Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Güvenle özgürlük arasında insan
Güvenle özgürlük arasında insan
Dostlarından kuşkulanmak onlar tarafından aldatılmaktan daha utanç vericidir. Başkalarına duyduğunuz güvensizlik onların sizi aldatmasına haklılık kazandırır.” Böyle diyor La Rochefoucauld. İnsanı can evinden vuran cümleler bunlar. Tamam, insanlara, bilhassa dostlarımıza güvenelim ama bu devirde insanın hakkında kuşku duymaktan utanacağı dost bulmak öyle kolay mı?
Yeni Şafak
Taveo ya da iyilik kazanacak
Taveo ya da iyilik kazanacak

Kadim dünyada, âlimler, hâkimler, arifler vardı; bilgi ve marifet sahibi insanlar, günümüzün entelektüellerinden hayli farklıydılar. İnsanlar hayatlarını ortak bir yaşam kültürünün içinde sürdürürlerdi. Sanat ve zanaat ayrımı pek keskin değildi; anlatı ustaları daha çok sözlü kültür dairesinde hareket ederlerdi. Şiir ve musiki hep vardı ama geleneksel zamanlarda işlevleri bugünkünden hayli değişikti.

Video: Taveo ya da iyilik kazanacak

Modernlikle birlikte önce batıdan başlayarak her şey hem de radikal biçimde değişti. “Akıl ve idrakle bağlantılı kimse” manasına gelen entelektüel, batıda 19 yy. da ortaya çıktı, Aydınlanmanın etkisiyle olsa gerek, modernliğin yeni dünya görüşünü, sözüm ona ışığını herkese yaysınlar diye entelektüellere “aydın” (enlightened) da dendi. Tüm bu süreçlerin yansıması olarak, önce “ışıklı” manasındaki Arapça “münevver” 1920’lerde, daha sonra 1930’larda “aydın” kavramı, yeni sınıfı tarif etmek için kullanılmaya başlandı. Her iki kelimenin de maksadı batıdakiyle aynıydı; halkı yeni dünyanın, yaşam kültürünün gerekleri konusunda aydınlatmak…

Modern kültür, tüm dünyada hızla yayıldı, “kadim” olan ne varsa sildi süpürdü, ayakta kalmayı başaran geleneksel unsurları da kendine tabii kıldı. “Burjuva” dünya görüşüne uygun olmayan yaşantılar, tarzlar, “aşağı sınıflara, halka ait” diye küçük görüldü. İnsanların yaşam kültürüne ve dünyanın modern olmayan coğrafyalarına öylesine aşağılayıcı şekilde bakıldı ki, proletaryanın, halkın kültürüne sahip çıkan anlayışlar, iktidar arayışları ortaya çıktı. Bu karşı çıkışlar, işi “sosyalist blok” inşasına kadar vardırdılarsa da en nihayetinde modernlikte birleştikleri için sonunda pes ettiler. Sonrasında şimdi içine gark olduğumuz, katı olan her şeyin buharlaştığı, anlam ve değerlerin silindiği o adlandırılamaz akışkan dünya çıkageldi.

Modernlik her yere gittiği gibi, batının burnunun dibinde bulunan bize de uğradı, ne uğraması geleneksel bentlerimizi yıkarak istila etmeye kalktı. Ama kültürümüz, özellikle İslamiyet kaynaklı inançlarımız öylesine güçlüydü ki, tam teslim olmak yerine, parçalandık, metamorfoza uğradık ama yıkılmadık. “Kendimize özgü modernleşme” yolunu seçtik. Hala o yolda ilerliyoruz ama kabul etmeliyiz ki, hem asla modernleşmeyecek yanlarımız olması hem de geç ve hızlı modernleşme mecburiyetimiz kaba saba, tuhaf manzaralar çıkardı.

Modernleşmenin bizi tam olarak teslim alamayacağını, tam tersine modernliğe direnen yanlarımızın onun olumsuz yanlarına karşı panzehir olabileceğini düşündüm hep. Tuhaf manzaralara rağmen hala öyle düşünüyorum. “Dünya beşten büyüktür” mottosu ve “adil bir dünya” çağrısı beni de çok heyecanlandırıyor. Doğrudur; güç mücadelesinde onlardan geri kalmamak, silahlanmada, sanayi ve enerjide sağlam durmak zorundayız. Tüm olup bitenleri, bilim ve teknolojideki gelişmeleri bilmek ve onların yaptıklarını aynen yapmasak bile, gerektiğinde hemen yapmaya muktedir olmak durumundayız. Ama bu dünyanın tek derdi, güç mücadelesi ve adaletsizlik değil ki! İnsan-insan ve insan-tabiat ilişkileri açısından da berbat durumda… Sorunların kökeni, ta aydınlanma dönemine kadar gidiyor, zira “hakikat”, “kutsal”dan o dönemde arındırıldı; “iyi-güzel-doğru” bağlantısı o dönemde koptu.

Bizim asıl gücümüz, adil bir dünya çağrısı yapmanın yanı sıra, kadim değerlerin mirasının burada hala canlı olmasından kaynaklanıyor. İnsanları, halkları adil bir dünyanın yanı sıra “yeni bir aydınlanma”ya, “iyilik kültürü”ne biz çağırabiliriz. Onlar, adaletsizliği ayyuka çıkmış bu dünyaya, “insan-sonrası” (post-human) diye zalim bir teorik kılıf daha geçirmeye çalışırken biz insanlığı, iyinin, güzelin ve doğrunun “kutsal” ile bağlantısını yeniden kurmaya, adil ve insana yaraşır bir dünya kurulana, teknolojik akla eleştirel-etik akıl ve vicdan eklenene kadar mücadeleye davet edebiliriz. Batıda sesleri giderek cılızlaşan muhaliflere, iyilere dayanışma elimizi uzatabiliriz. Lakin iyiliği egemen kılmak, kötülükten sakındırmak için her yerde çabalayan, davranışları ve yaşama tarzlarıyla, insanları davet ettiğimiz dünyanın somut-canlı-yaşayan örnekleri olan öncüler olmadan sadra şifa tek bir adım bile atmış olmayız. Modernliğin “aydın” tanımını reddeden, iyiliğin zaferi için uğraşan münevverlere ihtiyacımız var.

Cengiz Madenci’nin kaleme aldığı, dört yaşında Ugandalı bir çocuğu kurtarmak için “Yeryüzü Doktorları” gönüllülerinin insan-üstü gayretlerini anlatan “Taveo” (Motto Yayınları) kitabını okurken çağrıştı tüm bunlar. Rengine, inanç farklılığına bakmaksızın, insanlık ve iyilik adına ayağa kalkan, yeryüzünün her köşesine koşmaya çalışan hekimlerimize, sağlık çalışanlarımıza selam vermek istedim. Her cephede yarışan, adalet için çabalayanlara bir kez daha teşekkür etmek ama onlara “Yeryüzü Doktorları” gibi bir “iyilik ordusu” olmaksızın kazanamayacağımızı hatırlatmak istedim.

İyi bir modernlik rehberi: Zygmunt Bauman
İyi bir modernlik rehberi: Zygmunt Bauman

Modernliğin insanlık tarihinde hem bir devamlılık ama aynı zamanda bambaşka bir durum, önceki zamanlardan birçok alanda kopuşlar içeren bir hal olduğunu anlayamayan Norveçli düşünür Svendsen’in “Yalnızlığın Felsefesi” kitabını meraklılarına havale ederek artık bir kenara bırakalım. Bize modernliğin, özellikle son dönemdeki boğucu, karmaşık, akışkan siberaleminde kaybolmadan ilerleyebilmek için tefekkürden vazgeçmeden kalabilmiş hakiki rehberler lazım. Yaşadığımız dünyada, “Yalnızlık ve yalnızlık korkusu yalnızca yaygın hisler değildir, aynı zamanda zamanımızın -akışkan modern hayat deneyimine sağlamca kök salmış- acı gerçekleridir” (Retrotopya, s.139) diyen Zygmunt Bauman gibi rehberler…

Video: İyi bir modernlik rehberi: Zygmunt Bauman


Okuyucumuz Zygmunt Bauman adına aşinadır. Modernlikle ilgili her fenomeni açıklamaya çalışırken başımız sıkıştığında hemen ona koşup gittiğimizi bilir. Geçen yıl vefatının ardından şöyle bir yazı yazmış (https://www.yenisafak.com/yaza... ), toprağının bol olmasını dilemiştik. Tekrar onun modern hayatta çekilen yalnızlıkla ilgili fikirlerine gelecek olursak…

Norveçli Svendsen, Batı dünyasında, özellikle İskandinav ülkelerinde zinhar yalnızlık problemi olmadığını savunurken Bauman, eleştiri kırbacını şaklatır: “Daha yakından bakarsak, bu mutluluk görüntüsünün altında gittikçe ön plana çıkan bir yalnızlık olgusu olduğunu görürüz. Stockholm’de oturanların yüzde 58’i tek başına yaşıyor, dört Stockholmlüden biri yalnız ölüyor, diğer yandan antidepresan tüketimi son 20 yılda yüzde 25 artmış durumda” der. Tony Jeton Selimi’nin tüm dünyada çok satan “Yalnızlık Bir Modern Çağ Virüsü” adlı kitabını değerlendirirken yaptığı saptamalar ise hayli ilginçtir.

Selimi, iş dünyasının önde gelenlerine, CEO’lara ve girişimcilere hizmet veren, “uluslararası üne sahip bir insan davranışı ve biliş uzmanı” diye tanıtır kendini. Kitabını “reddedilmenin ıstırabını hisseden ya da genel kabul gören normlardan ayrı düşmüş ve farklı hisseden ruhlara” adadığını söyler. “Ayrılma, tecrit, yalnızlık ve bağlantısızlık sizi hayatınızın her alanında takip eder. Her gün işe gelip giderken, keza havaalanlarında ya da restoranlarda, umutsuz bir bağlantı, bir iletişim kurma ve duyulma çabasıyla cep telefonlarına, tabletlerine, bilgisayarlarına ya da laptoplarına mıhlanmış insanlar görürsünüz. Gelgelelim etrafınızı şöyle bir kolaçan ederseniz, hemen yanı başında duran diğer insanların varlığını görmezden gelen, onlarla kişisel bağlantı yaratmaktan aciz, basit bir sohbetten bile imtina eden çok sayıda insan göreceksiniz” tespitiyle yola koyulur. Yalnızlığın modernlikle birlikte büyüyen bir sorun olduğu, kişisel gelişimcilerin eline düşmesinden de bellidir. Herkes gibi Selimi de sorunu görmekte, bu konuda yazılacak bir kitabın çok satacağını bilmektedir. Ne ki Bauman, sorunun kaynağı ve tedavisiyle ilgili önerilerini ise gayri-ciddi bulur. Yalnızlık, akışkan modern zamanlarda bireysel ve teknik önerilerle geçiştirilemeyecek toplumsal bir derttir. Yalnızlıkla mücadele etmeye çalışanlar, bu dev sorun karşısında tıpkı geçen yüzyılda tifoyu hastayı soğuk su dolu küvete sokarak tedavi etmeye çalışan hekimler gibi davranırlar. Sisteme alternatif çözümler üretmedikçe pansuman tedbirler sadece sistemin devamına yarar…

Var olanın en iyi olduğuna inanmış, yaşananları meşrulaştırmayı biricik misyonu haline getirmiş Svendsen gibi düşünürlerden çok var akademide. Ortalık, modernliğin yol açtığı sorunlara karşı pansuman tedbirler öneren sözüm ona uzmanlarla, kişisel gelişimcilerle, yaşam koçlarıyla dolu. Ama eğri oturup doğru konuşalım; Bauman gibi eleştirelliği asla elden bırakmayanlar da var. Modernliğin ve sistemin yakın geçmişte en iyi savunusunu yapan akademisyen Antony Giddens’tı. Bauman’ın Giddens’ı nasıl yerden yere vurduğunu yine bir yazımızda ele almıştık. Bauman’ın Giddens’la kadın-erkek ilişkilerinin geleceği hakkında sürdürdüğü tartışma gerçekten çok önemlidir. Yalnızlık başta olmak üzere insan ilişkilerinde yaşanan birçok sorunun çok köklü bir değişim neticesi ortaya çıktığını ve sistemle ilgili olduğunu görmek için mutlaka bu tartışmaları bilmeli, katılmalıyız.

Bauman, ölmeden hemen önce kaleme aldığı son kitabı “Retrotopya”da, yalnızlık üzerine kalem oynatırken Belçikalı psikanalist Paul Verhaeghe’nin “Yalnızlık Zamanında Aşk” (Encore Yayınları, 2003, Çeviri: E. C. Ertem, M. Öznur) kitabındaki saptamaların kıymetini de vurgular. Yalnızlığı en olmaması gereken yerde, ikili ilişkilerde arayan ve bulan, “bir dünya yok olmuş, aile hayatı şiddetli bir değişime uğramış durumda, eski zamanın çiftleri artık neredeyse tarih oldu” diyen Verhaeghe, bizim de modern ilişkileri anlamaya çalışırken rehber aldığımız bir başka batılıdır ve entelektüel ilgiyi fazlasıyla hak eder. O halde bakalım…

Modernlik oyun değil arkadaş!
Modernlik oyun değil arkadaş!

Norveçli düşünür Lars Svendsen’in yalnızlık hakkında tüm bilinenleri reddeden kitabı “Yalnızlığın Felsefesi” (Redingot yayınları, Çev. M. Erşen, 2018) hakkında konuşuyorduk. Modernliği, günümüz hayatını ve liberal bireyi savunmak adına neler demiyordu ki…

Video: Modernlik oyun değil arkadaş!


Çağdaş edebiyatın modern liberal bireyin yalnızlığa, yabancılaşmaya, kaygıya ve depresyona duçar olmuş işkence gören bir ruh olduğu izlenimi vermesine sinir oluyor Svendsen. Beşerî bilimlerde “Benzeri görülmemiş bir yabancılaşmadan mustaribiz. Birbirimizden hiç bu kadar kopmamış, daha yalnız olmamıştık” şeklindeki tezleri savunan makale ve kitaplara çok kızıyor. Sonunda alıyor eline palasını, modernlikle birlikte yalnızlaşmanın arttığını iddia eden kim varsa hepsini birer birer doğruyor.

“Max Weber bireylerin engin içsel bir yalıtılmışlıkla boğuştuğunu iddia eder ve bunu Protestanlığın doğuşuna bağlar. Simmel ise bilhassa büyük şehir yaşamında bireyin yalnızlığını vurgular. Savaş sonrası sosyal çalışmalarda yalnızlık esasen ‘modern yaşamın standart teşhisini oluşturur, genellikle bireycilik her türden kötülüğün ana suçlusu olarak sunulur” (s.136). Öfkeyle devam ediyor Svendsen, bizim pek sevdiğimiz David Riesman ve arkadaşlarının “Yalnız Kalabalık” adlı eserinden giriyor, Christopher Lasch’ın “Narsisizm Kültürü”nden çıkıyor. Hepsini acımasızca ve haksız bir şekilde eleştiriyor. Eleştirisini Tocqueville’nin 1830 tarihli “Amerika’da Demokrasi” kitabına kadar götürüyor; Francis Fukuyama’nın Amerikan toplumundaki sızlanışlarını da işin içine katıyor. Ona göre tamamı yanılıyor bu düşünürlerin. Başladığı tezini kitabın sonuna kadar tekrar edip duruyor: “Yalnızlık üzerine sosyal çalışmalar külliyatında karşılaştığımız tipik iddia, yalnızlığın büyük ölçüde modern bireycilikten kaynaklandığı yönündedir” ve büyük bir yalandır. Modernlik de kapitalizm de liberalizm de çok iyi, liberal birey masumdur.

Svendsen’in kitabında beğendiğim tek husus, yalnızlık mızmızlanmalarına karşı çıkması, yalnızlığa karşı tek başınalığı savunması. Aktardığı bilimsel araştırmaları yorumlamaları başta olmak üzere tespitlerinin büyük ölçüde katılmıyorum… Ben de birçokları gibi, modernlikle birlikte yalnızlık açısından işlerin çok daha kötüye gittiğini düşünenlerdenim yani Svendsen’e aksi görüşteyim. Bence yanılgısının nedeni, geleneksel dünya ve modern zamanların algı ve zihin dünyalarını karşılaştırmak zahmetine bile katlanmadan yalnızlığın kaygan anlamlarında sörf yapmayı tercih etmesi. Oysa sadece David Riesman ve arkadaşlarının bu ölçütlerden yola çıkarak 1950’ler Amerika’sını analiz ettikleri “Yalnız Kalabalık” kitabını hak ettiği biçimde ele alsaydı dahi farklı bir sonuca ulaşabilirdi.

Riesman’ı daha önce bazı yazılarımızda ele almıştık (Bakınız: https://www.yenisafak.com/yazarlar/erolgoka/toplumsal-halimizi-gosterse-bir-arastirma-2035203). Riesman’a göre modern toplum, “dışa yönelimli” bir toplumdur; kişinin hayat planını yaptığı referanslar, diğer insanlarca belirlenir. Bu toplumda birey, akran grupları, yakın çevre ve kurulu iktidar aygıtları tarafından manipüle edilen “başkalarınca yönlendirilen” kişidir. Başkalarının yol göstericiliğine ve düzeltmelerine ihtiyaç duyan birey, kendisini mütemadiyen bir dostluk pazarında sunmak, piyasa değerini bu yolla artırmak isteyen bir alışveriş nesnesi gibi icra-i hayat eden bir “özne”dir. Modernliğin dış referanslarca yönlendirilen insanı, ötekilerin dışında kalmamak için ne gerekiyorsa yapar. Hal böyle olunca eğlence bile, okunacak kitaplar, serbest zamanda yapılacak işler bile zorunluluk olarak, sırf başkalarından geri kalmamak amacıyla yapılır. İnsan “herkes” gibi olmak, “herkes”in içinde kalmak için, marka ve imaj peşinde yapayalnız kalır farkında bile değildir. Zira bu görünüşte benzer olmanın bedeli “uygar ilgisizlik”tir; birbiriyle ilgilenmeyen insanlarda doğal olarak ortaya çıkan güven yitimidir… Yalnızlık hissi, bu nedenlerle önceki zamanlardan farklılaşır ve modernliğin alâmetifarikası halini alır.

Biricik amacı, modernliğe derinlemesine bakma yeteneği olan birçok düşünüre, “Aşkın İsveç Teorisi” filminin yönetmeni Eric Gandini gibi modern yalnızlığı açığa vuran sanatçılara karşı reddiyeci bir tez geliştirmek olan Svendsen ise maalesef bu apaçık gerçekleri göremiyor. Sığ felsefi bakışı, dümdüz yorumlarla yetinmesi onu körleştiriyor. Oysa bakışını biraz derinleştirdiği zaman, mesela neden daha çok sosyal ağa ve dert ortağına sahip oldukları halde kadınların erkeklere göre daha çok yalnız hissettiklerini tartıştığı yerlerde (s.75) güçlü zekâsı hemen kendisini belli ediyor. Eğer keskin zekâsını var olanı savunmak yerine hakikati görmeye sevk edebilseydi modernliğin insanlık tarihinde keskin bir sapma olduğunu, algı sistemlerini ve zihinleri değiştirdiğini fark edebilirdi. Yazık…

Modernleştikçe
kültürü kaybettik
Hayat
Modernleştikçe kültürü kaybettik
İtalyan yönetmen Giulia Frati Tarlabaşı, Sulukule, Eminönü’ndeki seyyar satıcıların seslerinden yola çıkarak “İstanbul Yankıları” adlı belgeseli çekti. Kenar mahallelerinin sesini yansıtmak istediğini belirten yönetmen, “Çok kültürlü mahalleler yok oluyor. Değişim kaçınılmaz ama önemli olan modernleşme adına insanlığımızı kaybetmememiz” diyor.
Yeni Şafak
Tercih yapma hakkı
Hayat
Tercih yapma hakkı
Geçmişi güncelleştiremeyen, güncelleştirmek istemeyen, geçmişi güncelleştirmek isteyenleri sapkınlıkla suçlayan bir gelenek ya da muhafazakarlık, İslam'ı bugünü bütünüyle felce uğratıyor, modernliklere özgü, küstah özgüveni aşamıyor.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.