Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Ambulans helikopterin tarlasına inmesine izin vermeyen kadın: Hastadan haberim yoktu
Gündem
Ambulans helikopterin tarlasına inmesine izin vermeyen kadın: Hastadan haberim yoktu
Samsun'un Vezirköprü ilçesinde, kalp krizi geçiren hasta için havalanan ambulans helikopterin, buğday ekili arazisine inmesine izin vermeyen Necla Şahinoğlu (50), yanlış anlaşıldıklarını söyledi. Şahinoğlu, "Pilot, 'Burası ekili alan mesuliyet alıyor musunuz?' diye sordu. Ben de o anki heyecanla 'hayır ne olur gelme, burası bizim ekmeğimiz, buğdayları kökünden koparırsın' dedim. Hastadan haberim yoktu, eğer Cemil amcanın hasta olduğunu bilseydim, ben kolundan tutar ambulansa götürürdüm" dedi.
DHA
Ambulans helikopterin inmesine izin vermeyen şahıs gözaltında
Gündem
Ambulans helikopterin inmesine izin vermeyen şahıs gözaltında
Samsun'da dün ambulans helikopter, bir tarla sahibinin buğday ekili arazisine inmesine izin vermeyince kalp krizi geçiren hastayı alamadan geri dönmek zorunda kalmıştı. Sağlık ekipleri barajdan kayıkla karşıya geçerek hastaya son anda müdahale edebildi. Helikopterin tarlasına inmesine izin vermeyen duyarsız kadın gözaltına alındı.
IHA
Ramazan'da yapmamanız gerekenler
Ramazan
Ramazan'da yapmamanız gerekenler
Uzun süren açlık sonrası bir çok kişi bu hataları yapıyor. Çok hızlı yemek, iftar sonrasında ardı ardına sigara ve çay içmek, sahura kalkmamak. Sağlıklı kişileri bile olumsuz etkileyen bu hatalı alışkanlıklar, kalp hastalarında nefes darlığı, ritim bozuklukları, hatta kalp krizi gibi ciddi tablolara yol açabiliyor. Bu önerilere dikkat edin Ramazan'ı sağlıkla geçirin.
Diğer
Franszılar 'fişini çekelim' demişti: Türkiye'ye getirildi, durumu iyiye gidiyor
Gündem
Franszılar 'fişini çekelim' demişti: Türkiye'ye getirildi, durumu iyiye gidiyor
Fransa'nın Lyon kentinde kalbi durunca kaldırıldığı hastanede beyin ölümü gerçekleştiği belirtilen ve Türkiye'nin gönderdiği ambulans uçakla Konya'ya getirilen Zekeriya Kılınç (33), tedavi sürecinde tepkiler vermeye başladı. Kardeşinin Fransa'da ölüme terk edilmek istendiğini söyleyen İlyas Kılınç, ''Gözünü açıp, ayağından ufak tepkiler verdiğini öğrendik. Bu da bizi mutlu etti. Umut verici bir durum. Çünkü Fransa'da beyin ölümü gerçekleşti diye, fişini çekmek istemişler'' dedi.
DHA
Kültür meselesi
Kültür meselesi

Kültür, maddi bir şey değildir, ilk anlamındaki tarla bağına göre, üretilen bir şey olması bakımından, sonuçları itibariyle maddidir. Bu maddiliğin, kültür kavramıyla ifadesi ise, 19. Yüzyılda Batı’da ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır.

Fernand Braudel, Tarih Üzerine Yazılar’ında (Çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, Doğu Batı Yayınları, İstanbul 2016), kültür kelimesinin Almanya’da doğup, Fransa’ya geçtikten sonra tekrar Almaya’ya dönüşünde ilk anlamında meydana gelen değişmeyi “Kelimeler balyalar gibi mübadele edilmektedir ama balya geri döndüğünde asla yola çıktığı zamanki gibi olmamaktadır.” şeklinde izah ederek kelimenin yüklendiği yeni anlamı şu cümlelerle vermektedir:

“...Kültür, Almaya’dan –beğeni uyandıran ve beğenilen bir Almanya’ya, 19. yüzyılın ilk yarısının Almanya’sı- yola çıkarak, Fransa’ya yeni bir prestij ve anlam kazanmış olarak geri gelmiştir. Bu arada mütevazı bir yardımcı halinde kalmış olan kelime, tüm Batı düşüncesi içinde egemen kelime olmakta veya olmayı denemektedir. Alman dili Hender’den itibaren kültür kelimesiyle, ısrarla her tür toplumsal bağlamından sıyrıldığı, entelektüel ve bilimsel bir ilerlemeyi anlamaktadır; uygarlık kelimesinden ise tercihen insanların hayatının yalnızca maddi yanını anlamaktadır.”

Buna göre Batı’nın kendi yeni toplumsal ve siyasal hayatının bir zorunluluğu olarak ürettiği Kültür ve civilisation kelimelerinin, Müslüman zihninde bir karşılığı olmadığı gibi, bu kelimelerin Batı’da anlam farkları, rekabetleri, vaadettiği yeni düşünsel imkanlar bakımından problemlere gebe olmasının da henüz hiçbir karşılığı yoktur.

Bunun nedeni, din ve ondan türeyen medeniyet kelimesinin, bugün kültür kelimesine yüklediğimiz hayat biçimi şeklindeki anlamı birlikte ifade etmeleridir. Bu manada, Nakib el-Attas’ın kelimeleriyle, bir Müslüman için “...Hem din kavramıyla ondan türeyen medine kavramı arasındaki yakın ve son derece anlamlı bağlantıyı hem de müminlerin ferd olarak dinle, toplu olarak da medineyle alakalı rollerini fark etmek önemlidir. Daha önce Yesrip olarak bilinen şehrin isminin Medinetü’n-Nebi’ye dönüştürülmesi, bu duruma ilişkin hatırı sayılır ölçüde anlam taşır. Bu, Hz. Peygamber’in (s.a.s) tarihi hicretini gerçekleştirip oraya yerleşmesinin hemen ardından olmuştu. İlk mümin topluluk o dönemde orada oluştur. Bu hicret, insanlık tarihinde yeni bir çağın işaretiydi. İnsanlık için hakiki din orada hayata geçirildiğinden, bu yere Medine dendiğini görmeliyiz. Orada müminler Medine’nin deyyanı olan Hz. Peygamber’in otoritesi ve hükmüne boyun eğerek kendi kulluklarını gerçekleştirdiler. Orada Allah’a olan borcun tahakkuku kendi biçimini aldı ve bu borcun ödenmesinin makbul tarzı ve yöntemi belirmeye başladı. Peygamber Şehri, hakiki dinin otoritesi ve hükmü altında hayata geçirildiği yere işaret etmekteydi. Ayrıca, Medine’nin ümmet için, İslam’ın toplumsal-siyasal düzeninin ideal örneği; birey olarak mümin için ise analoji yoluyla müminin bedeninin ve fiziki varlığının sembolü haline geldiğini görebiliriz, ki nâtık nefs, Hz. Peygamber örneğinde olduğu gibi, otoritesini ve adil yönetimini müminin bedeni ve fiziki varlığında icra eder.” (İslam Metafiziğine Prolegomena, çev.: İlker Kömbe, Küre Yayınları, İstanbul 2016)

Tekrarlayacak olursak, zikrettiğimiz entelektüel, siyasal ve toplumsal planlarda Batı’nın kendi içinde entelektüel gereklilikle kendisine problem edindiği kültür, başlangıçta Müslüman zihinlerin çok uzağındaydı.

Ne zaman ki, Batı’nın bilim, teknik ve teknolojide her geçen gün terakki etmesine karşılık, özelde Osmanlı’da genelde İslam dünyasında onunkine göre meydana gelen gerilemenin bir hayat-memat meselesine dönüşmesiyle birlikte kültür bizim için de önemli bir tartışma konusu oldu.

Bir farkla ki, Batı’da kendi zikredilen koşullarında tartışılan kültür, bize de Batı kültürüne karşı konumlanma arayışları, diğer bir söyleyişle Batılılaşma adı altında Batıya tabi olma veya oranın bilim, teknik ve teknolojisini alma ya da Batı’yı top yekun olarak reddetme hali olarak taşındı.

Buradan itibaren kültür, Ziya Gökalp’in ünlü Türkleşmek – İslâmlaşmak – Muasırlaşmak sentezinde, hars kelimesiyle karşılanan kültür, özelde Osmanlı’nın genelde İslam medeniyetinin tefessühüne engel olmak için Batı ile kurulacak ilişkilerin öznesi haline geldi. Buna karşılık söz konusu ilişkilerin asıl muhatabı ve dolayısıyla öznesi olması gereken Müslümanlar, pozisyon itibariyle kendiliğinden nesne durumuna düşürülünce, kültür meselesi asıl yüzüyle belirginleşti: Kültür savaşı!

Kalbimin orta yerinde bir bahçe
Kalbimin orta yerinde bir bahçe

Zor, imtihanı bol, hüzünlü bir Ramazan bu. Ona şüphe yok.

Efendimiz(s.a.v) diyor ki “kim Ramazan’ın gelişine sevinirse Allah onun vücudunu cehenneme haram kılar.”

Yani zannedilmesin ki “hüzünlü Ramazan” dedim diye bu mübarek ayın geldiğine üzülüyorum. Hayır. Otuz küsur senedir geldiğine nasıl sevindiysem bu yıl da öylece sevindim gelişine. Hatta biraz daha fazlası bu sefer. Zira, hüzünle başlayan bu ayın sevinçle biteceğine dair net, sarsılmaz bir inancım da var bu sene.

Geçecek. Ramazan’ın şifası dalga dalga yayılacak dünyanın üzerine. O hüzün yerini sevince bırakacak. Mesrur olacağız. İyileşeceğiz. Kalbimiz iyileşecek.

Tam balkonda, tam “hava iyi serinlemiş” dediğim anda hissettim bunu. Evime yakın caminin mikrofonunun açılma sesini duyduğumda hissettim. Bir ferahlık yayılıverdi tüm azalarıma.

Gecenin karanlığına “Medet ya sahibel meydan / Medet ya erhamer rahimin” diye bırakınca avazını müezzin efendi kalbimin orta yerinde bir bahçe çiçekleniverdi.

Müezzin efendi “merhaba ya şehri Ramazan merhaba” dedikçe bir çağlayan taşıp coşarak geldi gönlüme. Biriktirdiğim nece gam, nece keder, nece üzüntü varsa yuyup yıkadı. Eşsiz bir dem geldi.

Eski adamların “Allah büyük be” dediği demdi o dem.

Zannedilir ki “Allah büyük be” lafzı öyle alelade bir laftır. Yani öylesine söylenir. Ne aleladedir ne öylesinedir.

“Kullar küçük, kulların dertleri çok amma Allah büyüktür” manasına gelir o tamı tamına. Bilene serinliktir. Bilmeyen zaten ne bilesi.

Sonra şöyle oldu. Kalbimde çiçeklenen o bahçeyle daldım uykuya. Uyandığımda aklımda tek bir şey vardı. Alvarlı Efe Hazretlerinin bir şiiri.

Mevlâ bizi afvede / Gör ne güzel ıyd olur / Cürm ü hatalar gide / Bayram o bayram olur / Merhamet ede Rahîm / Dermanı ver Hakîm / Lutfede luf-i Kadîm / Bayram o bayram olur / Nûr-i hidayet dola / Dilde hidayet bula / Nâsırın Allah ola / Bayram o bayram olur / Lutfî’ye lutf u kerem / Dâhil-i bâb-ı harem / Dâima Allah direm / Bayram o bayram olur”

Ramazan-ı şerifiniz hayırlı olsun efendim. İnsanlığın kurtuluşuna Ramazan vesile olsun efendim.

Tarihin en buruk, en zor ve en düşündürücü Ramazan’ı...
Tarihin en buruk, en zor ve en düşündürücü Ramazan’ı...

Ramazan, bir ay süren bir ibadet ayı değil sadece. Bir iklim. Bir mevsim. Muazzam bir direniş, diriliş ve varoluş mevsimi.

Bizi Hak’tan uzaklaştıran, hakikatten ayıran her şeye direniş, Hakkı biliş, hakikat yolculuğuna çıkarak diriliş, arınış, toparlanış ve “varoluş” mevsimi.

KAFKAESK KASVETTEN ÇIKIŞ YOLU YOLCULUĞU...

Varoluş mevsimi dedim; ama paranteze aldım “varoluş” kelimesini.

Varoluş, onca yolculuktan sonra hâkim olma, sahip olma, dünyaya hükümran olma ya da her şeye mâlik olma, meliklik taslama anlamında var olma değil; çileyle yoğrulma, hiçleşme, arınma, kendine gelme, kendine gelerek kendini aşma; başkasına, başka dünyalara ulaşma; melekût âleminden süt emerek mülk âleminde insanın meleksi melekelerini geliştirme yolculuğu, gayreti ve cehdi...

Koronavirüs, Ramazan’ı da, hac ibadetini de, cumalarımızı da etkiledi. Etkiledi ne kelime; yok etti adeta, tabir câizse!

Rabbimiz’in hikmetinden sual olunmaz, elbette. Zuhûrâta tâbi olmak edeptendir: Bize düşen edebimizi takınmak, hikmetini idrak etmek olmalı bu olağandışı durumun. Ders çıkarmak... Bu durumdan, insanlığı her bakımdan karanlığa gömen bu felâketten, bu Kafkaesk kasvetten, sürreel absürditeden insanlığa ışık saçacak bir fener olabilme, bir çıkış yolu sunabilme gayreti, cehdi içinde olmak...

MÜSLÜMAN, ZOR ZAMANLARIN ÇOCUĞU...

İnsan, zor zamanlarında tanır insanı da, hayatı da, hakikati de.

Zor zamanlar kadar öğretici, kişiyi silkeleyip kendine getirici bir öğretmen yok. En leziz yolculuklar, zorlu, çileli, bedeli ödenen yolculuklardır. Unutulamayan, uzun soluklu, ter dökülen, emek sarfedilen, cehd ile, gayret ile gerçekleştirilen çileli yolculuklar...

İşte bu zorlu, uzun soluklu yolculuklar bizi hakikate de, hayata da, insana da aşkla, şevkle, şükranla bağlar.

Hayatla insan arasında, insanla insan arasında, insanla tabiat arasında ve temelde insanla Rabbi arasında sarsılmaz, muhkem bağlar kurar. Hakikat insanda o zaman yeşerir, kıvamını bulur; insanın haksızlıklara, zorbalıklara, absürdlüklere, şer-şeytan işlere, bütün zulümlere isyanı ve kıyamı olur...

Zahmetsiz rahmet olmaz. Bu söz, serlevha olarak gökkubbeye asılsa yeridir: Ancak böylesine öğretici bir söz ve bu sözle gelen eylem, insanı silkeler, diriltir, kendine getirir. İşte bu söz, medeniyetimizin özünü çok iyi ele verir.

O yüzden şunu söylüyorum: Zor, acıyı yener. Acı, acımasızlığı yok eder. Kolay elde edilen, kolay elden gider.

Hakikat, dolayısıyla hak, hukuk, adalet, kardeşlik, sulh, selâmet ve tek kelimeyle, medeniyet, çilesini çekene lûtfedilir. Çilesini çekene, bedelini ödeyene; hak edene yani...

Çilesini çekmeyene hakikat de, medeniyet de lûtfedilmez. Lûtfedilse bile imtihan olsun için sözkonusu olabilir bu.

İslâm, zor zamanların dinidir; müslüman da zor zamanların insanı: İslâmiyet’in -Bediüzzaman’ın o sarsıcı ifadesiyle- “insaniyet-i kübra” olmasının sırrı burada saklı.

En zor zamanlarda, büyük yıkım anlarında, bütün insanlığı sarsan, bütün dünyayı hallaç pamuğu gibi savuran büyük felâket zamanlarında en güvenilir liman; en umut vadeden sığınak; en sarıp sarmalayan, insana, insanlığını, özünü, fıtratını, kalbini hatırlatan her dâim oluş hâlinde, her dâim canlı, her dâim diriltici muazzez ilâhî kaynak...

RAMAZAN, İNSANLIĞA RAHMET, ŞEFKAT VE MERHAMET ÇİÇEKLERİ ARMAĞAN ETSİN...

Tarihte böyle bir zaman, böyle bir felâket nadiren yaşadı insanlık.

Hac da, cumalar da, Ramazan da öksüz, yetim ilk defa.

Öyleyse, hasreti, özlemi büyütmeliyiz kalbimizde...

Kalbimize dönmeli; tamiratı, muhasebeyi, bizi bize getirecek, diriltecek zikri ve müzakereyi orada yapmalı; bizi yeni bir dünyanın inşası, hakikat medeniyetinin tohumlarının ekilmesi yolculuğuna çıkaracak fikri ve mefkûreyi orada/n yeşertmeliyiz özenle, her dem yeni, her dem yenileyici, her dem diriltici bir ruhla ve nefesle...

Tarihin en buruk Ramazan’ı bu. Elbette hayırlı ve mübarek olsun. Huzur ve kardeşlik getirsin. Hakikat özlemimizi, hasretimizi beslesin, büyütsün; bütün insanlığa ve varlığa kol kanat gersin; rahmet, şefkat ve merhamet çiçekleri armağan etsin.

Vesselam.

KKTC ve Rum kesimi arasında ilaç krizi
Koronavirüs
KKTC ve Rum kesimi arasında ilaç krizi
Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında ilaç ve ekipman krizi çıktı. KKTC yönetimi, GKRY’den söz konusu ilaç ve ekipmanın yasal olmayan yollarla geldiğini açıkladı. Yetkililer, söz konusu ilaçların inceleneceğini, uygun görülmesi halinde depolarda bulunmasına ve gerekmesi halinde kullanılmasına izin verileceğini duyurdu.
IHA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.