Hz. Âdem kaç yıl önce yaşadı?
Hz. Âdem kaç yıl önce yaşadı?

Önceki yazımızda Hz. Âdem’in (sa) yaradılışını, ondan önce başka âdemlerin olup olmadığını ve ona neden halife dendiğini anlatmıştık. Oradan devam edelim.

Böyle bir geçmişin aranmasına neden ihtiyaç duyuldu? Çünkü dine dayandırılan bazı asılsız rivayetlerde Âdem’in (sa) yaradılışı en nihayet 15 ila 30 bin yıl öncesine götürülür. Hatta Tevrat’ta bütünüyle dünyanın ömrünün 10 bin yıl olduğu, Âdemi’in ise MÖ 3761 de yaratıldığı, söylenir. Bu da Âdem’den günümüze kadar 5780 yıllık bir geçmişin olması demektir. Yani bu problem asıl Yahudiliğin problemidir. Hatta yıllar önce İsrail’de bir süt fabrikasının, çocuklar için hazırladığı süt kutularının üzerinde dinozor resimleri bulunduğu için fanatik Yahudiler fabrika önünde protesto gösterisinde bulunmuşlardı. Çünkü dinozorlar için verilen tarih Tevrat’a aykırı idi ve çocuklara yalan aşılanıyordu.

Video: Hz. Âdem kaç yıl önce yaşadı?

Buna karşılık günümüzde fosiller üzerindeki çalışmalar insanın aslı olan Homo sapiens’ın geçmişinin 150 bin ile milyonlarca yıl olduğuna dair farklı teorilerden söz eder. Bazı Müslümanlar da şöyle düşünürler: Bilim yalan söylemeyeceğine göre bu bilgilerin arasını bulmalıyız. O halde Âdem’den önce de insan cinsinin köklerinin olması gerekir. Zaten bunun için bizim iki farklı kelimemiz vardır. Öncekilere insan değil de ‘beşer’ diyebiliriz. O zaman beşerin tarihi bilimin dediği gibi milyonlarca yıl öncesine dayanıyor olabilir. Böyle diyenler ‘beşer’ ile ‘insan’ kelimelerinin farklı varlıkları anlattığını, kelimede cilt anlamının da bulunduğundan hareketle beşer’in daha ilkel, hatta çıplak bir varlık olduğunu, Âdem’in ise çok daha sonra, belki bir evrimin sonucunda onun yerine gelip onun halifesi kılındığını iddia ya da tahmin ederler. Dediğimiz gibi bunun sebebi Evrim Teorisinin ve insanın geçmişiyle ilgili fosil çalışmalarının verilerinin söyledikleridir.

Oysa bunların hepsi henüz teoriden ibarettir. Kaldı ki, bu fosiller üzerinde DNA çalışması yapılamadığına göre insana çok benzeyen bir maymuna ait de olabilirler. Bilimin yanlış yapmadığını söylemek de bilimsel bir veri değildir, bir kabuldür. Bilim yalan söylemese bile yanlış yapabilir. Hatta ideolojik sebeplerle ona yalan da söylettirilebilir. Günümüzde bunun pek çok örneği vardır. Nitekim bilimin insanın geçmişi ile ilgili söyledikleri de birbirinden farklı teorilerden ibarettir. İsmi üzerinde, teori… Bunları da göz önünde bulundurmamızda fayda var.

Buna rağmen bizim insanın geçmişini bu kadar uzun yıllar öncesine dayandırmamıza mani bir dini delilimiz de yok. Öyle olduğu ispatlanırsa biz de, demek ki öyleymiş deriz. Dinimiz bize bu konuda iman edeceğimiz bir tarihten söz etmiyor. Bunun için ‘beşer’, ‘insan’ ayırımına gitmemizin de anlamı ve dayanağı yoktur. Bu iki kelimenin arasında elbette ince ayırımlar vardır, ama neticede her ikisi de farklı bir özelliği ile Âdemoğlunu anlatır. Kuranıkerim’deki pek çok ayeti kerime, Âdem için, ondan sonraki insanlar için, hatta peygamberler için ‘beşer’ kelimesini kullanır. Demek ki, ‘beşer’ insanın daha önceki bir evresi değildir.

Kaldı ki yaradılışla ilgili ilk zamanlar, dünyanın mevcut hareketi ile hesaplanan bizim zamanlarımızla ölçülmez. Onlar, Kuranıkerim ifadesiyle hep ‘Allah katındaki zaman’ yani çok uzun evreler anlamına gelebilir. ‘Senin rabbinin katındaki bir gün, sizin saydıklarınızla bin sene gibidir’ (Hac 47). Bu hesapla on bini ya da on beş bini önce günlerle, sonra binle çarparsanız karşınıza milyarlarca yıl çıkar. Bu da mümkün ve muhtemeldir. Başka bir ayette elli bin yıllık bir günden söz edilir (Mearic 4).

Dünyanın altı günde yaratılması da çok büyük ihtimalle böyle uzun bir altı evredir. Güneş sistemini bütünüyle bir dünya gibi görüp, onun da başka bir güneşin etrafında döndüğünü ve bunun; Bilim Teknik Dergisindeki bir yazıya istinaden şu anda bilinen sekizinci güneş sistemine kadar böyle devam ettiğini düşünürsek o son sistemin yılına göre bizim ömrümüz sadece sekiz saniye kalır. Bunlar da yine bugün bilimin söylediklerindendir. O halde yaradılışla, insanlığın ömrüyle ilgili zamanları küçücük dünyamıza göre hesap etmek zorunda değiliz. Bilim sonucunu kesinleştirsin, dinin ona zıt naslarının olmadığı görülecektir. ‘Mutlak zaman içinde insanın üzerinden öyle bir süre geçti ki, onda insan sözü dahi edilen bir şey değildi?’ (İnsan 1).

Kısaca bizim Âdem babamızın dünya ölçeğiyle ne kadar önce yaratıldığını biz şu anda bilmiyoruz. Bunu itiraz edilemez ölçüde apaçık söyleyen naslarımız yok. Yüz milyonlarca yıl önce yaratılmış olması gayet mümkündür. Eğer bu bilinebilen bir şeyse Müslümanların bunun bilimini yapma zorunluluğu da vardır ve biz pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da uyuyakalmışız. Onun için başkaları konuşup duruyorlar. Meseleye buradan başlamalıyız.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Kur'an-ı Kerim tilaveti
Gündem
Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Kur'an-ı Kerim tilaveti
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Hatay İskenderun'da yapımı tamamlanarak ibadete açılan Nihal Atakaş Camisi'nde yatsı namazını kıldıktan sonra Kuran-ı Kerim okudu.
IHA
Anlamak yaşamaktır
Anlamak yaşamaktır

Önceki yazımızda anlamanın imanî boyutuna dikkat çekmiştik.

Video: Anlamak yaşamaktır

Ragib el-Isfehanî tefsirinin mukaddimesinde Kuranıkerim’i yorumlamak için gerekli olan on ilmi sayar ve onuncusu olarak da ilm-i mevhibe’yi zikreder. Bunun, bildikleriyle amel edenlere Allah’ın özel olarak verdiği ilim olduğunu söyler. Hz. Ali’nin şu sözünü nakleder: ‘Kuranıkerim adeta; beni anlamak isteyen bildiğiyle amel etmelidir der. ‘Sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar’ anlamındaki ayet bunu anlatır. Kendisine sordular: Resulüllah sana, başkasına verilmeyen bir bilgi verdi mi? Hayır, dedi, ancak Allah’ın kitabı, şu sayfamda yazılı olanlar (bazı hadisi şerifler) ve Allah’ın dilediği kuluna verdiği derin anlama kabiliyeti hariç’. Ragib devam ediyor: İşte onun bu söylediği, Allah’ın, salih amelleri yapmanız halinde düşünüp ders alabilmeniz mümkün olur dediği durumdur, Allah şöyle buyurur: ‘Allah adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder. Hayâsızlığı, çirkin işleri ve haddi aşmayı yasaklar. Düşünüp ders alabilesiniz diye size öğüt verir’ (Nahl 90). Bu aynı zamanda şu anlamdaki ayette sözü edilen, kulun hidayetinin artması durumudur: ‘Allah, hidayette kalmaya çalışanların hidayetini artırır’. Yine şu anlamdaki ayette anlatılan durumdur: ‘Onlar sözün güzeline uydukları için o övülen sırat-ı müstakimi buldular’ (Ragib, Mukaddime). Yani anlama Kuranıkerim’e uymakla tamamlanır.

Cündüb adlı sahabi (ra) der ki, ‘Biz Resulüllah’ın yanında yeni yetme gençler iken önce imanı, sonra Kuran’ı öğreniyorduk. Kuran’ı öğrenince de imanımız artıyordu. Bakıyorum siz bugün imandan önce Kuran’ı öğrenmeye kalkışıyorsunuz’ (İbn Mace). Abdullah bin Ömer’den nakledilen şu söz de bu anlamdadır: ‘Bizim yaşadığımız günlerde bize Kuran’dan önce iman öğretilirdi. Resulüllah’a bir sure indiğinde her birimiz önce onun helalini, haramını, nerede durulması gerektiğini uygulayarak öğrenirdik. Bakıyorum şimdi birisi Kuranıkerim’i baştan sona okuyor ama helalini ve haramını uygulamakla hiç ilgilenmiyor, onu hurma silkeler gibi silkeliyor’ (Beyhaki). Yani işine geleni alıyor, gelmeyeni bırakıyor.

Bu konuda şu hadisi şerif de ilginçtir:

‘Kur’an’ı kalpleriniz ittifak ettiği sürece okuyun, ihtilaf ederlerse bırakın’ (Buhari). Bu iki türlü anlaşılabilir: Birincisi, Kuran’ı kendi halinizde okurken onun söyledikleri konusunda kalbinize şüphe ve vesvese gelmiyorsa devam edin, geliyorsa bırakın, sonra okuyun. İkincisi, başkaları ile Kuranıkerim’i müzakere ettiğinizde, anlamda ittifak ettiğiniz sürece devam edin, işi tartışmaya ve çekişmeye vardırıyorsanız bırakın.

Kuranıkerim’i doğru anlamanın namaz ve zikirle alakasına başka bir yazıda değinmiştik. Bu sanıldığından da önemli bir husustur. Onlara şu anlamdaki ayeti kerimeyi de ilave edelim:

‘Arkalarından öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler ve hazlarına/şehvetlerine uydular. İşte onlar gayyayı boylayacaklar’ (Meryem 59). Demek ki namaza hakkını vermeyerek onu zayi edenler hazlarına uyma durumundadırlar. Namaz en önemli zikirdir ve ‘şeytan kime musallat olursa ona Allah’ın zikrini unutturur, artık o insan şeytanın hizbinden olur’ (Mücadele 19).

Ahmed b. Hanbel der ki: ‘Kişinin İslam’dan nasibi namazdan nasibi kadardır. Kişi namaza ne kadar istekli ise İslam’a da o kadar isteklidir O halde ey Allah’ın kulu: Kendini tanı ve İslam’sız olarak Allah’a kavuşmaktan sakın. Çünkü senin İslam’ın kalbinde namaza verdiğin yer kadardır’.

Ve Şah Veliyyullah’ın söylediği: ‘Eğer nefsin, akla boyun eğmesini Ve onun hükmü altına girmesini sağlamak amacıyla egzersiz yapılacaksa, Bu iş için namaz kadar faydalı bir başka şey yoktur’ (Huccetullah).

Kısaca Kuranıkerim bir iman ve amel kitabıdır. Kul onun hazinelerinin kapılarını bu maksatla açmak istediği ve bunun gereklerini tedarik ettiği sürece o kendisini ona açar ve anlatır. Ona entelektüel bir merakla yaklaşıldığında sıradan bir sözmüş gibi görülür. Böyle olmasaydı Kuranıkerim üzerinde bizden çok daha fazla çalışan oryantalistler onu bizden daha iyi anlarlardı.

Yine aynı vecizeyi tekrarlayalım; anlamak yaşamaktır.

Anlamanın iman boyutu ya da metafiziği
Anlamanın iman boyutu ya da metafiziği

Sözden anlaşılana etki eden birden çok husus vardır; kim söyledi, ne söyledi, niçin söyledi, kime söyledi? Ve bunlara ilave olarak siz hangi bilgi seviyesi ile hangi peşin kabullerle, hangi haleti ruhiye ile hangi niyetle anlamaya çalışıyorsunuz? Bunları hesaba kattığımızda Kuranıkerim’den anladıklarımız da çok farklı olacaktır.

Video: Anlamanın iman boyutu ya da metafiziği


Bu sebeple olsa gerek, Kuranıkerim’in ilk gelen ayetinde böyle bir gerçeğe dikkat çekilir. ‘Yaratan rabbinin adıyla oku’. Yani ister Kuranıkerim’i ister kâinatı, yani münzel ya da kevnî ayetleri her şeyi yaratan Allah bilinci ile ve O’nun adına okuduğunuzda, yaratıcıyı ve O’nun büyüklüğünü hesaba kattığınızda onlardan anladıklarınız farklı olacaktır. Artık Kuranıkerim’de tutarsızlık göremeyeceksiniz. Nasıl bir kitaba ve nasıl bir Allah’a iman ediyorsunuz? Sizin anlamanızı bu sorunun cevabı belirleyecektir.

Burada akla şöyle şeytani bir itiraz gelebilir. Demek ki, siz sıradan birisini bile büyük saydığınızda onun söylediklerini, aslında öyle olmadığı halde çok anlamlı bulabilirsiniz. Evet, bu bir ölçüde böyledir, ancak o sizin büyük bildiğiniz, gerçekten büyük müdür, yoksa onu siz mi büyük hayal ediyorsunuz? Eğer ikincisi ise aynı yanlış tasavvur, anlamanızda da var olacaktır. O halde büyük olarak inandığınızın gerçekten büyük olup olmadığını da bilmeniz gerekir. Bunu Allah için ve O’nun kitabı için düşündüğümüzde diyebiliriz ki, öncelikle O’nun büyüklüğü konusundaki imanımızın gerçeklik/tahkik derecesine ulaşmış olması gerekir ki, onu olduğu gibi anlayabilelim. İşte bu durum imanın, anlamadan önce geldiğini gösterir. Bu sebeple, okuduğun her şeyi yaratan rabbinin adıyla, Onun adına, O’nun konumunu anarak okuyacaksın. Doğru bir başlangıç için bu da yetmiyor ki, arkasından, ‘O ki, insanı bir pıhtıdan/meniden yarattı’ buyuruyor. Yani sadece Allah’ın büyüklüğünü bilmen yetmez, kendini de büyük görmeyeceksin, seni de O’nun yarattığını, hatta tiksineceğin bir sümüksüden yarattığını bilip ilahlığa kalkışmayacaksın ki doğru anlayabilesin. Buna ayetin işaret ettiği bilimden haberdar olmayı da ekleyebiliriz.

İnsanda enaniyet, kibir ve büyüklük duygusu vardır. İnsan duygularıyla hareket ederse kendini her şeye kadir sanabilir. Onu böyle olmaya sevk eden iki düşmanı vardır, nefis ve şeytan. Muhtemelen bu sebeple Kuranıkerim okumak istediğimizde Allah şeytandan kendisine sığınmamızı emreder: ‘Kuran okuduğunda melun şeytandan Allah’a sığın. Çünkü şeytan güçlü bir iman ile Allah’a dayananlara musallat olamaz’ (Nahl 98, 99).

İşte bu sebeple Kuranıkerim’i doğru anlamak isteyenler, ‘aman Allah’ım, seni tenzih ederiz, biz senin bildirdiklerinden başka bir şey bilemeyiz ki’, ‘aman Allah’ım, Kuran’ın hepsi sendendir, biz hepsine böyle iman ediyoruz, sen bize iman verdikten sonra kalplerimizi yamultma, bize lütfunla merhamet eyle’ demek durumundadırlar. Aksi halde insan, onu bir iman ve amel kitabı değil de bir mücadele, mira ve tartışma kitabı haline getirebilir. ‘Kendilerine kesin bir delil gelmediği halde Allah’ın ayetlerini tartışanlar kalplerinde asla tatmin edemeyecekleri bir kibir olanlardır. Sen Allaha sığın, çünkü O Semî’dir/her şeyi duyar, Basîr’dir/her şeyi görür’ (Gâfir 56). İmam Matüridî der ki, buradaki ‘sen Allaha sığın’ ifadesini genellikle ‘şeytandan Allah’a sığın’ diye anlamışlar, ama bana göre burada kendisinden Allah’a sığınmamız istenen şey, şeytandan ziyade böyle kibirli firavunların hileleridir.

Mushaf’ta ‘İkra’ suresinden sonraki sure ‘Kadir’ suresidir ve orada Kuranıkerim’in Kadir Gecesinde indirildiği vurgulanır, bir bakıma onun geceyle ilişkisine dikkat çekilir. Çünkü Kuranıkerim’in doğru anlaşılması için geceler önemlidir. Yine ilk gelen ayetlerde şöyle söylenir:

‘Ey örtüsüne bürünen, geceleyin kalk. Birazı hariç, yarısı olabilir ya da onu da biraz azalt. Yahut biraz daha ekle ve Kurân’ı düşüne düşüne oku. Çünkü biz sana ağır bir söz yükleyeceğiz. Gece başlayan iş çok daha etkili, söz de daha düzgün olur’ (Müzzemmil 1-6). Demek ki, Kuranıkerim’in anlaşılmasının farz ibadetlerden öte, gece kalkmalarıyla da alakası vardır. Çünkü o çok ağır bir sözdür.

‘Bizim ayetlerimize ancak, onlar kendilerine hatırlatıldığında yüz üstü secdeye kapananlar, rablerini hamd ile tespih edenler, büyüklük taslamayanlar, yatak rahatlarından vazgeçebilenler, rablerine ümit ve korku ile yakaranlar ve verdiğimiz rızıktan infak edenler gerçekten iman etmiş olurlar’ (Secde 15-16). Rahman’ın özel kulları ‘geceyi kıyam ve secde ile geçirirler’ (Furkan 64).

Pazar günü son

Anlamak yaşamaktır
Anlamak yaşamaktır
Önceki yazımızda anlamanın imanî boyutuna dikkat çekmiştik.

Ragib el-Isfehanî tefsirinin mukaddimesinde Kuranıkerim'i yorumlamak için gerekli olan on ilmi sayar ve onuncusu olarak da ilm-i mevhibe'yi zikreder. Bunun, bildikleriyle amel edenlere Allah'ın özel olarak verdiği ilim olduğunu söyler. Hz. Ali'nin şu sözünü nakleder: 'Kuranıkerim adeta; beni anlamak isteyen bildiğiyle amel etmelidir der. 'Sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar' anlamındaki ayet bunu anlatır. Kendisine sordular: Resulüllah sana, başkasına verilmeyen bir bilgi verdi mi? Hayır, dedi, ancak Allah'ın kitabı, şu sayfamda yazılı olanlar (bazı hadisi şerifler) ve Allah'ın dilediği kuluna verdiği derin anlama kabiliyeti hariç'. Ragib devam ediyor: İşte onun bu söylediği, Allah'ın, salih amelleri yapmanız halinde düşünüp ders alabilmeniz mümkün olur dediği durumdur, Allah şöyle buyurur: 'Allah adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder. Hayâsızlığı, çirkin işleri ve haddi aşmayı yasaklar. Düşünüp ders alabilesiniz diye size öğüt verir' (Nahl 90). Bu aynı zamanda şu anlamdaki ayette sözü edilen, kulun hidayetinin artması durumudur: 'Allah, hidayette kalmaya çalışanların hidayetini artırır'. Yine şu anlamdaki ayette anlatılan durumdur: 'Onlar sözün güzeline uydukları için o övülen sırat-ı müstakimi buldular' (Ragib, Mukaddime). Yani anlama Kuranıkerim'e uymakla tamamlanır.

Yeni Şafak
Anlamanın engelleri
Anlamanın engelleri

Tefsir ve tevil ayırımını bir kez daha özetleyeyim: Tefsir, kökündeki açma anlamı ile ilgili olarak, Kuranıkerim’in sözel anlamını belirlemedir. O ilk muhataplarının diliyle gelmişti ve onlar onun bütünüyle tevilini değilse de, lafız olarak ne dediğini anlıyorlardı. İşte onların anladıklarının ne olduğunu belirlemenin adı tefsirdir. Bunu başta Resulüllah (sa) olmak üzere ilk nesillerden gelen açıklamalarla yapabiliriz. İbn Mesud, İbn Abbas, diğer âlim sahabiler, sonra Zeyd bin Ali, Mücahid ve Mukatil gibi ilk müfessirlerin söyledikleri çoğunlukla tevil değil, tefsirdir. Ardından Taberi bunları büyük ölçüde bir araya getirmiştir. İşte Kuranıkerim’in bu ilk anlamını, yani lafızlarıyla ne dediğini onlarsız tespit edebilmemiz mümkün olamaz.

Video: Anlamanın engelleri


O halde bazılarının yaptığı gibi, ‘sözlüğe baktım, darb kelimesinin, çıkıp dolaşmak gibi bir anlamı da varmış, o halde Nisa 34’deki darb budur’ demeleri ciddiye alınamaz. Ya da ‘Allah sizi bir nefisten yarattı, eşini de ondan yarattı’ ayetindeki ‘nefis’ her ikisinden bağımsız bir özdür, ikisi de bu özden yaratılmıştır diyebilmek için katmerli cahil olmak gerekir. Bunları ayrıca yazmalıyız.

Kısaca tefsiri atlayarak, ona rağmen tevil yapılamaz. Bu eşyanın da, dilin de tabiatına aykırıdır. Tevil ise zamanla, mekânla, yeni bilgilerle ortaya çıkan açılımlardır, anlama ve işaretlerdir. Ayetlerin bir bakıma müteşabihinden anlaşılanlardır. Ama bunlar da tefsire ve muhkem olana aykırı olamazlar. Bir örnek verelim:

‘Bugün sizin dininizi tamamladım’ anlamındaki ayet gelince herkes bayram ederken Ebubekir (ra) ağlamıştı. ‘Neden ağlıyorsun, senin de sevinmen gerekmez mi?’ dediklerinde, onun ayetten şu tevili çıkardığı görüldü: ‘Din tamamlandı ise, onu tamamlamakla görevlendirilenin görevi de sona erdi demektir, öyleyse o artık gidicidir, bunun için hüzünlendim’. Mesele tevil olunca o ilklerin yaptıkları teviller, sonraki tevillerin önünü kesmez, böyle anlamalar kıyamete kadar devam eder.

İşte anlama söz konusu olduğunda bu kuralın unutulmaması gerekir. Kuranıkerim’in lafızlarının söyledikleri güncellenemez. O pergelin sabit ayağıdır. Tabir yerinde ise sürekli güncellenecek olan şey, tefsire aykırı olmayan tevildir.

Kuranıkerim’i doğru anlamayı engelleyen hususlardan biri de ona mezhep, meşrep ve ideoloji çerçevesiyle bakmaktır. O insanların oluşturduğu mezhep ve meşreplere göre değil, Allah’ın kelamı olarak anlaşılmalıdır. Şu hadisi şerifi bir kez daha hatırlayalım: ‘Kuran hakkında kendi görüşüne göre konuşan, isabet etmiş olsa da hatalıdır’. Gazali, kendi görüşüne göre konuşmanın iki şekilde olabileceğini söyler. Ya kişi kendi nefsi arzularını, olmasını istediklerini Kuranıkerim’e söyletmek ister, ya da kör taklitle bağlı bulunduğu bir mezhebi ve meşrebi vardır da orada söylenenleri Kuranıkerim’e tasdik ettirmek ister, sanki Kuranıkerim’i değil onları asıl kabul eder. İşte böyle bir Kuran yorumunun hata olduğu açıktır. Çünkü birinde olmazsa diğerinde hata edecektir. Kişinin mezhebi, meşrebi, mektebi olabilir ama eğer doğru anlamak istiyorsa Kuranıkerim’i onlardan bağımsız olarak ve usulüne göre anlamalıdır.

Mesela Kuranıkerim’in bazı ayetlerinin tarihsel olduğunu, yani hükümlerinin bu gün artık uygulanamayacağını umumen kabul etmiş, bunu bir ideoloji haline getirmiş birisinin onu doğru anlaması artık zorlaşır. Çünkü kendi düşüncesine böyle bir çerçeve çizmiştir ve ilgili her ayeti buna uydurma gereği duyacaktır. Yani artık anlamı belirlemede aslolan onun bu peşin kabulüdür, ideolojisidir. Böyle bir anlama ideolojik anlamadır, böyle bir İslam da ideolojik İslam olmuş olur. Yani kişilerin Kuranıkerim’i Allah adına yeniden formatladığı bir İslam olur.

Kuranıkerim’i anlamayı değilse de yorumlamayı zorlaştıran bir diğer husus onu mealler üzerinden anlamaya, hatta mealden hüküm çıkarmaya kalkışmadır. Mealsiz olamayız dedik, ama Allah’ın kitabını doğru yorumlamak isteyen herkes onun dilini, o sözünü ettiğimiz ilk haliyle bilmelidir. Elbette bu kimsenin tekelinde değildir. Ama Kuranıkerim’in tevilini ve bu anlamdaki yorumunu yapmak, onu böyle anlamak ve anlatmak isteyenler onun orijinal dilini bilmelidirler. Ya bilmelidirler, ya da yine Kuranıkerim’in ifadesiyle ‘bilmiyorlarsa zikir ehline sormalıdırlar’. Zikir hatırlayıp ders almadır. En önemli zikir Kuranıkerim’dir ve namazdır. Bunu da Kuranıkerim’in kendisi söylüyor. O halde kişi onu ya bilecek, ya da bilerek böyle yaşayanlara soracaktır.

Birisi çıkıp düşünmenin ve anlamanın merkezi beyindir, kalp değildir, bunu Kuranıkerim söylüyor diye ısrar ediyor. Hangi ayet söylüyor diye sorduğunuzda, anlamayanlara Allah ‘beyinsizler’ diyor, demek ki, anlama beyinle olur gibi bir çıkarsama yapıyor. Oysa kast ettiği ayetteki ‘sefih’ kelimesini ‘beyinsizler’ diye anlamlandırmak o meali yapanın kendi tercihidir. İşte aslını bilmeyen ondan böyle bir hüküm çıkarabilir, ama tabii ki, bu da Kuranıkerim’in söylediği olmaz.

Yine bitmedi.

Fıkıh, meselelerimize çare olamıyor mu?
Fıkıh, meselelerimize çare olamıyor mu?

Fıkıh konusunda herkes kendi penceresinden gördüğünü söylüyor. Bazıları fıkıh bizim meselelerimizi halletmez diyor, bazıları fıkhı çok sert ve köşeli buluyor. Bunların fıkhın ne anlama geldiğini çok iyi bilmemekten kaynaklandığını sanıyorum. Çünkü fıkıh dediğimiz şey zaten iyi anlama demektir, fıkıh anlamanın özel bir boyutudur. İnsanın bulunduğu hal ve şartlara göre Allah’ın kelamını, onun açıklaması olan sünnet örneğiyle anlama ve yaşadığı problemlere onlardan çözüm bulma demektir.

Video: Fıkıh, meselelerimize çare olamıyor mu?


Tarih boyunca fakihler hep bunu yapmışlardır. Günümüzde de bu anlamda fıkıhçı olanlar yine bunu yapmaya çalışmaktadırlar, ya da böyle yapmalıdırlar. Yoksa sanıldığı gibi fıkıh, geçmişte yazılan fıkıh kitaplarında kaydedilmiş görüşler, içtihatlar, hal çareleri ve onların ezberlenmesi ve olduğu gibi günümüze aktarılması demek değildir. O görüşlerin her biri doktorların hastayı dinledikten sonra ona verdiği reçetelere benzer. Hiç bir hastanın reçetesi diğerine uyumaz.

O halde fıkıh bugün bizim meselelerimizi halledemez demek fıkhı yanlış anlamaktır. Böyle söylemek, Kuranı Kerim’i ve sünneti yaşadığımız şartlara göre iyi anlamak bizim meselelerimizi halledemez demekle eş anlamlıdır. Geçmişte fıkıh adına söylenen her düşüncenin bütün zamanlar ve mekânlar için geçerli olacağını ve bunun her meseleyi halledebileceğini sanmak bazılarımızı, fıkıh bugün bizim meselelerimizi halledemez kanaatine götürüyor.

Bunun bir başka sebebi de şu olabilir: bilindiği gibi fıkıh bir bakıma mühendisliktir, hukuktur. Yürümekte olan hayatın helal haram, hak hukuk koordinatlarını belirlemedir. Yani fıkıh binalardaki statik hesaplaması gibi bir şeydir, yapılan bir işin İslam çerçevesinden çıkmamak üzere nereye kadar gidebileceğini, ne kadar yük taşıyabileceğini hesaplamanın adıdır. Çünkü her şeyin bir sınırı vardır. Sınırını geçtikten sonra o şey, o şey olmaz. İslam’ın da zamana ve mekâna göre esnetilebilecek bir tevil dairesi vardır. İşte bu dairenin sınırlarını belirleyen disiplin ya da ilim fıkıhtır.

Fakat bazı anlayışlar kendilerini çok daha özgür hissedebilmek için düşüncelerine hiçbir sınırın çizilmemesini istiyor olabilirler. Mesela bazı gulat-ı sufiyye İslam’ı safi bir gönül sevgi aşk ya da batıni duygu ve düşünceler olarak gördükleri için fıkhın müdahalesini kabul edemezler, fıkhı sert ve köşeli bulurlar. Bu durum, fıkhın meseleleri halledememesi demek değildir. Aksine böyle olanların düşüncelerine sınır getirilmesini istememelerinden kaynaklanır. Oysa fıkıh da hukuk gibi bir sınır çizmek zorundadır.

Aynı şekilde hayatın modern çizgide devam etmesini ve esas olanın modernite olduğunu zannedenler de fıkhın müdahalesinden hoşlanmazlar. Ya da fıkıh kendi çizgilerine müdahale ettiği için fıkhın bu işi halledemeyeceğini sanırlar. Oysa hangi alanda olursa olsun kitap ve sünnet çizgisi içerisinde Müslümanların hatta bütün insanların problemlerini çözebilen her yeni düşünce bir fıkıhtır, yani olması gereken yerde olması gereken, usulüne uygun her anlama fıkıhtır.

Kısaca fıkıh bizim meselelerimizi halledemiyor demenin iki sebebi vardır. Birincisi fıkhın ne olduğunu anlamamak, ikincisi bu yeni anlamalar bizim meselelerimizi halletmez demiş olmak. Bunların her ikisinin de doğru olmadığı açıktır.

Bilindiği gibi Kuranı Kerim Müslümanlardan ‘dinde tefekkuh’ etmelerini ister. Bu kavram çok anahtar bir kavramdır. Dinde tefekkuh sadece bugün fıkıh denen disiplinle ilgili bir çaba değildir. Akidesi ile ahlakıyla hukukuyla her alanda dinin temel kaynaklarının, onun maksadına uygun olarak çok iyi anlaşılmasını ifade eder. Resulüllah efendimizin Abdullah Bin Abbâs’a ‘Allah’ım onu dinde fakih kıl’ diye dua etmesi sonucunda onun Kuranıkerim’i çok iyi anlayan birisi olduğunu herkes bilir.

Öyleyse birilerinin ikide bir de fıkhın donuk kuralları bizim meselelerimizi halledemez deyip, İŞİD gibi bazı örgütlerin fıkıhla hareket etmelerini örnek göstermeleri ya kasıtlıdır ya da meseleyi iyi anlamamaktan kaynaklanır. Aksine Müslümanların meselelerini her zaman halledebilecek yegâne disiplin fıkıhtır. Yeter ki onun ne anlama geldiğini anlamış olalım. Bunu söyleyen insanlar, alanları ne olursa olsun kendi alanlarında İslam’ın ahkâmını tefekkuh düzeyinde anlayıp çözüm üretiyorlar da çözümleri kale mi alınmıyor? Oysa onların bunu yapabilmeleri de fıkhetmeleri anlamına gelir.

Hulasa biz fıkıh düzeyinde yani Kuranı Kerim’in ve sünnetin çizdiği sınırlar içerisinde anlamayı başarabilirsek fıkıh yapmış, fıkıh yapınca da meselelerimizi halletmiş oluruz. Demek ki hangi alanın uzmanı olursanız olun, fıkhedebilirseniz meseleleri çözmüş olursunuz. Fıkhedemezseniz, yani dini bulunduğunuz hal ve şartlara göre iyi anlayamazsanız o zaman tıkanıp kalırsınız. Yoksa tarihte fıkıh olarak üretilen ve kendi zamanlarının meselelerini halleden görüşleri alıp günümüze getirmeyi fıkıh zannederiz ve fıkhı suçlamış oluruz. Burada suç fıkhın değil, fıkhı anlamayanlarındır.

Hafızlara
en popüler
takım ödülü
Hayat
Hafızlara en popüler takım ödülü
Çin'in Şanghay kentinde düzenlenen 2018 Dünya Robot Yarışması'na Konya'dan katılan 11 kız hafızlık öğrencisinden oluşan takım, "En popüler takım" ödülü aldı.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.