Felsefî problemler tarihi
Hayat
Felsefî problemler tarihi
Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın Fransızca’dan tercüme ettiği, içine özel notlar eklediği Gabrieal Seailles ve Paul Janet imzalı felsefe tarihi kitabı “Metalib ve Mezahib” hem yazarları hem de çevireni açısından oldukça kıymetli bir çalışma. Asım Cüneyd Köksal tarafından orijinal nüshasından da karşılaştırılarak eser yeniden günümüz okuruyla buluştu. Köksal giriş yazısında iki yazarın bilindik bir felsefe tarihini değil felsefi problemler tarihini ele aldıklarını önemle vurguluyor.
Yeni Şafak
Büyükannem,  annem ve ben…
Büyükannem, annem ve ben…

Uzun süredir Arap dünyasındaki kadınlar üzerine yazmak istiyordum. Nereden başlasam diye düşünürken arşivimde yer alan, Edward Said’in kız kardeşi olan Jean Said Makdisi ile iki gazeteci arkadaşım ile birlikte yaptığımız röportaj aklıma geldi. Lübnan’da Edward Said’in yaşadığı evde yaptığımız bu söyleşide Jean Said’in söyledikleri kadar bölge de ilgimizi çekmişti. Lübnan’da Matn bölgesinde, Beyrut - Şam otoyolunun üzerinde yer alan bu dağ kasabası olan Dhour el Choueir 16. Yüzyıldan kalma Hristiyanlık tarihini yansıtan eserlerle doluydu.

Jean Said Beyrut iç savaşını yazdığı “Beirut Fragments’’ adlı eserin ardından “Teta, Mother and Me / Üç Kuşak Arap Kadını” ismiyle yazdığı kitapta Osmanlı dönemindeki gündelik hayata ilişkin çarpıcı bilgiler karşılaştırmalar vardı. Said büyükannesi ve annesini anlatırken gündelik hayattan örneklerle bölgeyi, yaşam biçimini ve bölge siyasetindeki değişmeleri üç kadının hayatının ekseninden ortaya koyuyordu. Aynı zamanda Jean Said’in üç oğlundan biri olan Ussama Makdisi Osmanlı tarihi özellikle de arşivler üzerine de çalışmış bir tarihçiydi.

BÜYÜKANNEM MİSYONER BİR PAPAZIN KIZIYDI…

“1973 yılında ölen büyükannemi seviyor ama anlayamıyordum. O’nun hayatı üzerine çalışmaya karar verdiğimde hiç tanımadığımı fark ettim. Lübnan iç savaşı esnasında annem ölmüştü. O’nun sağlığında büyükannem hakkında aldığı notlar bana çok yol gösterdi.

Büyükannem Osmanlı İmparatorluğu’nda doğmuştu. On dokuzuncu yüzyıl başlarında Beyrut’a gelen bir papazın kızıydı. Herkes onların büyük modernleştiriciler ya da emperyalistler olduğunu iddia ediyordu. Ama o dönemlerde Müslüman kadınlar Hristiyan kadınlara kıyasla çok daha avantajlıydı. Kendi mallarına sahip olabiliyordu. Hristiyanlarda ise evli kadınların malları evlendiği anda kocasına geçerdi. 1860’da evli kadınlar için mülkiyet hakkı yasası çıkana kadar mal sahibi olamadılar. Müslüman kadınlar buna hiç maruz kalmadı, bu anlamda çok daha öndeydiler.

Büyükannem öğretmenlik yapmak üzere yetiştirilmek üzere İngiliz Misyoner Okulu’na gidiyordu. Büyükannemin annesine ait bir fotoğraf var bende, mendil örtünüyor. O dönemde Hristiyanlar, Müslümanlar, Yahudi kadınlarının tümü örtünüyor, tümü aynı giysileri giyiyor. Hatta yurtdışından gelen misyoner kadınlar bile yüzlerini kapatıyormuş. Fransız bir rahibenin yazdıklarını okudum; bu giyinişin çok rahat olduğunu söylüyordu…”

Jean Makdisi’nin Osmanlı ve Türkler hakkındaki düşüncesi büyükannesini tanımaya çalışırken değişiyor. 1990’da İstanbul’a geliyor ve şehirden çok etkileniyor. Öyle ki torunun ismini Sinan koyuyor.

OSMANLI’YI NASIL KEŞFETTİM

“Osmanlı İmparatorluğu hakkında batılı tarih kitaplarında ve Arap ülkelerinde çok olumsuz bir yargı vardı. Kahire’de Osmanlı’yı ‘Avrupa’nın hasta adamı’ diye adlandırdıkları bir İngiliz okuluna gitmiştim. Oradan zihnimde kalan bilgilerle Osmanlıların kötü olduğu fikrine sahiptim. Benden önceki neslin hatıralarında açlık ve kıtlık yaşandığı dönem vardı. Onlara göre buna Osmanlı sebep olmuştu. Ancak okuduğumda gördüm ki; bu İngilizlerin ablukasının sonucuydu. Osmanlı hakkındaki düşüncemi tamamen değiştiren Albert Hourani’nin “Arapların Tarihi’’ isimli kitabı oldu. Hourani Osmanlı’yı büyük bir medeniyet olarak anlatıyordu. Osmanlı döneminde tüm Arap coğrafyası açık bir alandı, sınırlar yoktu. O dönemi yaşayan ailelerle pek çok görüşme yaptım. Görüştüğüm her ailenin diğer ülkelerde akrabaları vardı. Lübnanlıların Filistin’de, Suriye’de ya da tam tersi. Herkes birbiriyle bağlantılıydı…İnsanlar bir ülkeden diğerine seyahat ediyorlardı. Ama şimdi bir sürü sıkı korunan sınırlarımız var. Süregelen savaşlar var. Osmanlı dönemindeki açıklıktan bu yüzyılda geldiğimiz nokta bu…’’

İNSANIN KENDİSYLE ÇATIŞMASI

Jean Said Makdisi kitabının ilk bölümüne “Contradictions of Self Portrait” ismini vermiş. Arap dünyasında olan biten her şeyin bu çatışmayı yansıttığına inanıyor. Kimlikler arasında tercih yapılamayacağını; siyasi tarafların bunu zorlamasının sonuçlarını üç kuşak kadının hayatı üzerinden anlatıyor.

“Benim evde oturan, üniversitede ders veren ve siyasi bir tarafı olmayan bir kadın olarak bu süregiden siyasi olaylarla ilişkim ne? Ben bir Hristiyan’ım ama Müslüman medeniyetinin de bir parçasıyım, Hristiyanlığımdan gurur duyuyorum. Aynı zamanda İslam’dan da uzak değilim. Müslümanlarla kültür tarihimiz ortak! Biz hepimiz Arap dünyasının bir parçasıyız…1967’de Amerika’daydım medyanın burada olan bitene yaklaşımını anlamıyordum. Onlara göre Arap ve Müslüman olan her şey kötüydü….

GELENEKSELLİK NEDEN KÖTÜ OLSUN!

“Modern” kadından bahsederken de “geleneksel” derken de ne kastettiğimize bakmak gerekir. Evet başörtüsü geleneksel… Ama örtünen bir kadın, bir savaşçı olabilir, devrimci olabilir ya da öğretmen olabilir. Diğer taraftan batılı giysiler giyen bir kadın modern midir?

Belki kocasına bağımlı bir kadındır. Bu bölge hakkında yazanlar sadece Müslüman kadınlar için değil Arap kadınlar için de geleneksel kelimesini kullanıyorlar. Onlar için ‘geleneksel’ olan her zaman olumsuz bir anlama sahip. Evet ama iyi geleneklerimiz de var. Misafiperverlik de bizim geleneğimiz. Bu bölgeyi konuşurken tüm bu kelimeleri bir kenara bırakmalıyız...’’

Not: Jean Said Makdisi’nin diğer oğlu Saree Makdisi de Ucla’da karşılaştırmalı edebiyat profesörü olarak Amerikan Arap edebiyatı üzerine çalışıyor.

Temiz savaşçı
Temiz savaşçı

Gerçek adı Ferhat Abdi Şahin... Kod adı Mazlum Kobani... YPG’nin sözde komutanı... Bir özgürlük savaşının kahramanı olarak parlatılıyor. Komutanlığını yaptığı hareketin ideolojik dayanağı Marksizm-Leninizm ve Stalinizm. Kızıl yıldız sembolleri. Ama hareket tamâmen ABD’nin ve İsrâil’in kontrolünde. Aziz Nesin’in dediği gibi: ”Çoban kaval çalıyor. Köpek ardını yalıyor… Aman ne manzara, ne manzara…” Türkiye hudutları boyunca uzayan bir devlet sözü verildi kendilerine. Evvelâ IŞİD bu bölgeyi istilâ etti. PYD kurgusal bir savaşla onları püskürttü. Kontrolü aldı. Bölgenin demografik yapısını bozdular. Ayn el Arab, Alman şirketinin adını alıp Kobani oldu. Kendileri gibi düşünmeyen Kürtleri kaçırttılar. Ayrıca Rakka ve civârındaki petrol sevkiyatından pay aldılar… Ama Türkiye’nin yürüttüğü harekâtlar oyunu bozdu. ABD kendilerini yüzüstü bıraktı. Kanlı bıçaklı oldukları rejimin ve Rusya’nın insafına terketti. Şimdi tutunumsuz kalacakları güneye çekiliyorlar. Kızdılar, küstüler...Ama olan oldu. Kaybettiler. ABD ise gönüllerini almaya çalışıyor. “Sizinle başka sahalarda yine birlikte olacağız ve çalışacağız” diyorlar. Mazlum Kobani’nin parlatılması biraz da yarım elma, gönül alma işi… Ama ölçüyü yine kaçırıyorlar. Son haberlere göre Kanada, kırmızı bültenle aranan bu azılı kaatili bir ödül vermek üzere dâvet ediyor... Tuhaf bir ödül bu: Temiz Savaşçı ödülü…

Temizliğin yer yer hastalıklı boyutlar kazanabilen ve son derecede karmaşık antropolojik-psişik açılımları olan bir burjuva tutkusu olduğunu biliyoruz. Batı’nın öz algısı bu eksende şekillendi. Asırlar boyu yıkanmayı reddedip pislik içinde yaşadılar. Bu, sâdece fakruzaruret içindeki alt sınıflar, meselâ köylüler için geçerli değildi. Aristokratlar da yıkanmayı zûl addederlerdi. 19. asırdan başlayarak burjuva aklı temizliği, arılanıp durulanmayı hayâtının merkezine koydu. II. Dünyâ Savaşı sonrasında orta sınıfların büyümesi ve işçi sınıflarını da içermesi bu tutkunun kamusal ölçekte yaygınlaşmasına yol açtı. Oryantalizm de bu tutkunun dünyâ görüşünü ifâde ediyordu. Batı temiz, Doğu ise pisti. Jean Baudrillard, temizlik tutkusunun en ileri aşamasını “yoğun bakım ünitesi” olarak resmeder. Ama burada tuhaf olan bir şey vardır. Analitik olarak kurgulanan yoğun bakım ünitesi diyalektik olarak en başa gelinmez virüsleri üretiyordu.

Babby boomer kuşağı, babalarının konformist ve steril dünyâsına savaş açtı. 1960 ve 1970’lerdeki karşı kültür hareketleri kiri ve pecmurdeliği geri çağırdı. Beat Kuşağını veyâ hippileri hatırlayalım. “Yıkanmak istemiyoruz” diye çığlık atıyorlardı. Kendi bedenlerini horluyor ve diğerkâmcı fikirlerin peşinden gidiyorlardı. O kadar ki, isyâncı kuşakların gözünde bir burjuva takıntısı olan temizlik biraralar en büyük günah hâline gelmişti. Sürecin en ironik çıktısı, 1970’lerde insanları öldüren; lâkin binalara zarar vermeyen nötron bombasının üretimiydi. O devirdeki ABD’nin Başkanı (Fıstıkçı)Carter’ın bu bombayı, yüzünden eksik olmayan bir sırıtışla “Temiz Bomba” olarak tanıtmasıydı. Hatırlarım, günler boyu alay konusu olmuştu...

Tabiî ki karşıt kültür hareketleri yanıp söndü. 1980’lerden başlayarak orta sınıf kuşaklar ise yeniden atalarının mirâsına sâhip çıktılar. Kaliteli ve uzun yaşama tutkusu, sağlık, fitness, spor, bakım vb tematikler üzerinden yeni orta sınıf minimalizmi bu dönüşü karşılıyor. Narsisizm ile eşleşen tuhaf bir minimalizm bu. Belki de minimalizm, içe dönüşü, bencilliğe zirve yaptıran bir kültürel sürecin kamuflajıdır. En büyük zaferi, minimalist döşenmiş bir ev ortamında, jogging sonrası alınan bir duşun ardından, tertemiz dişlerle yeşil bir elmadan hışırtılı bir ısırık almak. Ama bu dönüş, eski orta sınıfların hatâsını tekrâr etmiyor. Yırtık, ama temiz kot giyme modasında olduğu üzere, pecmudeliğin temiz dünyâlara katılmasını (sterilleştirilmesini) içeriyor. Diğer taraftan siyâsal alâkası bir hayli düşük bir dünyâ bu. En büyük ikonunun yakışıklı olmaktan başka bir mârifeti görülmeyen Kanada Başkanı Trudeau... Biraz da romantik bir işlemle dezenfekte edilmiş bir Che... Bu dünyâ görüşünün derin kökleri homofobi yüklü. Tabiatı, çevreyi ve hayvanları insandan daha fazla ve insansız seven bir çarpıklığı ihtivâ ediyor.

Batı’nın kendisini mahkûm ettiği “yoğun bakım ünitesi” bir öz nefret üretiyor. Üreyen temel virüs bu. Palyatif olarak tedâvisi, ucuz bir romantizmle “uzaklarda” sözüm ona steril alanların keşfi. 1970’lerde Filistin kamplarında Asyalı, Avrupalı, Lâtin Amerikalı ve Filistinli devrimciler, zihinlerinde büyük idealler; kirin, pasın, tozun toprağın içinde buluşuyorlardı. Durumlarından şikâyetçi değillerdi. Babalarının temiz dünyâsına nispet yapıyorlardı. Bir nevi, medeniyeti reddediyor, tabiî durumu, en tabiî hâliyle idrâk ediyorlardı. Şimdi bu prim yapmıyor. Prim yapan, tabiata medeniyetin tabiat hassasiyetlerini taşıyor olmak. Yerdeki sigara izmaritlerini topladınız mı, militan kızlar saçlarını yıkayıp ördü mü mesele halloluyor. Savaşınız temiz savaş, komutanınız temiz savaşçı oluyor. Bu ara, kaç çocuk öldürmüşsünüz, kaç ocağı söndürmüşünüz ehemmiyeti yok…

Adâletsiz özgürlükçülük
Adâletsiz özgürlükçülük

Barış Pınarı Harekâtı’nın ardından “dünyâ kamuoyu” Türkiye karşıtı kampanyalara mâruz kaldı. Aslında bu kampanyalar “dünyâ kamuoyu” olarak bilinen çevrelerde zâten var olan , ama uyuyan kodları harekete geçirdi. Yapacak bir şey yok. Bunun târihsel bir derinliği var. Gerçekçi olup, Türkiye ve Türkler hakkındaki önyargıların değişmesini; ekonomik puanlamalarda olduğu gibi eksiden artıya yükselmesini beklememek gerekiyor. Kanaâtimce Türkiye’nin yeni dünyâ düzeninde, eskisinden farklı olarak rolünün değişmesi ve etkinliğini arttırması bile bu yerleşik duyguları değiştirmeyecektir. Ama bir dönüşüm olabilir. Özellikle Avrupa kamuoyları düşünülürse, Türklerden korktukları çok açık. Temel duygunun bu olduğunu düşünüyorum. Asırlarca çocuklarınızı “Türkler geliyor” diye korkutursanız olacağı da budur. Bu korkunun, önce turquerie modasıyla hafiflediğini; ama Türkler zayıfladıkça ezici, aşağılayıcı bir nefrete dönüştüğünü görüyoruz. Tersi olursa, bunun hayranlığa dönüşeceği de , yine târihsel tecrübelerle sâbittir. Dönüşüm de burada ortaya çıkıyor. Korktuğunuzdan ya nefret edersiniz veyâ ona hayranlık duyarsınız. Korkuyla karışık hayranlık denilen duygusal bir durum vardır. Bahsettiğim de tam olarak budur. Ama, her hâlükârda, korkunun güven ve sempati ile yer değiştirmesini ummamak gerekiyor.

Meselenin bir başka yüzü daha var. Eğer korkutuyorsanız, bu rolü lâyıkı veçhile oynamanın size kazandıracağı şeyler de vardır. Korku edilgenleştirir. Oryantalizmin yumuşak topuğu da budur. Husûsen Türklere karşı gelişen tekmil olumsuzlamaların derinliklerinde Türk korkusunun aşılma gayreti yatıyor. Hâl böyleyken, onların korkusunu gidermeye çalışmanın; Türklerin aslında ne kadar medenî olduğunu ıspatlama gayretlerinin karşılık bulmayacağı bir tarafa; bulsa da oryantalist bakışa destek mânâsına geleceği âşikârdır. Bunu Jean Baudrillard çok berrak bir şekilde görüyordu. Reagan’ın İran’ı şeytanlaştırmasının nihâî tahlilde Batı’nın zaafı olduğunu; İran’ın kendilerine biçilen bu rolü “üstlenerek”; hattâ radikalize ederek elini nasıl büyüttüğünü, Batı’yı nasıl çâresiz bıraktığını uzun uzun tahlil ediyordu. Tabiî ki Türkiye henüz “şeytanlaştırılmadı”. Erdoğan şimdilik Putin, Maduro ve Trump ile birlikte anılıyor ve yeni sağın yükselişi içinde değerlendiriliyor. Dolayısıyla radikalleştirilecek bir durum yok ortada. Kararlılık göstermek ve dik durmak Türkiye’yi kâfi miktarda rahatlatacaktır. Eğer meseleyi Türkiye’yi şeytanlaştırmak noktasına getirirlerse kaybeden kendileri olur.

Mesele aslında yeni solu da içine alan liberâl bir basitlemeden neşet ediyor. 1920’lerden başlayarak çalışan ama 1980’lere kadar tesir doğurmayan yeni liberâl sendromun doğru okunması gerekiyor. David Harvey bu okumayı en iyi yapanlardan birisi. Hayek, Mises, Popper gibi düşünürlerin izinden gidenler, 1970’lerde ağır bir durgunluğa giren kapitalizmi, özgür ve rekabetçi piyasa mantığı içinde rahatlatmak istediler. Piyasanın işlediği ve derin eşitsizlikler doğurması mukadder olan çelişkilerin iyiniyetle göz ardı edildiği bir bakıştı bu. Evet, iyiniyetliydiler. Ama, Harvey’in de haklı olarak işâret ettiği üzere teorik olan özgür piyasadan umulan ile pratik ve pragmatik liberalizmin işleyişi arasındaki derin çelişkinin ihmâliydi bu. Artık değer üzerinden genel kâr oranının eşitlenmesi meselesinin doğurduğu ve piyasayı öngörülen ideal durumundan çıkaran (bozan) tesirler ıskalanıyordu. Bu ıskalamanın bedeli, tekelleşmenin yoğunlaşması ve dünyâ eşitsizliğinin derinleşmesiydi. Ama bu “iyiniyetli” açılım, 1960’lardan başlayarak kültüralist-libertinist açılımlarda bulunan solu da kendisine çekti. Sol, târihsel sicili îtibârıyla özgürlük ve adâlet değerlerini bitişik tutardı. 1960’larda bu bağ aşınmaya başlamıştı. Liberâl tesirle bu bağ koptu ve sol özgürlük tutkusuyla adâlet meselesini unuttu.

Sermâyenin, piyâsanın dejenerasyonu sebebiyle yaşadığı savrulmalar Merkez-Çevre düzleminde dünyânın dengelerini alt üst etti. Genel kârlılık oranlarının eşitlenmesi temelinde, emek yoğunluklu ekonomilerden sermâye ve teknoloji yoğunluklu sermâyelere dönük mekânsal geçişlerin ağır neticelerini idrâk ediyoruz. Fakirlerin daha da fakirleştiği ve zenginliklerin daha da kısıtlı çevrelerde yoğunlaştığı bir süreç bu. Ama eşanlı olarak eski merkezleri zor durumda bırakıyor. Neoliberâl ekonomik krizler üzerinden, husûsen 2007-2008 sonrası bu geçişler ve çözülmeler esnâsında ağır toplumsal birikimler ve tepkiler doğuyor ve yarı merkez dünyâda başta olmak üzere çeşitli direnç noktaları ortaya çıkıyor. Bütün mesele bu tepkisel oluşumların hangi siyâsal kanallara aktarılacağı. Sarı gömleklilerde görüldüğü gibi tablo çok heterojen. Elbette bunu kitlesel ölçekte sağ popülizmler toparlıyor. Sol ne yapıyor? Bu dirençleri anlamak ve içermekte derin bir zaaf yaşıyor. Ayakları yere basmayan soyut ve adâletsiz özgürlükçülüğü üzerinden, gelişen dirençleri eleştirerek var olmaya çalışıyor. Aslı Erdoğan gibilerin yaptığı budur işte…

Falcao seferberliği
Spor
Falcao seferberliği
Galatasaray’da sakatlığı nedeniyle son haftalarda forma giyemeyen Radamel Falcao’ya yoğun tedavi uygulanıyor. Teknik kadro, sağlık heyetinden Kolombiyalı golcünün Beşiktaş derbisine yetişmesi için tüm imkanların seferber edilmesini istedi.
Yeni Şafak
St. Pauli’den terör örgütünü destekleyen koreografi
Spor
St. Pauli’den terör örgütünü destekleyen koreografi
Türk futbolcu Enver Cenk Şahin’i Barış Pınarı Harekatı’na destek vermesinden dolayı kadro dışı bırakan Alman ekibi St. Pauli terör örgütüne destek verdi.
IHA
Enver Cenk Şahin'den kulübüne rest: Türkiye'ye dönüyor
Spor
Enver Cenk Şahin'den kulübüne rest: Türkiye'ye dönüyor
Futbol kariyerini Almanya'nın St. Pauli takımında sürdüren Enver Cenk Şahin, bugün yaptığı paylaşımla Barış Pınarı harekatına katılan Mehmetçik için desteklerini iletti. Bunun üzerine Alman kulübü sosyal medya hesabından futbolcunun uyarıldığını ve sorun çözülene kadar yorum yapmayacaklarını belirtti. 25 yaşındaki futbolcu kulüp yönetimine rest çekerek Almanya'dan ayrıldı.
Yeni Şafak
Cenk Şahin'in paylaşımı PKK sempatizanı Alman kulübünü rahatsız etti
Spor
Cenk Şahin'in paylaşımı PKK sempatizanı Alman kulübünü rahatsız etti
Saint Pauli forması giyen Enver Cenk Şahin, 'Barış Pınarı Harekatı' için destek paylaşımında bulundu. Alman kulübü, Türk futbolcunun bu paylaşımını hazmedemedi.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.