Taklit küçüklerin kârıdır
Taklit küçüklerin kârıdır

Önceki yazımızda sözünü ettiğimiz, Kuranıkerim’in bizden her fırsatta istediği hakikate götüren o delilere karşılık, mümin olmayanların tutundukları yolların ise Kuranıkerim zan, tahmin, bilgisiz ve sultansız hareket etme ve nefislerinin hazlarına uyma olduğunu söyler. Bilgi yerine böyle şeylere tutunmayı takbih eder. İnsanların, hatta mümin olduğunu söyleyenlerin bile çoğu böyledir.

Video: Taklit küçüklerin kârıdır

‘Eğer dünyadaki insanların çoğuna itaat edecek olsan onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece zanna uyarlar ve tahmine göre hareket ederler’ (En’am 116). Oysa ‘zan hakikat adına hiçbir şey ifade etmez’. Ya da ‘biz atalarımızı böyle bulduk, hidayetin onların izinden gitmek olduğunu düşünüyoruz’ derler (Zühruf 22). O halde her bilgi sanılan şeye itibar edilmez, her biliyorum diyenin ardından gidilmez. Bilginin nefsi arzuları/sübjektifliği, zannı ve tahmini aşması gerekir.

Mesele bu kadar açık. Peygamberler ve son nebi Resulüllah ve Allah’ın izniyle onun özel yetiştirdiği sahabe nesli, onları ihsan ile yani en güzel şekilde, bozulmadan izleyen arkadan gelenler böyle delille yaşamışlar. O özel nesil akıllarına sığdıramadıkları şeyleri Resulüllah’a sıkça sormuş ve ancak ikna olunca hareket etmişler. Daha önce söylemiştik, Hz. İbrahim yeniden yaratma konusunda ikna olamadığı için Allah’a bile bunu nasıl yapabileceğini sormuş ve aldığı cevapla ikna olmuş. Bunun bir anlamı da şudur; fetanet derecesindeki peygamber aklı bile bazı şeyleri anlamayabilir.

Oysa sonrakiler büyük bildiklerine karşı sevgi ve saygıyı peygamberin konumunu dahi aşan bir takdis derecesine çıkardılar, gassalin önündeki meyyit gibi olacaksınız dediler. Hâlbuki Allah kalpleri duyarsızlaşan inkârcıları ölüye benzetir ve ‘ölü ile diri bir olur mu?’ diye sorar. Bunu sorarken de akla hitap eder. Yani Allah müminlere, siz ölüler gibi olmayın buyururken biz insanlara ölüler gibi olun diyoruz. Sonra da bunun aklımızca açıklamasını yapmaya çalışıyoruz. Peygamberlere, âlimlere, ilme saygı elbette gereklidir. Ama saygının nereye kadar gidebileceğini de biz o ilk ve özel nesilden öğrenmeliyiz. Şimdi saygısız haddini bilmezlerle, saygıyı putlaştıranlar arasında bocalayıp duruyoruz. İslam her konuda denge kurma dinidir.

Ancak esas olan bilmek ve anlamak olduğu halde herkes her şeyi bilemez, yaptığı her şeyin delilini kavrayamaz. Böyle olanlar için sormak da bir bilgilenme yoludur. ‘Anlamaktan aciz kalmanın şifası sormaktır’ (Ebu Davud). Ne var ki, kişinin özellikle dini konularda soru sorduğu kimse de kendinden farklı olmayabilir, biliyor olsa da ‘faydasız bir bilgiye’ sahip olmuş olabilir. O halde dinini sorduğu kimse sadece bilgi sahibi değil, bilgiyi amele dönüştürerek faydalı kılmış âlimler/ehli zikir olmalıdır. Böyle belli bir edebi ve namusu olan sormaya fıkıhta taklit diyoruz. Ancak Allah bizi ‘ehli zikr’e sormaya teşvik ederken kullandığı kileme de ilginçtir; ehli ilme değil de ehli zikre sorun buyurur. Zikir hatırlama ve hatırlatma demektir. Yani soru sorduğunuz kimseye kör taklit için değil, hatırlama, anlama ve bilme için sormalısınız. Kuranıkerim birilerini taklit edin ifadesini hiç kullanmaz. Bu sebeple başından beri bütün âlimler taklidi reddederler.

Ancak fıkhi konularda böyle ehli zikir bir âlime sorup onu taklit etme bir zaruret halidir. Bu sebeple İbn Abdilber taklit konusunda insanları ikiye ayırır; salt avam olanlar ve delili tanıyabilecek kadar bilenler. Avam elbette âlimlerine sorar ve onları taklit eder ama delilin ne olduğunu bilenlerin delilsiz hareket etmeleri caiz olmaz. Âlimler bu silme avam olanlar için caiz olan taklidin de zarurete binaen ve sadece fıkhi alanla sınırlı olduğunu, iman ve akide konularında taklidin asla caiz olmayacağını söylerler. Yani her müminin Allah’ın varlığı, birliği, sıfatları, peygamberlik, yeniden dirilme, hesap kitap, melek, cin, şeytan gibi konularda, neden öyle diye soracağı ve ikna olacağı kadar bilgisinin olması ve İslam’ını kendisinin kılması gerekir ki, atalarının dini üzere olmakla suçlananlardan olmasın.

Ama diş fırçalamak orucu bozar mı, midye yemek caiz midir gibi konularda güvendiği bir âlime danışır ve delilini sorup öğrenmese bile aldığı cevapla hareket edebilir. Fıkhi konular için şöyle de diyebiliriz: Bir silme avam vardır, güvendiği bir âlime sorar ve onun dediğini yaparsa kurtulabilir. Bir de biraz bilen avam vardır, bir âlime sormakla yetinmez, ikna oluncaya kadar diğer âlimlere sorar. Ayrıca bir de müçtehit olmasa bile bir dereceye kadar âlim olanlar vardır, cevabını bulmak istediği konuda soru sorduğu âlimden delil ister, delil denen şeyi tanıyabiliyorsa ikna olmadan hareket etmez. Çünkü taklit, küçüklüktür ve hep taklit ile yaşamaya razı olmak küçüklüğü kabullenmek demektir. Anlayabilme imkânı olanların başkasını taklit etmesi ise mümin özelliği değildir (Şuara 70-74).

‘Ölen de bir delille ölsün yaşayan da bir delille yaşasın’
‘Ölen de bir delille ölsün yaşayan da bir delille yaşasın’

Kuranıkerim’in en önemli özelliği belki de bizi hep delille düşünerek, anlayarak yaşamaya çağırmasıdır. ‘Ölen de bir delille ölsün, yaşayan da bir delille yaşasın’ (Enfal 42). Yani yaptığınızı körü körüne, rast gele, bilgisizce, dışınızdan ya da içinizden kör bir güdü ile değil, niçin yaptığınızı bilerek, öyle yapılması gerektiğini anlayarak bir delille yapın. Ama biz belki de bu konuda tarihimizin en kör kütük dönemini yaşıyoruz. Oysa neyi neden yaptığımızı, ya da yapmamız gerektiğini en iyi bilmemiz gereken bir zamandayız. Aklın ve bilimin mutlaklaştırıldığı ve ondan büyük yok dendiği bir zamanda aklımızı nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz, bilimle dinin alakasını kuramıyoruz.

Video: ‘Ölen de bir delille ölsün yaşayan da bir delille yaşasın’


Delil bir şeye götüren, onu gösteren ya da ona işaret eden alamettir. Delille hareket eden insan, aklını kullanabilen, delili okuyabilen ve önünü görebilen insandır. Güdülen, yularından çekilen, sevk edilen değil. Kuranıkerim’in bizatihi kendisi delildir. Onun her bir cümlesi de tek tek ‘ayet’ diye isimlenir ki, ayet de işaret, gösterge ve delil demektir. Kâinattaki her bir olguya da Kuranıkerim ayet der. Çünkü hücreden, en büyük kozmosa her bir varlık, her bir varoluş yaratıcıyı gösteren O’nun bir ayeti, yani bir delilidir. ‘Ayetlerimizi onlara hem kendi bedenlerinde, hem kâinatta göstermeye devam edeceğiz ki, onun (Kuranıkerim’in) hakikat olduğunu açık seçik görsünler’. Demek ki, ayetlere, delillere bakıp Kuranıkerim’in hakikat olduğunu her birerlerimizin anlamamız isteniyor.

Bir mefhum için Kuranıkerim’de ne kadar çok kavram varsa onun o kadar farklı boyutu vardır ve o kadar önemlidir demektir. Kuranıkerim’de delilin yanında burhan, sultan, beyyine, hüccet, ilim kelimeleri de kullanılır. ‘Allah’ın dışında ilahlar mı ediniyorlar? De ki, o halde buna burhanınızı getirin bakalım…’ (Enbiya 24). ‘Allah’ı bırakıp ilahlar edinenler buna bir sultan getirmeli değiller mi?’ (Kehf 15). Aynı anlamdaki bir ayette de ‘ilim’ kelimesi kullanılmıştır. Putların ilah olduğuna dair delil getirilmesinin istenmesi çok ilginç. Çünkü onların ilah olamayacakları sade bir akılla dahi hemen anlaşılabilir. Ama böyle en saçma bir şeyi iddia edene bile savunma hakkı verilmesi ve varsa delilini getir denmesi her iddianın, saçma da olsa, delile dayandırılabiliyorsa dayandırılmasına fırsat verilmesi anlamlıdır.

Burhan daha çok, reddedilemez bir mantık muhakemesi anlamındaki delil için kullanılır, delil ise somut şeyler de olabilir. Delil, her türlü delil için kullanılan umumi bir kavramdır, ama burhanla karşılaştırıldığında burhan ona göre daha güçlüdür. Bu sebeple delil kesin bilgi ifade etmez, ama burhan kesin bilgi ifade eder.

Bir de yine delil anlamında ‘karine’ vardır ki, bir şeyi tam ispat etmese de ona yaklaştırır, öyle olduğuna dair bir kanaat verir. Belki bu zayıflığından dolayı Kuranıkerim delil yerine karine kelimesini kullanmaz. Karine, hukukta bir anlam ifade edebilir. Emare de böyle bir delildir, hatta karîne’den daha zayıf işaretler anlamandadır ve Kuranıkerim onu da delil yerinde kullanmaz.

Hüccet de beyyine de güçlü delil demektir. Ancak hüccet karşı iddiayı susturan bir delil iken, beyyine iddiasını, ayan beyan ortaya koyan, benzerlerinden ayırıp apaçık hale getiren delildir. Belki güç ve kuvvet anlamı da içerdiği için karşı konulamaz delil ise sultandır. Peygamberlerin mucizeleri sultan anlamında birer delildirler.

Genel olarak delil doğru bilgiyi gösteren işaret demektir. Din ıstılahında ise bir şeyin meşru ya da gayrimeşru veya caiz ya da haram olduğunu gösteren naslar da delildirler. Fıkhın ana delilleri Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyastır. Bunlara bağlı olarak istihsan, ıstıslah ve örf gibi deliller de fıkhın ikincil/tali delilleridir. Önce asli, o yoksa tali delillerle ispatlanamayan bir bilgi din adına bir şey ifade etmez ve fıkıh sayılmaz. Rüya, ilham, keşif, keramet gibi zayıf bilgi yolları din ilimlerinde delil olmaz. Bunlar sübjektif ve ferdi durumlardır.

Öncelikle her müminin bu sözünü ettiğimiz delillere tutunması ve hayatını delillerle sürdürmesi esas olandır. Bunun fiilen mümkün olmadığı yerlerde Kuranıkerim ‘ehli zikre’ yani bilen ve bildiğini yaşayan âlimlere sorulmasını ister. Böyle soranların da iki derecesi vardır: Sorduğu şeyin delili kendisine açıklansa da anlamayan salt avam derecesi, hiç olmazsa anlatıldığında anlayabilen avam derecesi. Bunlara kör taklit ve mazur görülebilen taklit diyebiliriz. Üzerinde durmaya değer.

Mesele, dünyaya sahip olma değil, ona kul olmama meselesi
Mesele, dünyaya sahip olma değil, ona kul olmama meselesi

Dünya ahiret dengesinin ayarı çok zor, ama kesin olan şu:

Dünyaya gereken değeri vermemiş olanın ahiretini kazanması da zordur. Tarihte maddi gücü olmayan milletler yok olup gitmişlerdir. Müslümanların izzetle yaşadıkları zamanlar dünyaya sahip oldukları zamanlardır. Bunu kaybettikleri andan itibaren izzetleri zillete dönüşmüştür. Kötü olan şey, müminin dünyaya sahip olması değil, dünyanın mümine sahip olması, yani dünyevileşme, dünya için yaşamadır. Bu noktada fert ile toplumun ya da devletin tavrını ve görevlerini birbirinden ayırmak gerekir.

Video: Mesele, dünyaya sahip olma değil, ona kul olmama meselesi


Ferdin hep azla yetinmesi kanaatkâr olması makbuldür, ama toplumun ve devletin böyle olması müslümanları mağdur eder. O halde hayatta kalmak isteyenler dünyaya sahip olmak zorundadırlar. Kuranıkerim ifadesiyle müminlerin kıyamı için mal mülk ve servetleri olmalıdır.

Bugün dünyaya sahip olabilmenin en önemli aracı bilimdir. Bilimi, bilim adamları ve akıllı yönetimler üretir. Batılıların tahrip ettikleri Irak’ta, Suriye’de ve diğer müslüman ülkelerde özellikle bilim adamlarını hedef almaları, öldürmeleri ya da tehcir etmeleri onlara bu imkânı vermemek içindir.

Bununla birlikte ferdin sırf dünya için yaşıyor olması ahireti, yani asıl hayatı elden çıkarması, kaybetmesi anlamına gelir. Hem dünyayı elde edebilme, hem ahiret için yaşama gerçek mümin olabilmenin sihirli denge noktasıdır. Bunun için bilgi, iman takviyesi ve heyecan gerekir. Bunu da kişiler tek başlarına oluşturamazlar.

O halde dünyasız izzet, şeref ve özgürlük olmuyor, ahireti de kazanmamız gerekiyorsa bu denklemin çözümünü bulmalıyız. Bunu başardığımız zamanlar varsa o şartları yeniden incelemeliyiz.

Ama bu dengede şu ilahi beyanları da doğru anlamalıyız:

‘Bu dünya hayatını ve onun süsünü isteyene yaptıklarının karşılığını dünyada eksiksiz veririz, burada hiçbir haksızlığa uğramazlar. Ama ahirette sadece ateşi bulurlar, buradaki amellerinin orada hiçbir faydası olmaz’ (Hûd 15, 16). ‘Bu dünya hayatını ahirete tercih edenler, Allah’ın yoluna engel olup, onda eğrilik arayanlar çok uzak bir dalalettedirler (İbrahim 3).

‘Hayır, siz hemen olanı istiyor, ahireti bırakıyorsunuz’ (Kıyame 20, 21)

‘Bu dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurdu ise Allah’a karşı saygılı olanlar için elbette daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmayacak mısınız? (En’am 32).

Bu kıyaslamayı şöyle anlamalıyız: Ahiret yurdu dünyada iken kazanılır. O halde kötülenen dünya hayatı, zevku sefa ile geçirilen hayattır. Yoksa dünyanın her bir anını öbür dünyanın kazanılacağı bir sermaye haline getirenler için bu dünya hayatı kazanç vesilesidir. Ya da bu dünya hayatı ne kadar iyi olursa olsun, öbürünün yanında anlık oyun ve eğlence gibidir, gerçek hayat orasıdır. Tıpkı şunun gibi:

‘Allah’ı hatırlamayanlardan ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden uzak dur’ (Necm 29).

‘Hayır, siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz, oysa ahiret daha hayırlı ve daya kalıcıdır (A’la 16, 17).

Bu uyarılar elbette öncelikle ahireti inkâr edenleredir, ama mümin de bundan kendine düşen uyarıyı almalıdır.

Bize dünyada da ahirette de güzellik istememiz öğütleniyor.

‘Bu dünyada güzel işler yapanlara güzellik vardır. Ahiret yurdu ise daha da hayırlıdır. Demek ki, takvalıların yurdu ne güzel yurtmuş’ (Nahl 30).

Elbette dünyada onurlu ve izzetli yaşamak, başkalarına muhtaç olmamak, düşmanlardan emin olmak dünya güzelliklerindendir. Bunu istememiz ve gereğini yapmamız da görevlerimiz arasındadır. Ama dünyanın güzelliklerinin tamamı ahiretin yanında çok küçüktür, mümin bunun da bilincinde olmalıdır.

Sonuç şudur: Bu dünya hayatı geçidir, ahiretle kıyaslandığında bir anlık oyun ve eğlence gibidir, hesaba katılmayacak kadar kısa ve değersizdir, asıl hayat öbür hayattır, mümin hesabını hep oraya göre yapmalıdır, dünyaya hiç bitmeyecekmiş gibi değil, diğerine geçiş yapılacak bir basamak gibi bakmalıdır. Ancak dünya aynı zamanda ahiretin tarlasıdır, burada parsel kapıp ekin ekmeyenler orada karşılık alamayacaklardır. Oysa bugün biz tohumumuzu bile başkalarından alıyoruz. Sadece bizim kendimizin değil, bütün gelecek zürriyetimizin de Allah’ı tanıyan, O’na kulluk eden, bu dünyada şeref ve izzetle yaşayan insanlar olabilmesi için bu dünyayı bizim mümince mamur etmemiz gerekir, hatta bu bizden istenmiştir (Hûd 61). Bütün mesele ne için ve nasıl yaşadığımızın bilincinde olmamız meselesidir. Zenginlik imtihanı fakirlik imtihanından daha ağır olduğu ve tarih boyunca fesada ve helake daha çok zenginler sebep olduğu için geçmişimizde çokça, zengin mi üstündür fakir mi, tartışmaları yapılmıştır. Oysa mal hayırdır, berekettir, kıyamdır. Mesele dünyaya kul olmadan onu elde etme, Allah’a kul olma meselesidir.

Bir şeyin önüne geçmeden onu arkanıza atamazsınız
Bir şeyin önüne geçmeden onu arkanıza atamazsınız

Müminler için dünya ahiret dengesini tutturamayışımızın bir sebebi Kuranıkerim’i bütün olarak düşünemeyişimiz ise, bir sebebi de ondaki bütün emirlerin tek tek herkes için geçerli olduğunu sanmamızdır. Bundan kastımız şudur: Kuranıkerim’de mesela cihad ayetleri vardır, sadece onlara bakarsak, başka hiçbir şey yapmayıp fert olarak cihad ile meşgul olmamız gerektiğini düşünebiliriz. Oysa düşmanla savaş anlamında cihad, yönetenlerin dirayeti ve uygulaması ile toplum üzerine bir farzdır. Bu sebeple farzı ayn, farzı kifaye kavramlarımız vardır. Tek tek kişilerin cihadı ise kendilerinden başlamak üzere kötülükleri defetme çabasıdır.

Video: Bir şeyin önüne geçmeden onu arkanıza atamazsınız


Gece gündüz, akşam sabah ibadet ve zikri öven ayetlere, bize küçük gelen bazı ameller üzerine çok büyük sevaplar vadeden hadisi şeriflere baktığımızda başka hiç bir şeye vaktimizin kalmadığını düşünürüz. Düşmanlar için kuvvet hazırlamamız gerektiğini söyleyen ayetlere baktığımızda, en azından şu an için başka bir şeyle uğraşmaya zamanımızın olmadığını sanırız.

Oysa bizim tek başımıza müslüman olmamız değil, kurşunla kenetlenmiş bir bina gibi birbirine bağlı bir toplum olmamız isteniyor. Bu toplumun nasıl şekillenmesi gerektiğini öğreten âlimlerin ve onların yönlendirmeleri doğrultusunda toplumu yöneten ümeranın olması, bu iş bölümünü onların belirleyip yönetmesi gerekiyor.

Müslümanların ayakta kalabilmesi için birilerinin tedbir düşünmesi, bunun gereğini ve bilimini yapması ya da yaptırması bazılarının evrad ve ezkâr ile meşgul olmalarından kıyaslanmayacak kadar önemlidir. Bunun için de iş bölümü ve ihtisaslaşmanın gereği ortaya çıkar. Bu sebeple ilimle/bilimle bir saat meşgul olmanın altmış yıllık nafile ibadetten üstün olduğu söylenmiştir.

Bilim dedik, çünkü İslam’da ‘ilim’ hem sağlam bilgi hem de bilim anlamında kullanılır ve ilim dini ya da dünyevi olan diye ayrılmadan gerekli olan bütün ilimler emredilir. Söylemiştik, yine söyleyeceğiz, Müslümanların geri kalmalarının asıl sebebi bilgiyi laikleştirip sadece dini ilimlere hasretmeleri ve diğerini, yani bugün ‘bilim’ denen şeyi ihmal etmeleridir. Oysa onlar işin başında dünyaya bilimde de önde olmakla hâkim olmuşlardı.

Ama her şeye rağmen dünya ahiret dengesinde biz genel olarak ahireti dışlayan, onun geleceğini hiç hesaba katmayan, dünyayı olduğundan fazla öne alan bir tavır, yaşama biçimi ve kanaat içindeyiz. Böyle olunca her ikisini de kaybediyoruz. Bu noktada akla şöyle bir soru takılabilir: Biz dünyaya gereken değeri vermediğimiz için geri kaldı isek, nasıl olup da şu halimizle dünyayı ahirete tercih etmiş sayılıyoruz? Bu sorunun cevabını yaptıklarımızda değil de tavırlarımızda, zihniyet ve kanaatlerimizde aramamız gerekir. Sadece ibadetle meşgul olan birisinin bile hedefi, gayesi ve kıblesi aslında dünya olabilir. Sadece dünya için üzülür, dünya için sevinir. Diğer kardeşlerinin, ümmetin, insanlığın hali onu hiç ilgilendirmez. Bunlar için bir şey yapma, yapanlarla yardımlaşma aklına gelmez. Böyle bir mümin ibadetleriyle ahireti önceleyen değil aldanan bir mümindir. Bir insan da koşturur, çalışır, kazanır, farz ibadetlerinin dışında belki hiçbir ibadete vakit bulamaz. Ama yaptıkları dünyayı elde etmek, daha çok kazanmak, daha çok yemek, birilerine caka satmak, lüks bir hayat yaşamak değil, bir insana daha olsun, insanca yaşama imkânı hazırlamak, ümmeti zilletten izzete çıkarmak içindir ve dünyayı elde ederken ahireti öncelemiş olur.

Kısaca dünyanın önüne geçmeden ahiret kazanılmaz. Önüne geçemediğiniz bir şeyi arkada bırakamazsınız. Elbette herkesten aynı şeyleri yapmasını bekleyemeyiz. Toplumda her türlü insan bulunmalıdır ki, Allah insanları farklı yaratmıştır. Oturup zikirle, dervişlikle meşgul olan insanlar da olabilir, olmalıdır. Ama bizim daha çok kendine değil, ümmete çalışan insanlara ihtiyacımız var. Resulüllah’ın toplumunda da Suffe Ashabı diye bilinen ve bugünkü sufilere tekabül eden bir topluluk vardı, onları kimse yadırgamıyordu. Ama şöyle demek hatalı olur mu bilmiyorum: Ümmet için onların hepsi birden bir Ömer’in, bir Abdullah bin Abbas’ın, bir Ali’nin (ra) yaptıklarının onda birini yapamadılar.

Kısaca dengeyi sağlam kurmalıyız, dünyayı terk ederek, başkalarına bırakarak değil elde ederek ahiret için yaşamalıyız ki, dünyada da zelil olmayalım. İmam Rabbani bir mektubunda bir olaydan söz eder: ‘Hac esnasında Mina’da ihvanımızla oturmuş zikir yapıyorduk. Yanı başımızda bir genç tezgâhındaki eşyasını satabilmek için sabahtan akşama kadar bağırıp çağırıp müşteri aradı. Bir ara içimden geçti ki, evladım, mevsim ibadet mevsimi, sen de oturup biraz Allah’ı zikretsen daha iyi olmaz mı? Sonra onun hali bana beyan olundu, baktım ki, bunca ticaret çabası içinde kalbi Allah’ı anmaktan hiç uzak kalmamış’. Bu olay aynen gerçekleşmiş ya da misal olarak verilmiş, ama anlattığı şey gerçektir ve asıl olan, dünyayı elde etmek için çalışırken Allah’ı unutmamaktır. O zaman her ikisini de kazanmış olursunuz.

Kuran’ın anlaşılması konusunda Gazali’nin dedikleri?
Kuran’ın anlaşılması konusunda Gazali’nin dedikleri?

Kuranıkerim’in anlaşılmasına dair pek çok ilim ehli gibi biz de yazıp çiziyoruz. Çünkü dinin aslı Allah’ın söylediklerinden, yani O’nun kelamından ibarettir. Bunun adı da kısaca ‘vahiy’dir. Bu konuda müminler arasında bir ihtilaf yok. Yani din Allah’ın bildirdiğinden ibaret. Ama vahyin doğru anlaşılması için Allah peygamber göndermiş ve ona uyulmasını ve itaat edilmesini de istemiş. Hatta bunun için onun etrafında ‘sahabe’ dediğimiz özel bir nesil de yaratmış ve onları kısmen ayrıcalıklı kılmış, özel olarak övmüş.

Video: Kuran’ın anlaşılması konusunda Gazali’nin dedikleri?


Allah’ın gönderdiği vahyi Peygamberin onlar üzerinde tatbik etme biçimine de ‘Sünnet’ diyoruz ve Kuranıkerim’in onsuz anlaşılamayacağını biliyoruz. Bu sebeple dinin yegâne kaynağının vahiy olmasına rağmen, Sünnete de mecazen dinin ikinci kaynağı olarak bakılmıştır. Müminler bu konuda da ittifak halindedirler. Bunun anlamı, dinin birazını Allah, birazını da peygamber koymuştur demek değildir. Dinin tamamı Allah’ın vahyidir, ama onun açıklamasını resulüne yaptırmıştır, hatta ulemaya bile ondaki derin manaları çıkarabilme/istinbat görevi ve yetkisi vermiştir. Bunların tamamı dindir ve böyle olduğu bizzat Kuranıkerim’den anlaşılmaktadır. Bunları zaman zaman anlatmaya çalıştık. Bu esnada yaptığımız okumalar arasında Gazali’nin söyledikleri dikkatimizi çekti. Onun İhya’sındaki ‘Kuran’ bahsinde söylediklerini çok kısa özetlemek istiyorum. Diyor ki:

‘Kuranıkerim tilavetinin manevi edepleri ondur. Yani Kuranıkerim bu edeplere riayet edilerek okunursa doğru anlaşabilir. Bunlar: Kelamın kaynağını tanıma, tazim, kalp huzuru, tedebbür, tefehhüm, tahsis, teessür, terakki, teberri ve anlamanın engellerinden sıyrılma/tehalli. Bunları açalım:

Kelamın kaynağını ve kadrini bilme; onun büyüklüğünü, yüceliğini, Allah’ın kullarına bir lütfu ve keremi olduğunu, O’nun yüce arşından kullarının anlama düzeyine indirgendiğini düşünme ve kavrama demektir.

Tazim, Bu kelamın söyleyeninin büyüklüğünü bilmektir. Okuyanın okurken bu sözün sahibinin yüce Allah olduğunu düşünmesi, bunun bir beşer sözü olmadığını, meleklerin bile onun aslına ancak tertemiz olma vasfıyla dokunabileceklerini, okuyanın da hem zahiren temiz/abdestli olması, hem batınen kalbinin tereddütlerden, bozuk düşüncelerden ve şüphelerden arınması gerektiğini, onu okurken söyleyeninin yüceliğini düşünmesi demektir.

Kalp huzuru. Okurken kalbin sadece onu anlamakla meşgul olması, başka hiçbir şeyi akla getirmenin onu düşünme lezzetine denk olmadığını bilmesi. Kuranıkerim ifadesiyle, ‘ona kuvvetle tutunması’ demektir. Bu özellik bir önceki tazimin gerçekleşmesinin ardından oluşur.

Tedebbür. Derin düşünme demektir ve kalp huzurundan öte bir şeydir. Çünkü insan bazen Kuran’dan başka bir şey düşünmez ama sırf onu dinlemeye takıldığı için onu tedebbür edemeyebilir. Kuranıkerim’in tertil ile/tane tane okunmasının sebebi de onun tedebbür edilebilmesidir. Bu sebeple tedebbür edemediği cümleleri tekrar okuması gerekir. Resulüllah’ın okurken bazı ayetleri tekrarlamasının sebebi budur.

Tefehhüm. Derin anlama demektir. Kuranıkerim’de sözü edilen Allah’ın sıfatları, geçmiş milletlerin helaki, emir ve yasaklar gibi konuları hikmetleriyle beraber kavramadır.

Tahsis. Kuranıkerim’in her emir ve yasağının bizatihi neyi kast ettiğini anlama, kıssaların sırf birer kuru anlatım olmadığını kavrama demektir. Katade der ki, Kuranıkerim’i eline alan herkes ya bir ziyade ile ya da bir noksan ile kalkar. ‘Çünkü Kuran müminler için şifa, zalimler için ziyan sebebidir’.

Teessür. Okuduğu her bir ayetin anlamından etkilenme, üzülme, ya da sevinmedir. Korkma ya da ümitlenmedir. Ağlamaklı okuma bunun içindir.

Terakki. Kuranıkerim’in sadece lafızlarını kıraat etme derecesinden, onu Allah’a okuma, hatta bizzat O’dan dinliyor olma noktasına yükselmedir.

Teberri. Kendi varlığından, gücünden kuvvetinden soyutlanıp kendisine bir varlık düşünmeme, anlatılan bütün güzel vasıfların adamlarının salihler olduğunu akla getirip onlardan olmaya gayret ve ümit etme ve kendi eksikliklerinden dolayı istiğfar etmedir.

Tehalli/anlamanın engellerinden sıyrılma. Kuranıkerim okuyanların çoğu bu engellerden biri ya da bir kaçı sebebiyle onu hakkıyla anlayamaz. Bu engellerin önemlileri dörttür:

Birincisi, bazı hafızların yaptığı gibi, harflerin mahreçlerine fazla takılıp manayı izleyememek. Bu durum şeytanın hilelerinden biridir.

İkincisi, her hangi bir mezhebin ya da meşrebin kör taklitçisi olduğu için Kuranıkerim’den hep onun dediğini demesini beklemek.

Üçüncüsü, bir günahta ısrar etmek, kibir ya da hazlarına uyma sebebiyle kalbinin kararması. Bu ne kadar çok olursa anlama da o kadar engellenmiş olur.

Dördüncüsü, her hangi bir ayet konusunda bir tefsirde bazı yorumlar duyup, onlardan başka bir şey söylenmediğini, anlamın bunlardan ibaret olduğunu sanmak.

Hz. Âdem kaç yıl önce yaşadı?
Hz. Âdem kaç yıl önce yaşadı?

Önceki yazımızda Hz. Âdem’in (sa) yaradılışını, ondan önce başka âdemlerin olup olmadığını ve ona neden halife dendiğini anlatmıştık. Oradan devam edelim.

Böyle bir geçmişin aranmasına neden ihtiyaç duyuldu? Çünkü dine dayandırılan bazı asılsız rivayetlerde Âdem’in (sa) yaradılışı en nihayet 15 ila 30 bin yıl öncesine götürülür. Hatta Tevrat’ta bütünüyle dünyanın ömrünün 10 bin yıl olduğu, Âdemi’in ise MÖ 3761 de yaratıldığı, söylenir. Bu da Âdem’den günümüze kadar 5780 yıllık bir geçmişin olması demektir. Yani bu problem asıl Yahudiliğin problemidir. Hatta yıllar önce İsrail’de bir süt fabrikasının, çocuklar için hazırladığı süt kutularının üzerinde dinozor resimleri bulunduğu için fanatik Yahudiler fabrika önünde protesto gösterisinde bulunmuşlardı. Çünkü dinozorlar için verilen tarih Tevrat’a aykırı idi ve çocuklara yalan aşılanıyordu.

Video: Hz. Âdem kaç yıl önce yaşadı?

Buna karşılık günümüzde fosiller üzerindeki çalışmalar insanın aslı olan Homo sapiens’ın geçmişinin 150 bin ile milyonlarca yıl olduğuna dair farklı teorilerden söz eder. Bazı Müslümanlar da şöyle düşünürler: Bilim yalan söylemeyeceğine göre bu bilgilerin arasını bulmalıyız. O halde Âdem’den önce de insan cinsinin köklerinin olması gerekir. Zaten bunun için bizim iki farklı kelimemiz vardır. Öncekilere insan değil de ‘beşer’ diyebiliriz. O zaman beşerin tarihi bilimin dediği gibi milyonlarca yıl öncesine dayanıyor olabilir. Böyle diyenler ‘beşer’ ile ‘insan’ kelimelerinin farklı varlıkları anlattığını, kelimede cilt anlamının da bulunduğundan hareketle beşer’in daha ilkel, hatta çıplak bir varlık olduğunu, Âdem’in ise çok daha sonra, belki bir evrimin sonucunda onun yerine gelip onun halifesi kılındığını iddia ya da tahmin ederler. Dediğimiz gibi bunun sebebi Evrim Teorisinin ve insanın geçmişiyle ilgili fosil çalışmalarının verilerinin söyledikleridir.

Oysa bunların hepsi henüz teoriden ibarettir. Kaldı ki, bu fosiller üzerinde DNA çalışması yapılamadığına göre insana çok benzeyen bir maymuna ait de olabilirler. Bilimin yanlış yapmadığını söylemek de bilimsel bir veri değildir, bir kabuldür. Bilim yalan söylemese bile yanlış yapabilir. Hatta ideolojik sebeplerle ona yalan da söylettirilebilir. Günümüzde bunun pek çok örneği vardır. Nitekim bilimin insanın geçmişi ile ilgili söyledikleri de birbirinden farklı teorilerden ibarettir. İsmi üzerinde, teori… Bunları da göz önünde bulundurmamızda fayda var.

Buna rağmen bizim insanın geçmişini bu kadar uzun yıllar öncesine dayandırmamıza mani bir dini delilimiz de yok. Öyle olduğu ispatlanırsa biz de, demek ki öyleymiş deriz. Dinimiz bize bu konuda iman edeceğimiz bir tarihten söz etmiyor. Bunun için ‘beşer’, ‘insan’ ayırımına gitmemizin de anlamı ve dayanağı yoktur. Bu iki kelimenin arasında elbette ince ayırımlar vardır, ama neticede her ikisi de farklı bir özelliği ile Âdemoğlunu anlatır. Kuranıkerim’deki pek çok ayeti kerime, Âdem için, ondan sonraki insanlar için, hatta peygamberler için ‘beşer’ kelimesini kullanır. Demek ki, ‘beşer’ insanın daha önceki bir evresi değildir.

Kaldı ki yaradılışla ilgili ilk zamanlar, dünyanın mevcut hareketi ile hesaplanan bizim zamanlarımızla ölçülmez. Onlar, Kuranıkerim ifadesiyle hep ‘Allah katındaki zaman’ yani çok uzun evreler anlamına gelebilir. ‘Senin rabbinin katındaki bir gün, sizin saydıklarınızla bin sene gibidir’ (Hac 47). Bu hesapla on bini ya da on beş bini önce günlerle, sonra binle çarparsanız karşınıza milyarlarca yıl çıkar. Bu da mümkün ve muhtemeldir. Başka bir ayette elli bin yıllık bir günden söz edilir (Mearic 4).

Dünyanın altı günde yaratılması da çok büyük ihtimalle böyle uzun bir altı evredir. Güneş sistemini bütünüyle bir dünya gibi görüp, onun da başka bir güneşin etrafında döndüğünü ve bunun; Bilim Teknik Dergisindeki bir yazıya istinaden şu anda bilinen sekizinci güneş sistemine kadar böyle devam ettiğini düşünürsek o son sistemin yılına göre bizim ömrümüz sadece sekiz saniye kalır. Bunlar da yine bugün bilimin söylediklerindendir. O halde yaradılışla, insanlığın ömrüyle ilgili zamanları küçücük dünyamıza göre hesap etmek zorunda değiliz. Bilim sonucunu kesinleştirsin, dinin ona zıt naslarının olmadığı görülecektir. ‘Mutlak zaman içinde insanın üzerinden öyle bir süre geçti ki, onda insan sözü dahi edilen bir şey değildi?’ (İnsan 1).

Kısaca bizim Âdem babamızın dünya ölçeğiyle ne kadar önce yaratıldığını biz şu anda bilmiyoruz. Bunu itiraz edilemez ölçüde apaçık söyleyen naslarımız yok. Yüz milyonlarca yıl önce yaratılmış olması gayet mümkündür. Eğer bu bilinebilen bir şeyse Müslümanların bunun bilimini yapma zorunluluğu da vardır ve biz pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da uyuyakalmışız. Onun için başkaları konuşup duruyorlar. Meseleye buradan başlamalıyız.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Kur'an-ı Kerim tilaveti
Gündem
Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Kur'an-ı Kerim tilaveti
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Hatay İskenderun'da yapımı tamamlanarak ibadete açılan Nihal Atakaş Camisi'nde yatsı namazını kıldıktan sonra Kuran-ı Kerim okudu.
IHA
Anlamak yaşamaktır
Anlamak yaşamaktır

Önceki yazımızda anlamanın imanî boyutuna dikkat çekmiştik.

Video: Anlamak yaşamaktır

Ragib el-Isfehanî tefsirinin mukaddimesinde Kuranıkerim’i yorumlamak için gerekli olan on ilmi sayar ve onuncusu olarak da ilm-i mevhibe’yi zikreder. Bunun, bildikleriyle amel edenlere Allah’ın özel olarak verdiği ilim olduğunu söyler. Hz. Ali’nin şu sözünü nakleder: ‘Kuranıkerim adeta; beni anlamak isteyen bildiğiyle amel etmelidir der. ‘Sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar’ anlamındaki ayet bunu anlatır. Kendisine sordular: Resulüllah sana, başkasına verilmeyen bir bilgi verdi mi? Hayır, dedi, ancak Allah’ın kitabı, şu sayfamda yazılı olanlar (bazı hadisi şerifler) ve Allah’ın dilediği kuluna verdiği derin anlama kabiliyeti hariç’. Ragib devam ediyor: İşte onun bu söylediği, Allah’ın, salih amelleri yapmanız halinde düşünüp ders alabilmeniz mümkün olur dediği durumdur, Allah şöyle buyurur: ‘Allah adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder. Hayâsızlığı, çirkin işleri ve haddi aşmayı yasaklar. Düşünüp ders alabilesiniz diye size öğüt verir’ (Nahl 90). Bu aynı zamanda şu anlamdaki ayette sözü edilen, kulun hidayetinin artması durumudur: ‘Allah, hidayette kalmaya çalışanların hidayetini artırır’. Yine şu anlamdaki ayette anlatılan durumdur: ‘Onlar sözün güzeline uydukları için o övülen sırat-ı müstakimi buldular’ (Ragib, Mukaddime). Yani anlama Kuranıkerim’e uymakla tamamlanır.

Cündüb adlı sahabi (ra) der ki, ‘Biz Resulüllah’ın yanında yeni yetme gençler iken önce imanı, sonra Kuran’ı öğreniyorduk. Kuran’ı öğrenince de imanımız artıyordu. Bakıyorum siz bugün imandan önce Kuran’ı öğrenmeye kalkışıyorsunuz’ (İbn Mace). Abdullah bin Ömer’den nakledilen şu söz de bu anlamdadır: ‘Bizim yaşadığımız günlerde bize Kuran’dan önce iman öğretilirdi. Resulüllah’a bir sure indiğinde her birimiz önce onun helalini, haramını, nerede durulması gerektiğini uygulayarak öğrenirdik. Bakıyorum şimdi birisi Kuranıkerim’i baştan sona okuyor ama helalini ve haramını uygulamakla hiç ilgilenmiyor, onu hurma silkeler gibi silkeliyor’ (Beyhaki). Yani işine geleni alıyor, gelmeyeni bırakıyor.

Bu konuda şu hadisi şerif de ilginçtir:

‘Kur’an’ı kalpleriniz ittifak ettiği sürece okuyun, ihtilaf ederlerse bırakın’ (Buhari). Bu iki türlü anlaşılabilir: Birincisi, Kuran’ı kendi halinizde okurken onun söyledikleri konusunda kalbinize şüphe ve vesvese gelmiyorsa devam edin, geliyorsa bırakın, sonra okuyun. İkincisi, başkaları ile Kuranıkerim’i müzakere ettiğinizde, anlamda ittifak ettiğiniz sürece devam edin, işi tartışmaya ve çekişmeye vardırıyorsanız bırakın.

Kuranıkerim’i doğru anlamanın namaz ve zikirle alakasına başka bir yazıda değinmiştik. Bu sanıldığından da önemli bir husustur. Onlara şu anlamdaki ayeti kerimeyi de ilave edelim:

‘Arkalarından öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler ve hazlarına/şehvetlerine uydular. İşte onlar gayyayı boylayacaklar’ (Meryem 59). Demek ki namaza hakkını vermeyerek onu zayi edenler hazlarına uyma durumundadırlar. Namaz en önemli zikirdir ve ‘şeytan kime musallat olursa ona Allah’ın zikrini unutturur, artık o insan şeytanın hizbinden olur’ (Mücadele 19).

Ahmed b. Hanbel der ki: ‘Kişinin İslam’dan nasibi namazdan nasibi kadardır. Kişi namaza ne kadar istekli ise İslam’a da o kadar isteklidir O halde ey Allah’ın kulu: Kendini tanı ve İslam’sız olarak Allah’a kavuşmaktan sakın. Çünkü senin İslam’ın kalbinde namaza verdiğin yer kadardır’.

Ve Şah Veliyyullah’ın söylediği: ‘Eğer nefsin, akla boyun eğmesini Ve onun hükmü altına girmesini sağlamak amacıyla egzersiz yapılacaksa, Bu iş için namaz kadar faydalı bir başka şey yoktur’ (Huccetullah).

Kısaca Kuranıkerim bir iman ve amel kitabıdır. Kul onun hazinelerinin kapılarını bu maksatla açmak istediği ve bunun gereklerini tedarik ettiği sürece o kendisini ona açar ve anlatır. Ona entelektüel bir merakla yaklaşıldığında sıradan bir sözmüş gibi görülür. Böyle olmasaydı Kuranıkerim üzerinde bizden çok daha fazla çalışan oryantalistler onu bizden daha iyi anlarlardı.

Yine aynı vecizeyi tekrarlayalım; anlamak yaşamaktır.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.