasavvuftan söz edemiyoruz. Heterodokstik ve sair mistik telakkiler de buna dahil bulunuyor ki, bu manada, Tasavvufun, metafizik tefekkürün geneli içinde nasıl özelleştiğini; sentez etkisinden, hatta kültürel enfeksiyondan korunarak nasıl yapılandığını temellendirmeye muhtacız.

Bunu böyle belirlediğimizde ise, her şeyden evvel elimizde Tevhid’ten başka bir ayrımın ve bundan başka bir ölçünün (ölçütün) bulunmadığını fark ederiz. Nitekim Tasavvufî mertebeler, makamlar, menziller... ne denli çeşitlendirilirse çeşitlendirilsin en son Tevhid’de karar kılar, burada toplanır (cem’ edilir) ve ancak bu sayede Tasavvuf kendi fark’ına erişerek, biricikleşir; en net söyleyişle İslamîleşir.

“Hangi metafizik” veya “hangi Tasavvuf” sorusunun cevabı da bu sayede netleşir: Kur’an ve hadislere göre müesseseleşen bir Tasavvuf!

Bu cevaba vasıl olduğumuzda, Tasavvuf’un yeni zamandaki (şahsi çıkar vasıtası, mezar ekonomisi, din pazarlamacılığı, gizli şirk, cübbeli meczupluk vb.) olumsuz imgeleri, kendiliğinden kaybolmaya mahkum olur ve insanı önce insan ve devamında Müslüman insan olarak konumlandıran Tasavvuf fikriyatı, yeni zamanın da en elzem, mevcut sorunlara mahsus en ideal çözüm esası haline gelir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.