Adalet, Hak, zulüm ve cevr
Adalet, Hak, zulüm ve cevr
Türkçe'de 'adl' kelimesinden yapma mastar olarak sadece 'adalet'i kullanırız ama Kuranıkerim kavramı olarak adl'in yanında 'kıst' ve zulmün yanında da 'cevr' vardır.
Yeni Şafak
‘Adalet mülkün temelidir’ ne demek?
‘Adalet mülkün temelidir’ ne demek?

Kuranıkerim devletin şekli, yönetim biçimi, idari yapılanma gibi konularda da dört temel prensipten başka detay vermez. Bunlardan birincisi adalettir ve adalet her hak sahibine hakkını tastamam vermektir demiştik. Devam edelim.

Video: ‘Adalet mülkün temelidir’ ne demek?


Adalet kavramını anlatalım derken önce kendimizin anlamamız gerektiğini gördük ve karşımıza çok geniş bir çerçeve çıktı. Öncelik Allah’ın adl/adil olduğunun ve O’nun mülkünün adalet üzre kurulmuş olduğunun bilinmesi, zerreden kürreye kâinattaki adalet, insanın bedenindeki adalet, yönetimdeki, ekonomideki adalet. Hatta duygulardaki adalet… Bakalım ne kadarını söyleyebiliriz.

Adalet mülkün temelidir sözü, adaletiyle tanınan Hz. Ömer’e nispet edilir ama izini sürerseniz bunun ta Kadim Mısır’a dayandığını görürsünüz. Tıpkı ‘kendini bilen Rabbini bilir’ hadisinin Sokrat’a kadar gittiği gibi. Demek ki bunlar kadimden beri bilinmektedir. Yönetim söz konusu olduğunda tarihte bu hep vurgulanmıştır.

Ama bu söz sadece yönetimle ilgili değil, çok daha geniş anlamda da geçerlidir. Çünkü mülk kelimesi hem bir şeyin çıplak mülkiyetini, hem mutlak egemenliğini, yani hem maddi hem manevi varlığında söz ve tasarruf sahibi olmayı anlatır. Sadece maddi varlığına, yani çıplak mülkiyetine sahip olmak çoğu zaman ‘milk’ kelimesiyle ifade edilir. Birincinin ismi faili ‘melik’ ikincinin ise ‘mâlik’tir. Bu sebeple Ebu Hanife Fatiha’daki ‘mâliki yevmi’d-din’ kıraati yerine ‘melik-i yevmi’d-din’ kıraatini tercih eder. Çünkü Allah bir şeyin sadece çıplak mülkiyetine değil, hem milkine hem de mülküne ve melekütüne sahiptir. Melekût, görünmeyen arka plandır, manevi boyuttur.

Kral anlamındaki melik de buradan gelir. Araplar krallık anlamında yine buradan ‘memleke(t)’ kelimesini kullanırlar. Aslında ‘el-Melik’ Allah’ın isimlerindendir. Bu sebeple kralın melik diye isimlendirilmesi uygun değildir. Allah hem Melik’dir, hem Malikü’l-mülk’tür, hem Mâlik-i yevmi’d-dindir, hem de Melîk’dir. Bu, varlığın mutlak hâkimiyetini ve her türlü tasarrufunu elinde bulunduran demektir.

Allah’ın bir ismi de Adl’dir. Adl, öncelikle âdil olan demektir. Ancak kelime mastar bir isim olduğu için sadece âdil değil, adaletin bizatihi kendisi, kaynağı, mutlak âdil anlamındadır.

Kısaca, Allah’tan başka her şey O’nun mülküdür ve O mülkünün devamını ancak adaletle sağlamaktadır. Atomdan makro-kozmosa her şey hassas bir takdir/ölçü ve düzen içinde ve tam olması gerektiği gibi çalışır. Bilindiği gibi ‘kozmos’ kaosun zıddı olarak düzen demektir. Adalet her şeyi yerli yerine koymaksa, demek ki kâinatta, yani mikrodan makroya, bütün varlıkta geçerli prensip adalettir, kozmostur. Aksi takdirde kaos olurdu. Gazali’nin dediği gibi, var olanın bundan daha güzel var olması mümkün değildir. O halde varlığın varlık olmasında ve sürmesinde geçerli kanun adalettir. Fezadaki milyarlarca dünya yerli yerine öyle hassas ölçülerle konmuştur ve öyle hassas ölçülerle hareket etmektedir ki, birisi yerinden bir santim oynasa adalet/kosmos bozulur ve varlık darmadağın olur.

‘Yedi semayı birbiriyle öyle uyumlu yaratmıştır ki, Rahmân’ın yarattığında hiçbir uyumsuzluk göremezsin, çevir gözünü bak, bir kusur görebilir misin? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir, o göz yorgun argın sana dönecektir’ (Mülk 3-4).

‘Ne yücedir senin Rabbin ki, yaratıp biçim ve düzen veren, her şeyi ölçülü kılıp yoluna koyan O’ (A’la 2-3). ‘Seni yaratan her şeyini mütenasip kılan böylece sende adalet/denge yaratan O’ (İnfitar 7).

Demek ki, insan bedeninde hâkim olan düzen de adalettir. Her bir organın hatta her bir hücrenin görevi hassas takdir ve ölçülerle belirlenmiş ve kendiliğinden yürür hale getirilmiştir. Eğer burada da bir fesat, çürüme ve bozulma varsa bunu da insan yapmaktadır. Yani insan kendi varlığındaki düzeni ve adaleti de bozabilir, kendi kendisinin zalimi olabilir.

‘Kendi yörüngesinde yüzüp duran güneş de onlar için bir delildir. İşte bu Azîz/mutlak galip ve Alîm/her şeyi bilen Allah’ın bir takdiridir. Biz Ay’a da menziller takdir ettik, dönüp dolaşıp eski hurma sapı gibi oluyor. Ne Güneş Aya erişebiliyor, ne gece gündüzü geçebiliyor. Her biri bir yörüngede yüzüp duruyor’. (Ya-Sin 38-40)

İşte adalet mülkün esasıdır sözünü öncelikle bu çerçevede anlamak gerekir. Bu aynı zamanda şu anlama gelir: Kozmostaki küçük bir kaos koskoca kainatın fesadına, yani adaletin bozulmasına sebep oluyorsa, insana bırakılan alanlarda ve yönetimlerde de adaletsizliğin olması fesada, dağılmaya, çürümeye ve adaletin zıddı olan zulme sebep olur. Zulüm kaostur.

Bir başlangıç oldu. Devamı gelir inşallah.

Anne babaya ihsan meselesi ve yaşlılık sorunu
Anne babaya ihsan meselesi ve yaşlılık sorunu
Kuranı kerim'in en sevdiğim kavramlarından biri ihsan 'dır. İhsan, hüsün/güzellik kökünden gelen bir kelimedir. Güzel olanı güzel bir şekilde yapmak demektir. Yani hem yaptığınız iş güzel olacak, hem de onu, yapılabilecek yolların en güzeliyle yapacaksınız. Bu iki şarta bir de niyeti ekleyebiliriz; güzel bir işi, en güzel şekilde ve güzel bir niyetle yapmak ihsandır diyebiliriz . İhsanı Resulüllah Efendimiz (sa) ibadet için şöyle tarif etmiş: 'İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de, O'nun seni gördüğü bilinciyle '. Kulun her fiilinin iki şartla ibadet olabileceğini düşünürsek bu hadisi şerifin bütün işlerimiz için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Doğru bir işi güzel bir niyetle yapmak. İşte bu iki şartla kulun her eylemi ibadete dönüşebilir ve her işimizi Allah'ı görür gibi yapmakla da ihsan ile davranmış oluruz.
Yeni Şafak
Hükümlerdeki değişimin yasaları
Hükümlerdeki değişimin yasaları

Kaldığımız yerden devam edelim.

Kuranıkerim’in değişmeyecek olguları detaylarına kadar açıkladığı halde değişecek olanların sadece genel prensiplerini verip kalanını zamana ve ulemaya bıraktığını söyledik ve bu ikincisine ticari hükümlerden örnekler verdik.

Video: Hükümlerdeki değişimin yasaları


İdari hükümler de böyledir. Kuranıkerim devletin şekli, yönetim biçimi, idari yapılanma gibi konularda da yine sadece dört temel prensipten başka bir detay/füru bildirmemiştir: Bir: Adalet esastır ve takvaya/ahlaki olana uygun olan da budur. Adalet her hak sahibine hakkını tastamam vermektir. İki: Ümmeti ilgilendiren işler emanettir ve onları ehil olanlara vermelisiniz. Ehil olmak, işi iyi bilmek, üstesinden gelebilmek ve güvenilir olmakla olur. Üç: Ümmeti ilgilendiren meselelerde, yani kamu işinde şûra esastır, tek başınıza yani istibdat ile karar veremezsiniz. Dört: Ümmete ait olan servetin bir çöpünü dahi hak etmeksizin almak ğuldür/hainliktir ve hesabını kıyamet günü bizzat Allah soracaktır. Devletin şekli ve yapılanması bu temel esasları gerçekleştirecek şekilde her zaman değişebilir.

İster bu genel prensipler olsunr, ister detay hükümler olsun, Kuranıkerim’in açıkladığı her hangi bir hükmün zamanla değişebileceğini söylemek, kulun Allah’ın alanına müdahale etmesi demektir. Buna dolaylı da olsa izin veren bir nas bulunmadığı gibi, din denen bir gerçeği kabul ettikten sonra akıl da böyle bir tasarrufu onaylamaz. Çünkü bu durum üç adım sonra dini Allah’ın gönderdiği din olmaktan çıkarır, kul yapısı haline dönüştürür. ‘Allah ve Resulü bir işte hükmünü verdiği zaman artık erkek ya da kadın bir müminin o konuda muhayyerlik hakkı kalmaz. Buna muhalefet, Allah’a ve Resulü’ne isyandır ve dalalettir’ (Ahzab 36). Düşüncenin ve düşünenlerin tarihselliğinin bir sonucu olan tarihselcilik de işte tam böyle bir muhalefettir.

Mesela Kuranıkerim’in hedefi köleliği kaldırmaktı, ama bu o zaman gerçekleştirilemedi, sonradan gerçekleşmiş oldu ve artık böyle bir şey yoktur demek tam anlamıyla bizim tarihsel olmamızın bir yanılgısıdır. Evet, bugün kölelik yoktur ve olmasını da müslümanlar istemezler. Ama o hükümler orada durmaktadır ve bu bir savaş gerçeğidir. Savaşta misliyle mukabele esastır. Yarın bir gün bize bunu yaparlarsa biz de aynıyla mukabele ederiz. Kadın erkek ilişkileri ve mirastaki paylar da böyledir. Kuranıkerim söylemişse asla değişmez. Ancak hükümlerin uygulama şartları ve zamanları oluşmamışsa bunlar sürdükçe onların uygulanmaması ayrı bir şeydir. Hırsızın eli kesilir, ama ortada bir şüphe varsa, ya da müslüman insanlardan oluşan bir İslam toplumu, darü’l-İslam yoksa bu hüküm uygulanmaz. Bu durum hükmün kaldırıldığı anlamına gelmez.

Resulüllah’ın yani sünnetin koyduğu hükümlere gelince, bunlar da Kuranıkerim’in beyanından ibaret olmakla ona tabidir, ona aykırı olmaz. Tespiti ve anlaşılması doğru yapıldıktan sonra sünnetin koyduğu hükümler de Kuranıkerim’in beyanı olma vasfıyla zamanla değişmez. Ancak nasıl Kuranıkerim’de Resulüllah’a özel hükümler vardır ve onların artık uygulama alanı kalmadığı için sadece bir iman meselesi olarak orada duruyorlarsa sünnette de şahsa özel, ayrıca örfün ve beşer olmanın gereği uygulamalar vardır ve bunların dinin beyanı olanlarından ayrılması da ulemanın görevidir. Dinin anlaşılmasına bu kadar çok alan bırakılması, halife olan insana ve akla gereken değerin verilmesi demektir. Onun kendi yetki sınırını bilmesi de aklın gereğidir. Çünkü bu aynı zamanda bir imtihan meselesidir. Bakalım insan kendi yetki sınırında durup Allah’a teslim olacak mı, yoksa nefsinde Allah’ın alanına müdahale yetkisi görüp onu ilahlaştıracak mı?

İslam’ın bütün helalleri ve haramları ve bütün ahlak ölçüleri ister bizzat Kuranıkerim’den, ister onun beyanı olarak Sünnetten alınmış olsun, hiçbir zaman değişmeyecektir. Bunların bağlayıcı olanları, olmayanları, aralarındaki derece farkları ise yine âlimlerin içtihadına bırakılmış hususlardır. Mesela Resulüllah Efendimiz (sa) sağ elle yemeyi teşvik eder, ‘Allah hep sağdan başlamayı sever’ buyurur. Bu hüküm kıyamete kadar değişmez. Ama bunun farz düzeyinde bir hüküm olmadığını, en güzel olanı tespit ve teşvik olduğunu biz yine onun hayatından öğreniyoruz. Dolayısıyla sırf muhalefet olsun diye yapılmadıktan sonra sol elle yemek yeme haram olmadığı gibi, sırf onun teşvik ve tercihine uyarak sağ elle yemek de sevap getiren bir uygulamadır.

Özet olarak Kuranıkerim’in ve Sünnetin hükümlerinde esas olan ebediliktir. Şahsa özel olduğu için, ya da şartları bulunmadığı için uygulanamayanlar ise istisnadır.

Kardeşliğimizi gözden geçirmek zorunda kalacağım
Kardeşliğimizi gözden geçirmek zorunda kalacağım

Ayrıntı önemlidir.

‘Bodrum’ ile ‘bodrum’ aynı şey değil.

Biri Muğla’nın ilçesi, diğeri binanın altında.

Vurgu farkı var.

Birini, öteki gibi söylediğinizde şık olmuyor.

Dahası, çok da komik duruyor.

Video: Kardeşliğimizi gözden geçirmek zorunda kalacağım


*

Adamın adı her neyse, soyadı ‘Kuran’.

Turşu kuran, ev kuran, tuzak kuran, şirket kuran, hayal kuran, çete kuran, kumpas kuran gibi.

O ismi “Kur’an-ı Kerim”den bahsedercesine Kur’an şeklinde söyleyemezsiniz, kıymetli sunucu kardeşim.

Söylenmez.

Söylememelisiniz.

Fakat nasıl oluyorsa, -sanki inadına- öyle söylüyorsunuz.

Niye?

*

Bir de “Orta refüj” diye tutturuyorlar haber bültenlerinde.

Defalarca tekrar ediyorlar.

Refüj ne demek?

Dilimize Fransızca’dan geçmiş bu kelime için sözlüğe bakalım.

TDK Sözlüğü’ne göre en kısa tanımı: Orta kaldırım.

Refüj, orta kaldırım ise, “orta refüj” ne oluyor?

Düşülen yeri görüyor musunuz?

*

Refüj, hukuk terimi olarak “Emniyet adası” anlamında kullanılıyor.

Daha uzun tanım getiren sözlükte refüj şu şekilde:

“Taşıtların yoğun olduğu yollarda, yayaların karşıdan karşıya iki aşamada geçebilmeleri için, yolun ortasında ve yola koşut olarak düzenlenmiş dar kaldırım.”

*

Bir de ‘koşut’ çıktı karşımıza. ‘Paralel’ demekmiş.

O hâlde KDY ne demek?

Koşut Devlet Yapılanması.

Nereden yola çıktık, nereye geldik.

Haydi hayırlısı.

Devam edelim.

*

Yukarıdaki açıklamada geçen “Yayaların karşıdan karşıya geçmesi” kısmı da fena hâlde kafa takmaya müsait.

“Karşıdan karşıya” nasıl geçilebilir?

Ya buradan karşıya geçer insan…

Ya da karşıdan buraya geçer.

Karşıdan karşıya geçmek, dilimize galat-ı meşhur olarak yerleşmiş ama yanlış olduğunu bilmekte fayda var.

“Buradan buraya geçmek” ile aynı kalıp aslında.

*

Bir ‘feyk’tir tutturdular gidiyor, bakalım nereye kadar gidecek.

Feyk hesapmış, feyk fotoğrafmış…

Aslı, İngilizce ‘fake’ kelimesi.

‘Sahte’ anlamında.

Allah akıl fikir versin.

“Sahte hesap” demek çok mu zor?

Sahteyi feyk yaptın, o zaman ‘hesap’ da Türkçe olmasın, İngilizce’sini kullan aziz kardeşim.

*

Yine o aziz kardeşim, aynı zamanda sık sık “Bla bla bla…” diyor.

“Vesaire, vesaire…” demek isterken…

“Falan, filan…” demek isterken…

Hoş durmuyor.

Bizim bildiğimiz bir ‘bila’ var ama bunun onunla alakası yok.

Bu gidişle, kardeşliğimizi gözden geçirmek zorunda kalacağım.

Günümüze ve gönlümüze tutulan ışık
Günümüze ve gönlümüze tutulan ışık

Emin Işık hocamızın vefat haberini öğrenir öğrenmez, bilgisayara değil de kütüphaneye doğru yürüdüm. Gençlik yıllarımda beni hayli etkilemiş olan Devleti Kuran İrade isimli kitabını elime aldım. (Hareket Yayınları, Nisan 1971) Bu kez altını çizerek okudum.

Video: Günümüze ve gönlümüze tutulan ışık

Kitabın yankısı daha farklı ve derin oldu. Elli yıl önce gönül gözüyle ve kalbin sesiyle kurulan cümleler, sanki günümüzü anlatıyor. Basiret ve feraset başka ne olabilir?

Emin Işık Hocamız, maddiyatın hızla yaklaşan istilasına karşı ısrarla milletimizi uyarıyor. Mesuliyet duygusundan mahrum olan bir özgürlüğün ne gibi sorunlar oluşturacağına dikkat çekiyor.

Yüksek müsaadenizle, buradan sonrasını Emin Işık hocamıza bırakmak istiyorum. Altını çizdiğim birçok cümlenin dışarıda kalmasına gönlüm razı olmadı. İşte onlar:

İslâmiyet bizi millet yapan ve büyük devlet haline getiren ana kuvvettir. Ondan uzaklaşmak, kendi varlığımızdan uzaklaşmak ve zaafa düşmek demektir.

Milletin itimadını kaybeden her şey yıkılmaya ve yok olmaya mahkûmdur. Millete yönelmeyen ve ona hizmeti gaye edinmeyen hiçbir müessese de millî değildir.

Milletler tarihlerinden kuvvet alarak yaşarlar. Tarihin kültür ve sanat hazineleri, millî ruhu besleyen kaynaklardır.

Allah âşıklarının gönüllerinde yanan ateş, nesillere yol gösteren bir meşale oluyor.

En büyük fakirlik, fikirden mahrum olmaktır. Yaşamak için hayatla irtibat kurmak şarttır.

Hür düşünceden ve doğru sözden korkulmaz. Bundan fikirsizler ile vurguncular korkar. Korkulacak şey fikirsiz, şuursuz ve hedefsiz hareket, kaba kuvvettir.

Dedelerinin düşmanlarına karşı kullanmaya tenezzül etmediği hile ve kurnazlığı bugünün Müslüman’ı kendi dava arkadaşlarına karşı kullanmaktan çekinmiyor.

İnsanın kendi kendine karşı olan samimiyeti, ahlâklı ve şahsiyetli olmasını temin eder.

Bizim millî birliğimizin ve millî varlığımızın temel taşı İslâmiyet’tir.

Tabiatta Allah’ın sanatını ve kudretini görerek daimî bir ibadet neşesi ve kulluk şuuruyla yaşarız. Belki de sırf bu tabiattan uzak yaşama yüzünden medeniyet bugünün insanını merhametsiz yapmıştır.

İslâmî yaşayışın gerçek mânada hüküm sürdüğü bir cemiyet, cennet hayatının ta kendisi demektir.

İşçi ile işveren arasında eskiden olduğu gibi bir kader birliği mevcut değildir, bilâkis menfaat mücadelesi vardır.

İslâm, mesuliyet üzerine kurulu bir şahsiyet gelişimi ister. Mesuliyetin kaynağı ise uhrevî ve ilâhîdir.

Tarih hâdiseyi nasıl kaydederse etsin, hangi şahıslara mal ederse etsin, siyasî hayatımızda cumhuriyetin ve onu takip eden inkılâp hareketlerinin tek mânası vardır: O da batı kültür ve medeniyetinin İslâm kültür ve medeniyeti üzerine galebesidir.

Hak ve faziletin hürriyet adına yere vurulması, günümüz medeniyetinin en büyük cinayetidir.

Bugünkü hayat şartları aile, akrabalık, vatandaşlık ve dindaşlık gibi insanlar arasında sevgiye ve hasbiliğe dayanan bütün bağları koparmış, ahlâkî ve dinî duyguları zayıflatmış, ferdi bütün iç ve dış desteklerden mahrum bırakarak yalnızlığa terk etmiştir. Görünürde paradan başka insana destek olabilecek bir kuvvet kalmamıştır.

Cemiyet hayatında huzur kuvvetten ve servetten değil, adaletten doğar.

Allah zulmün ve haksızlığın intikamını çabuk alıyor. Hak hukuk gözetmeden, helal haram demeden servet yığanlar halkın nefretini üzerlerine çekmekten kurtulamazlar.

Asrımız medeniyetinin getirdiği hayat düzeni, fakirde ümit ve neşe, zenginde huzur ve emniyet duygusunu ortadan kaldırdı.

Ahlâk ve fazileti olmayan para kuvvetinin, ruhsuz madde saltanatının insanlığa ne korkunç felaketler getireceğini zaman gösterecektir.

İnsanın kendine sahip olması, esaretten kurtulup gerçek hürriyete kavuşmasıdır.

Medeniyet her icadını bir ihtiyaç maddesi haline getirerek insanın kafasına çalmaktadır. Devamlı reklamlarla fuzuli ve fantezi şeyler dahi aslî ihtiyaçlardan biri oluyor.

Hukuk, hakların araştırılması ve sahibine verilmesi demektir. Şimdi hayata hâkim olan düstur, kitaba uymak değil, kitabına uydurmaktır. Hâlbuki hak birdir ve değişmemesi icap eder.

Bunlar (siyasetçiler), millet haklarının müdafaası için kendilerine verilen dokunulmazlığı bile çoğu zaman şahsî menfaat teminine âlet yapabiliyorlar. Böyle bir dokunulmazlık mesuliyeti arttıracağı yerde, mesuliyetsizlik ve pervasızlık şeklinde netice verebiliyor.

Bugünün dünyasında manevî mesuliyet yıkılmış ve yok olmuştur. Menfaat hırsı vicdanların sesini boğmuştur. Yıkılan değer ölçüleri ve değişen zihniyetler, dünyanın sessiz sedasız korkunç bir inkılâp geçirdiğini gösteriyor.

Kapı gıcırtısı ile kanarya sesini birbirinden ayıran, basit ve değersiz gördüğümüz küçük inceliklerdir. Ahlâk, duygularımızdaki samimiyet ile hareketlerimizdeki inceliktir.

Hassas ve duygulu bir kalbe; şuurlu, basiretli ve temkinli bir kafaya; azim ve iradeyle Allah’a doğru yönelmiş bir ruha sahip olmadan, Müslümanlık ve İslâm’ı temsil iddiasından sakınmalıyız.

Günlük hayat, insanı tamamen kendi varlığının dışında yaşatmakta, madde insanı arkasından koşturmaktadır. Bu hal yalnız din ve ahlâk için değil, medeniyet için de büyük tehlikedir. Esasen bu gidişe mâni olabilecek tek ümit din ve dindarlar iken, onlar da hayatın bu serseri akışına kendilerini kaptırmış bulunmaktadırlar.

Müslüman, kendisinden hiçbir kimseye zarar gelmeyeceğine düşmanlarını da inandırabildiği gün, nesiller İslâm’ın cazibesinden kendilerini alamayacaklardır.

Her babanın gönlünde, kendinin ümit edip de erişemediği şeyleri oğlunda görmek arzusu olduğu gibi, her ananın gönlünde de kendinin yaşayamadığı bir hayatı kızına yaşatmak arzusu vardır. Bugünkü dindar ailelerin yüzde sekseni bu arzu ve bu iştiyak içindedir.

İnsanların düşüncelerine şekil veren şey, birinci derecede yaşadıkları hayat tarzıdır.

İçi boş olan bir insanın bütün özentisi dışınadır.

Doğru anlamanın ölçüleri- 4
Doğru anlamanın ölçüleri- 4

Geçen yazılarımıza ilave olarak birkaç ölçüden daha söz edeceğiz:

MEZHEPLER DİN DEĞİL İMKÂNDIRLAR

Mezhep anlayışı konusunda da ifratlar ya da tefritler yaşadığımızı daha önce yazmıştık. Mezhepler birer farklı din değildirler, mükelleflerin fiillerinin / ef’âl-i mükellefinin hükümleri konusunda tutarlı birer anlama çabasıdırlar.

Video: Doğru anlamanın ölçüleri- 4


O büyük müçtehitlerimizden Allah razı olsun, çok büyük çabalarla bu bütüncül tutarlılığı sağlamaya çalışmışlar ve ümmete hazır imkânlar sunmuşlardır. Bu sebeple mezhepleri gereksiz görme ve onlara karşı olma, işi bilen insanların yapacağı şey değildir. Sistem filozofları gibi olan o mutlak müçtehitlerin dışındakilerin bu tutarlılığı sağlaması zordur. O halde avamın İslam’ı doğru yaşaması için bir mezhebe uyması, mezhep tanımamaktan çok daha ihtiyatlıdır. Ancak o büyük müçtehitlerin ulaştıkları içtihatların bir kısmının zamansal olduğunu, ayrıca bizim anladıklarımıza göre daha az olmakla beraber hata ihtimali taşıdığını da bilmemiz gerekir. Gerçi bunu avama telkin etmenin de bir anlamı yoktur. Ama âlim dediğimiz insanlar, müçtehit olmasalar bile hakikati bu ihtimalleri hesap ederek düşünmeli, anlamalı ve anlatmalıdırlar. Hatta Gazali’nin dediği gibi, ilim talipleri bile bu ihtimali hesaba katıp kör taklitten kurtulamazlarsa dini doğru anlayamazlar. Yeter ki, şüpheleri ve itirazları had bilmezlik düzeyine çıkmasın, saygıyı ve edebi de öğrenmiş olsunlar.

İlginçtir ki, bugün mezhep vurgusu yapanlar, çok koyu Hanefi olduklarını söyleyenler öyle uçuk fikirler ve inançlar üretirler ki, Hanefi imamları bunları duysa döverler. Mesela Ebu Hanife, Kitab’ın ve Sünnet’in ya da İslam’ın genel kurallarına, yani kıyasa aykırı olan haber-i vahid, sahih olsa bile onunla amel etmem derken bu zevat; bir hadisi bizim sâdatımızın kitaplarına almış olması bizim onu sahih bilmemiz için yeterlidir, öyle bir iki kişi mevzudur dedi diye hadisi reddetmeyiz derler. Bu anlayış mezhep bağlılığı değil mezhep cahilliği ve batıni görüşlerine, kurguladıkları ideolojik İslam’a kılıf bulma çabasıdır. Kastettikleri sâdat da müçtehitler, hatta âlimler değil, kendi kutsadıkları adamlardır. Burada kutsal ile mukaddes arasındaki farka bir kez daha dikkat çekelim. Demiştik ki, ilim tahsiline, doğru sadece bizim mezhebimizin dediğidir diye başlayan bir talip hakikate ulaşamaz.

TEFSİR SABİT, TEVİL DEĞİŞKENDİR

Tefsir nasların sözel anlamıdır, dil olarak ne dedikleridir. Tevil, sözel anlama aykırı olmayan işaretler, tedailer ve hissedişlerdir. Anlama konusunda tevil kıyamete kadar devam edecektir. Ama tevillerin kesin doğru olduğu garantisinin olamayacağını, tefsiri bırakıp tevile uymanın saptıracağını ve fitne çıkaracağını bizzat Allah söylemektedir. O halde Kuranıkerim’in lisanî anlamı konusunda bu işin başındakilerin anladıklarına zıt bir anlama olmaz. Mesela birisi Nisa 34’deki darp kelimesi vurmak değil, çıkıp dolaşmaktır derse sadece kendi cahilliğini ortaya koymuş olur. Ama darbın vacip olup olmadığını, hiç olmayabileceğini, tavsiye olabileceğini, evla olan olmadığını söylemek ise tevildir ve anlamlı olabilir. Bu konuyu da daha önce detaylı yazmıştık.

DİNİN ASIL KİTABI KURANIKERİM’DİR

Sünnet bile Kuranıkerim’i anlamak için vardır. ‘Bütün kitaplar tek bir kitabı anlamak içindir’. O halde grupların/fırkaların itibar ettikleri kendi büyüklerinin kitapları Kuranıkerim’i gölgelememelidir. Hiçbir kitap için, bunu okumakla da Kuranıkerim’i anlamış olursunuz denemez. Elbette yerine ve zamanına göre her eserden yararlanılabilir. Ama hiçbir zaman bunlar onun önüne geçemez.

Teoride bu prensip kabul edilir ama uygulamada bazı fırkalar kendi kitaplarını asıl ve birinci kaynak olarak görür ve sırf ona müracaat ederler. Tekrar edelim; beşerin yazdığı bir kitap İslam’ın yegâne kaynağı olamayacağı gibi, hiçbir âlim de, ne kadar büyük olursa olsun, tek merci olamaz. İlim Allah’tandır ve O herkese farklı ilimler verir. Ancak âlimin ilmiyle amel etmesi de esastır. Aksi takdirde onların bilgisi ‘ilim’ değil, zan olmuş olur. Şatıbî’nin dediği gibi, ilim düzeyindeki bir bilgi, insanı amel etmeye zorlayan bilgidir. Aksi ise sanmaktan ibarettir. Buna bağlı olarak:

DİN MUAMELEDİR, AHLAKTIR

Din iman edip yaşanan bir nizamdır. Sözünü ettiğimiz ilimle iman arasında ilişki vardır. İmana götüren bilgi, kesin bilgidir yani ‘ilim’dir. Yaşanmayan bilgi din olamaz. Resulüllah Efendimiz (sa) ‘ben sırf ahlaki erdemleri tamamlamak için gönderildim’ buyurur. O halde din entelektüel bir eksersiz konusu değildir. Bütün mesele kulun her fiilinde Allah’ı anmasıdır, yani zikirdir. O’na kulluktur, ibadettir. Allah’ı zikiretmeyen O’nu unutan demektir. O’nu unutanlara O kendilerini de unutturur. Allah’ı unutup kendilerini de unutanlar dini öğreten âlimler olamazlar.

Kuran Kursu öğrencileri mezarlıkları temizledi
Hayat
Kuran Kursu öğrencileri mezarlıkları temizledi
Muş'ta Tuba Cami ve Hafızlık Akademisi Yaz Kuran Kursu'na katılan çocuklar, şehir merkezindeki mezarlığı temizledi. Muş Belediyesi Başkan Vekili Muhterem Bozkurt, "Bu temsili çalışmayla çocuklarımıza kolektif çalışmayı ve ortak yaşam alanlarının kullanımının önemini aşılamaya çalışıyoruz" dedi.
DHA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.