Devletsiz İslam olur mu?
Devletsiz İslam olur mu?

Bir önceki yazımızda İslam’ın devleti olur mu, diye sormuştuk. Şimdi de devletsiz İslam olur mu, diye soralım.

İslam’ın bir devlet kurmayı doğrudan emretmediğini söylemiştik. Buna bağlı olarak bir devlet şekli teklif etmediği de anlaşılmış olur. Bunun asıl sebebi, daha önce de söylediğimiz gibi, devlet şeklinin şartlarla alakalı olması ve şartlar değiştikçe de zorunlu olarak devletin şeklinin ve yapılanmasının da değişeceği gerçeğidir. Allah bunu ulemanın aklına, istinbat ve içtihatlarına bırakmıştır. Yeter ki Kuranıkerim’de zikredilen temel prensiplere uyulmuş olsun.

Yönetim söz konusu olduğunda bu prensipler nelerdi? Her hak sahibinin hakkını tastamam alabilmesi, adalet, şura, işi ehline verme. Bunları hakkıyla gerçekleştiren herhangi bir yönetim İslam’ın yönetimidir. Bu da dinin, canın, aklın, malın ve ırzın korunması demektir. Bunları bugünkü karşılıklarıyla açarsak; düşünce ve inanç özgürlüğü, yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, namus ve haysiyetin korunması diyebiliriz. İşte bir ‘İslam Devleti’nin ya da ‘Müslümanların devletinin olmazsa olmaz omurgası budur. Buna ‘İslam Devleti’ denmesini tartışabilirsiniz.

Ancak daha önce de söylediğimiz gibi, tarihi gelişmelere paralel olarak fakihler bu yapılanmanın fıkhını geliştiremediler. Neden böyle oldu? Bunun sebepleri doktora tezi olacak kadar geniş bir meseledir, ama kısaca şunları söyleyebiliriz: Çünkü Raşit Halifeler döneminde sahabenin henüz hayatta olmasıyla ve halifelerin şuraya önem vermeleriyle buna gerek duyulmuyordu. Zaten o dönemde fıkhın diğer alanları da bağımsız bir ilim olarak kurulup gelişmemişti. Sonra yönetim ‘ısırıcı krallara’ geçti, saltanat ve monarşi başladı. Yönetimi eleştirenler korkutulup sindirildi. Bunun yanında yönetimin alimleri yanlışların engellemesini isteyen naslar yerine, itaati öne çıkaran ve bunu mutlaklaştıran naslara vurgu yaptılar ve yöneticilere, kim olurlarsa olsunlar laf söyleyenleri tepelediler. Oysa kötülüğün ortadan kaldırılması, iyiliğin ikamesinden daha önemli ve öncelikli idi. ‘Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır’.

Şimdi tekrar ‘İslam Devleti’ne dönelim. Devlet kurun, onu şöyle şöyle yapılandırın denmiş olmasa bile bağımsızlık, güç, egemenlik, savunma, başkalarına itaat etmeme ve Allah’ın hukukunun uygulanması konularında o kadar çok ayeti kerime vardır ki, bütün bunları devletiniz olmadan gerçekleştirmeniz ve müslüman kalabilmeniz asla mümkün değildir. Örnek olarak bazılarını verelim:

Allah’ın indirdiği hükümleri imkânı olup da uygulamayanlar duruma göre kâfir, fasık ya da zalimdirler. Kâfirlere, müşriklere, kısaca sizden olmayanlara asla itaat etmeyeceksiniz. Böylelerini başınıza geçirmeyin. Çok ilginçtir ki bu itaat etmeme, boyun eğmeme emri daha ilk ve ikinci inen surede vurgulu bir şekilde tembihlenmeye başlamıştır. Onlar isterler ki, biraz siz mücamele/yağcılık yapasınız biraz da onlar ve böylece geçinip gidesiniz.

Zalimlere en küçük bir meyil göstermeyin. Böyle yaparsanız sizi ateş çarpar. Zalim Kuranıkerim’de öncelikle şirki, inkârı ve küfrü seçenlerdir. Bendenizin bu ‘The Cemaah’ olayında en dikkatimi çeken nokta burasıdır. Meyletmek şöyle dursun tamamen zalimlerin emrine girmiş ve onların maşası oldular. Sonuçta onları gerçekten de ateş çarptı.

‘Onlara’ yani ötekine karşı bütün gücünüzle hazırlık yapın ki, kendi düşmanlarınızı, Allah’ın düşmanlarını ve sizin bilmediğiniz ama Allah’ın bildiği daha nice düşmanları korkutup caydırabilesiniz. Bu söylediklerimiz hep ayet mealleridir. Bunların hangisini egemenliğiniz/devletiniz olmadan yapabilirsiniz? Adaleti, şurayı, işi ehline vermeyi kim gerçekleştirebilir?

Kuranıkerim’in vurgu yaptığı kavramlardan biri Tâğut’tur. Bu kavram da ‘Ehlisünnet’ kavramı gibi ideolojik İslam fırkaları elinde ayağa düşürüldü ama Kuranıkerim’de önemli bir yeri vardır. Tâğut sözlükte, tuğyan eden yani haddini aşan demektir. Allah’ın hükümlerine karşı olan yönetim ya da yöneticiler tâğuttur. Allah’ın hükümlerini bırakıp tâğutun hükümlerini seçenleri Kuranıkerim kâfir diye niteler. Oysa kanun koyan, kanunları uygulayan devlettir. Devletiniz olmadan bu ayetler size ne söylüyor olabilir?

Önemli olan adalettir, adaleti sağlayan her yönetim Müslümanların yönetimidir gibi bir kalıp söz doğru gibi görünse de aldatıcıdır. Bu mottoyu kullananlar ‘adalet nedir, hak nedir, hakkın dağıtımını kim nasıl yapar’ sorularına doğru cevap verebilirlerse ancak bu söz de doğru olabilir. Adaleti kaypak ve göreceli bir kavram olarak kullanırlarsa buna itibar edilmez.

Kur’ân meâli insanı yoldan mı çıkarır?
Kur’ân meâli insanı yoldan mı çıkarır?

Türkiye’de ateizm veya deizmin veya sekülarizmin yayılması dünyada bu akımların yayılmasından farklı dinamiklere sahip midir acaba? Bir de tarihsel bir boyut katıp tekrar soralım: Bu zamanda ateizmin, deizmin ve sekülarizmin yayılmasının geçmiş zamanlarda bu akımların yayılmasından farklı dinamikleri var mıydı?

Bazı telaşlı söylemlere bakılırsa bugün yaşamakta olduğumuz bazı tecrübelerin çok fazla kendimize özgü olduğu ve tarihte emsali görülmemiş bir çürümenin işaretleri olarak görülebileceği düşünülebilir. Tabii bu akımlar açısından bakıldığında bu gidişat hiç de kötü değildir. Toplum bilimsel akla daha fazla prim verdikçe daha fazla sekülerleşiyor onlara göre ki, bu da kötü bir şey değildir.

Meseleye kimin nasıl bir sevinç veya keder duygusuyla yaklaştığına bakmaksızın sadece bu yaşadıklarımızın kendimize özgü olduğu duygusunun veya düşüncesinin bile fazlasıyla kendimizi merkeze koyan bir yaklaşım olduğunu söylememiz gerekiyor. Oysa bu konularda İbn Haldun’nun formüle ettiği biçimiyle geçmiş tecrübelerle bugünün tecrübeleri arasında bir karşılaştırma yapmak bizi her zaman daha sağlam bir noktaya ulaştırıyor. “Geçmiş bugüne suyun suya benzediğinden daha fazla benzer” demişti İbn Haldun. Özelikle insan tabiatına ilişkin hususlarda, insanın duygularıyla, aklıyla, dinle, bu dünyayla, öte dünyayla, insanla ve karşı cinsle ilişkileri hususunda radikal anlamda bir şey değişmiyor. Geçmiş bugün suyun suya benzediğinden daha fazla benziyordur.

Sekülerleşmeye doğru hızlı “ve tehlikeli” bir gidişat içinde olduğumuza dair bazı endişeler duyuyoruz. Aynı hikaye sekülerleşmeye duygusal bağlılığı olanlar tarafından sekülerleşmenin insanlık tarihinde evrimsel bir gelişme aşaması olarak büyük bir coşkuyla karşılandığını görebiliyoruz. Oysa ortada insanlık tarihinde yaşanandan farklı bir şey olmuyordur. İnsanlık tarih boyunca dindarlıkla dünyevilik arasında gider gelir.

Bu arada çok yakın zamanlarda seküler çevrelerin, “endişeli modernlerin” çok daha farklı algılarına ve duygularına da tanık olduğumuzu, işi-gücü bırakıp onların bu endişelerini yatıştırmakla uğraştığımızı hatırlayalım. Türkiye aslında sekülerleşmiyor, muhafazakârlaşıyor, hatta mahalle baskıları altında gittikçe bağnaz bir dindarlığın cenderesine doğru yuvarlanıyordur.

Hangi resim doğrudur? Gelsin katılımcı gözlemli, mülakatlı, anketli sosyal araştırmalar, gitsin gazete haberleri, televizyon tartışmaları. Bu düzeyde tespit edilen gerçeklik gerçekten insanların Allah’la veya öte dünya ile ilişkilerini ne kadar ölçebilir?

Özellikle gençler arasında deizmin yaygınlaştığına dair söylemlerdeki endişe tonu çok ilginç. Hangi tespite dayanıyor bu ve gerçekten varsa nedenini kim ne kadar bilebilir? Elbette sosyolojinin bu konuda yapacağı çok şey olacaktır ama bu tespitlerin ne kadarı gerçekten sağlıklı sosyolojik araştırmaların sonuçlarına dayanıyor? Görebildiğim kadarıyla herkesin endişelerini tetikleyen şey çevresinde yaşadığı bir-iki örnek veya yaşandığını duyduğu ama konuşula konuşula vukuundan daha şayi bir söylemden başkası değil.

Peki gerçekten bir deizm sorunumuz her zamankinden farklı olarak, daha baskın bir söylem veya kültür olarak gelişiyorsa gençler arasında bunun sebepleri nelerdir?

Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Cağfer Karadaş Hoca’nın, değerli hocamız Prof. Faruk Beşer’e göndermiş olduğu bir mektupta bunun bir sebebi de “meal okumak” olarak verilmiş. Yanlış ifade etmiş olmayalım. Tamı tamına söylediği şey şu: “…ateist ve deistlerin temel argümanları şu anda felsefi olmaktan ziyade Kur’ân çevirileri üzerinden oluşmaktadır. Meal çevirisi, bağlamı tam veremiyor. Bu konuda Diyanet’in ve ilahiyatların ortak bir çalışma yapmasının çok yerinde olacağını ve rüzgârı tersine çevireceğini düşünüyorum. Din kültürü öğretmenleri Diyanet’ten ücretsiz meal isteyip öğrencilere dağıtıyorlar. Öğrenciler okumaya başlayıp anlamlandırma sorunu yaşadıklarında kafaları karışıyor ve işte bu akımlara yönelebiliyorlar…”

Karadaş Hoca’nın bu tespitini Faruk Beşer Hocamız da “çok isabetli bir tespit” olarak değerlendiriyor. Tabii bu, şimdiye kadar deizm veya ateizmin yayılması hususunda tespit edilmiş bana göre en ilginç faktörlerden biri: Kur’ân meâli okuyup deist veya ateist olmak.

Aslına bakarsanız, bırakınız meâl okumayı Kur’ân’ı Arapçasıyla, en derin anlam yapılarıyla, semantiğiyle, tefsiriyle, teviliyle çok iyi anlayıp sapıtan insanların var olabildiğini de biliyoruz. Yani Kur’ân’ı, hocalarımızın önerdiği üzere en mükemmele yakın bir meâl ile yapsak bile bu, insanların Kur’ân’ı doğru anlayacaklarının bir garantisi midir? Dahası, meâle bile hiç bağımlı olmaksızın Arapçayı bilmek veya Kur’ân’ın dilini en mükemmel şekilde anlamak dahi hidayetin bir garantisini oluşturur mu?

Bizzat Kur’ân’ı Kerim’in kendisi “Bu kitap bazılarını hidayete erdirir, bazılarını da saptırır” demiyor mu? Burada saptıran faktör nedir, hidayete erdiren faktör nedir? Bunu ciddi bir biçimde sorgulamamız gereken noktadayız sanırım.

Ama bu sorgulamaya geçmeden, bir de gençlerin meâl okuması ile deizme veya ateizme yönelmesi arasındaki nedensel ilişki nasıl tespit edilebilmiş onu da bilmemiz gerekiyor. Zira sosyolojide iki olayın birlikte var olması her zaman hatta çoğu zaman aralarında nedensel bir ilişki olduğunu tespit etmemize yetmez. Nedensel ilişkinin tespiti esasen bütün bir Aydınlanma düşüncesini hatta onun öncesinde İmam Gazzali’nin kökten sorguladığı hatta epistemolojik imkansızlığa bağladığı bir ilişki türüdür.

Yine de biz o kadar ileri gitmeyelim. Çünkü nedensel ilişkiyi bu kadar imkânsıza bağladığımızda bilimsel faaliyetin tamamını sorgulamak durumunda kalırız.

O yüzden Kur’ân meâlinin anlam ve işlevleri üzerine devam edelim. Bilahare tabii.

Kuranıkerim’i anlamakla Kur’an’dan anlamak ayrı şeylerdir
Kuranıkerim’i anlamakla Kur’an’dan anlamak ayrı şeylerdir

‘Kur’an bize yeter’ retoriğinin sahiplerinden en azından bir kısmının sıkça dile getirdikleri ifadelerden biri, Kuranıkerim’in herkesin rahatlıkla anlayabileceği çok kolay bir kitap olduğudur. Bu kabulün doğru denebilecek bir yönü olabilir ama her bakımdan doğru değildir.

Önce bunun Kuranıkerim’den dayanağı Kamer Suresi’nde dört kez tekrarlanan, ‘hakikaten biz Kuran’ı zikir için çok kolay kıldık, var mı bir ders alan?’ anlamındaki ayeti kerimedir. Bu ifade Kuranıkerim’in herkesin anlayabileceği çok kolay bir kitap olduğunu mu anlatır? ‘Zikir için’ çok kolay olması onun anlaşılmasının çok kolay olduğu anlamına gelir mi? Dikkat edilirse, tek başına bunu anlamak bile çok kolay değildir. Biz bir başka ayetten, Duhân/44, 58 den bir nebze anlayabiliyoruz ki, buradaki ‘zikir’ ‘tezekkür’, yani düşünüp ders alabilmektir. Bunun çok kolay olması da Kuranıkerim’in ilk muhataplarının diliyle gelmiş olmasındandır. Yani zikir için kolay olması, onun bütünüyle anlaşılmasının herkes tarafından kolay olması demek değildir, dili bilinirse ve ön yargısız düşünülürse ondan ders alınmasının kolay olabileceği demektir. Çünkü anlama ile düşünüp ders alabilme, hatta inanma farklı şeylerdir. Düşünüp ders alabilmenin önünde pek çok engel vardır. Bu engeller olmasaydı Ebucehil onu bizden çok daha iyi anlayacaktı. Yanlış bilgiler, ön yargılar, başka bir inanca, meşrebe ve mezhebe iman düzeyinde saplantı, propagandalar sebebiyle İslam’a ve müslümanlara duyulan kin ve nefret ve benzerleri tezekkürü, yani düşünüp ders alabilmeyi zorlaştırır, hatta engeller.

Yukarıdaki kabulün doğru olan yönü, işte bu engellerden sıyrılabilenlerin, hangi bilgi ve zekâ düzeyinde olurlarsa olsunlar, Kuranıkerim’den kendine düşen kadarını anlayabileceği ve ‘düşünüp ders alabileceği’ gerçeğidir. Yoksa herkesin Kuranıkerim’i anlayabileceği demek değildir. Elmalılı merhum, Âl-i İmran/3, 7. ayeti sebebiyle muhkem ve müteşabihi anlatırken, tek tek şu ayetlerin muhkem, şunların müteşabih olduğunun söylenemeyeceğini, her bir ferdin bilgi, anlayış ve iman düzeyi arttıkça onun için muhkemlerin çoğalıp, müteşabihlerin azalacağını anlatır. Yani her ayet herkes için muhkem ya da müteşabih değildir.

İmdi, Kuranıkerim’i anlama yolunda olan iki farklı insan düşünelim. Biri onun indirildiği dili -bugünkü Arapça’yı kast etmiyorum- biliyor, diğeri ise onu meallerle anlamaya çalışıyor. Bunlardan birincisi onun bütünüyle ne dediğini olmasa da diline vakıf olduğu oranda sözel anlamını anlayacak ve diğer engeller yoksa anladığı kadarını da düşünüp ona inanabilecektir. Anlama şartlarını oluşturmayı sürdürdüğü oranda da Kuranıkerim’den anladıkları sürekli artacaktır. İkincisi ise sadece okuduğu meali yapanın anladığından ve onu da kendi anladığı kadarıyla anlayacaktır. Ama isterse o da onun dilini öğrenecek, ya da bilene soracak, anlayıp yaşadıkça ve inandıkça da anladıklarını çoğaltacak ve bu konuda diğerinden farkı kalmayacaktır. Bu mesele her açıldığında hep doksanlı yıllarda duyduğum şu diyalog aklıma gelir:

Kuranıkerim’e göre anlama beynin değil kalbin işidir.

Hayır, beynin işidir, çünkü Kur’an, anlamayanlara beyinsizler diyor.

Bunu hangi ayet söylüyor?

A’râf/7, 155 te ‘içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak eder misin Ya Rab’ denmiyor mu?

Orada geçen kelime ‘beyinsizler’ değil ‘süfeha/sefihler’ kelimesidir. Senin okuduğun meal bu kelimeyi beyinsizler diye çevirdiği için sen de anlamayanların beyinsizler, anlamanın da beyinle olduğunu sanmışsın.

Kuranıkerim’i anlamada muhkem ve müteşabih kavramları anahtar düzeyinde iki temel kavramdır ve bunların geçtiği ayetlerde Allah anlama ile ilgili üç önemli kavram daha zikreder: Rasihûn, tezekkür ve ulü’l-elbâb. Rasihûn, gereken bilgiyi sonuna kadar götüren âlimlerdir. Tezekkür, bilinenleri akla getirmekle anlamanın tefekkür boyutudur. Ulü’l-elbâb ise bu iki özelliği oluşturan âlimlerin birlikteliği ile oluşan ortak akıldır. Ya da ulü’l-elbâb’ın özelliği, ilimde râsih olma ve tezekkürle birlikte, ilimleriyle gururlanmadan, tevazu gösterip, Allah ne derse ona imanlarını vurgulamalarıdır. Bütün bunlarla birlikte ‘rasihûn’ ve ulü’l-elbâb’ olabilmek için münferit davranmama, ortak aklı kullanma gerekir. Belki buna işaret olarak bu kelimeler Kuranıkerim’de böyle yerlerde hep çoğul olarak kullanılır.

‘Rasihûn’ ve ulü’l-elbâb’tan olma kolay değilse Kuranıkerim’in tefekkür, toplum ve felsefi boyutunu anlamak da kolay olmasa gerektir. Her şeyden önce ilim, tevazu ve teslimiyet ister.

Meal okumak gençleri dinden mi uzaklaştırıyor?
Meal okumak gençleri dinden mi uzaklaştırıyor?

Kuranıkerim’in tarih boyunca doğru anlaşılmasının önündeki engelleri şöyle özetleyebiliriz: Ondan üretilen bilgilerin onu kuşatıp karanlığa gömmesi, bunu görüp yanlış değerlendirenlerin, geçmişin bütün birikimini atıp, onu tarihinden soyutlayarak kendi tarihsellikleriyle ve yaşadıkları İslam dışı kültürlerle anlamaya çalışmaları, bir de Kuranıkerim’in uygulanmadan, yani ameli ve ahlaki temel oluşturulmadan anlaşılacağının sanılması. Tabii ki bu genel bir manzaradır. Yoksa onu her zaman hakkıyla anlayan ve yaşayan âlimler hep var olmuştur, olmaktadır. Mesele bunun ümmete yansımaması meselesidir.

Beş altı yıldır üzerinde çalıştığım açıklamalı mealimi hamdolsun, bitirdim ve bugünlerde yeniden gözden geçirilmesiyle meşgulüm. Ancak anlama konusundaki problemlerim boyut değiştirerek devam ediyor. Kuranıkerim’in üslubunu tanıdıkça bir beşerin böyle bir ifade örgüsü kuramayacağını yakından görüyorsunuz. Dilinin Arapça olmasına rağmen seçilen kelimeler ve kelimelerin anlam ışıldamaları her hangi bir Arabın üstesinden gelebileceği cinsten değil. En zor mesele de verilmek istenen mesajın çok girift ve çapraz ilgileşiminin, yakalanması zor bir örgüde, ya da bağlamda verilmiş olması. Öyle ki, bunu bir insanın tek başına tespit edebilmesi neredeyse imkânsız. Bu olmayınca da okuyanlar, eğer akıllarını karıştırmadan bunu salt imanlarıyla kabullenemezlerse, bağımsız ve bağlantısız parça bölük bilgilerle karşı karşıya kaldıkları duygusuna kapılabilirler. O zaman da ya, ben anlamıyorum ama Hakîm olan Allah’ın bunda bir hikmeti, bir meramı vardır deyip teslim olurlar, ya da zaten zayıf olan imanları yara alır ve inançsızlığa doğru kayarlar.

Bu duygularımı ilmine güvendiğim sevgili dostum, Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Cağfer Karadaş’in fakire gönderdiği bir istifsarı ile teyit ettim. Diyor ki:

‘Hocam ateist ve deistlerin temel argümanları şu anda felsefi olmaktan ziyade Kur’an çevirileri üzerinden oluşmaktadır. Meal çevirisi, bağlamı tam veremiyor. Bu konuda Diyanet’in ve ilahiyatların ortak bir çalışma yapmasının çok yerinde olacağını ve rüzgârı tersine çevireceğini düşünüyorum. Din kültürü öğretmenleri Diyanet’ten ücretsiz meal isteyip öğrencilere dağıtıyorlar. Öğrenciler okumaya başlayıp anlamlandırma sorunu yaşadıklarında kafaları karışıyor ve işte bu akımlara yönelebiliyorlar. Şu anda bizim en temel sorunumuzun, âcizane bu konu olduğunu düşünüyorum’.

Bence de çok isabetli bir tespit.

Cağfer Hoca bir de, dusuncefeneri.com’da konuyla ilgili olarak “Ateist ve Deistlere güvenmemenin 100 nedeni” diye ilginç bir yazı yazmış.

Ben de ona şu minvalde bir şeyler söyledim:

Gerçekten ben de bu çalışmam esnasında Kuranıkerim mealini yapma meselesinde en önemli problemin ayetler arasındaki ilgi ve bağı kurma becerisi olduğunu gördüm. Yaptığım işin bu konuda beni tam ikna ettiğini söyleyemem. Bu işin kolay olmadığını anladım. Belki senin dediğin gibi işi bilen bir heyet ile bir taraftan siyer/hadis ve nüzul sebepleri, bir taraftan tefsirler taranarak, uzun soluklu ortak bir çalışma yapılabilir. Ancak bu da çok zor ve tetebbuat isteyen bir iştir. Böyle bir kurum ya da proje oluşturulabilir mi? Tabii ki oluşturulabilir. Ama buna ‘Körfez sermayesi’ lazım. Gerçi bu sermaye Diyanet’te de yok değil. Bir yılın hac kazancı bunu neredeyse halleder. Bir gün bu inşallah mutlaka yapılacaktır, yapılmalıdır ve o zaman biz de Kuranıkerim’i bize vahyediliyor gibi anlayacağız. Yapılırsa bu çalışma uzatmadan, ciltlerle tefsir bilgilerine boğmadan, sadece bağlam ilişkisine odaklanarak yapılmalıdır. Tefsirler ne kadar uzun olursa anlamayı o kadar zorlaştırır.

Böyle çalışmaların örnekleri Mağrib’de/Fas’ta yapıldı ve yapılıyor. Bu dev çalışmaların öncüsü, üç yıl önce evimde misafirim olan Prof. Dr. Şahid el-Bûşeyhî başkanlığındaki heyet, Mağrib’te hala kalıntıları bulunan Endülüs/Şatıbî kafasıyla birden çok benzer proje gerçekleştirdi ve halen devam ediyorlar. Benim de mealde en çok yararlandığım başucu kaynağım olan tarihi seyri içinde tefsir geleneği diyebileceğimiz projeleri çoktan bitirildi. Ardından yine aynı minvalde Kuran ve Hadis ıstılahları çalışmaları yaptılar. Bu çalışmalara mobdii.com’dan ulaşılabilir.

Meselenin bir ucu da Kuranıkerim’in çok kolay olduğu ve herkesin onu rahatça anlayabileceği edebiyatıdır. Bunun ne kadar doğru olduğunu de gelecek yazımızda görelim.

Sesini çıkarması saçmalık: Mevlüt Çavuşoğlu'ndan Yunanistan'a Ayasofya tepkisi
Gündem
Sesini çıkarması saçmalık: Mevlüt Çavuşoğlu'ndan Yunanistan'a Ayasofya tepkisi
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ayasofya’da Kur’an okunmasından rahatsız olan Yunanistan’a tepki gösterdi: “Türkiye’de ezanın ya da Kur’an-ı Kerim’in nerede okunacağını başka birine mi soracağız? Yunanistan’ın Ayasofya’da Kur’an-ı Kerim okundu diye sesini çıkarması saçmalık ve haddini aşmaktır.”
Yeni Şafak
Cumhurbaşkanı Erdoğan: Gençlerimize, ecdatları Fatih'e layık bir Türkiye bırakacağız
Gündem
Cumhurbaşkanı Erdoğan: Gençlerimize, ecdatları Fatih'e layık bir Türkiye bırakacağız
Ayasofya'da düzenlenen Fetih Şöleni programında Fetih Suresi okundu. Kur'an tilaveti sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan konuştu. Önemli açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkano Erdoğan, ''Gençlerimize, ecdatları Fatih'e layık bir Türkiye bırakacağız'' dedi.
Yeni Şafak
TRT'nin düzenlediği Kur'an-ı Kerim'i Güzel Okuma Yarışmasında birinci belli oldu
Hayat
TRT'nin düzenlediği Kur'an-ı Kerim'i Güzel Okuma Yarışmasında birinci belli oldu
Dört sezondur TRT 1 ekranlarında izleyiciyle buluşan 'Kur'an-ı Kerim'i Güzel Okuma Yarışması'nda' ödüller sahiplerini buldu. Birinci, Büyük Çamlıca Camii Müezzin Kayyımı Hüseyin Akbulut oldu.
Yeni Şafak
On beş yaşındaki Muhammed’in Kur’an tilaveti jüriyi mest etti
Hayat
On beş yaşındaki Muhammed’in Kur’an tilaveti jüriyi mest etti
TRT 1'de yayınlanan Kur'an-ı Kerimi Güzel Okuma yarışmasında henüz 15 yaşında olan Muhammed Yahya Yıldızhan, jüri üyelerinin hepsinden tam puan alarak birinci oldu. Yarışmacılar arasında en genç olan Yıldızhan'a, tilaveti sebebiyle bütün jüri üyeleri 100'er puan verdi. 2018 yılında Eskişehir'de Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen yarışmaya henüz 12 yaşındayken katılan Muhammed, yarışmada ikincilik ödülü kazanmıştı.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.