Kızılelma ve muhafazakâr siyaseti
Kızılelma ve muhafazakâr siyaseti

Osmanlı bilincinde Kızılelma Roma ve Viyana’ya İslam sancağı dikmektir. Kızılelma başlı başına baskın bir söylem olarak öne çıkmaz. Kızılelma, bir mit olarak vardır. Ama Osmanlı siyasal tahayyülünün “gaza ideolojisi”, Alparslan’ın Malazgirt’te irad ettiği hutbedeki ilayi kelimetullahı yüceltmenin bir devamıdır. Osmanlı kurucu ruhunda bu dava fikriyatı çok belirgindir. Gaziler sıfatıyla anılırlar, Allah’ın kılıcı gibi unvanları kullanırlar. Ankara’da Birinci Meclis açıldığında da bu gelenek ve bu ruh devam eder. Hacı Bayram Veli Camii’nde kılınan Cuma namazı sonrası yine Sancak-ı Şerif tekbir sesleriyle taşınarak TBMM’si açılır. Bütün memleketin camilerinde, tıpkı Malazgirt Meydan Muharebesi’ndeki gibi dualar edilir.

Kızılelma, modern dönemde Türkçülük yaklaşımı tarafından Turan siyasetiyle beraber yeniden yorumlanır. Ziya Gökalp, 1914 yılında Kızılelma adıyla uzun bir şiir yazar. Aslında şiirle anlatılan bir gelecek siyasi tahayyüldür. Türklerin modern kalkınma, bilim ve sanayi ile beraber yeniden yücelmelerini anlatan bir çağdaş mitolojidir, bir mefkûredir. Bütün Türkleri tek çatı altında toplayarak birleştirecek bir gelecek muhayyilesidir. Artık Türkmen, Oğuz, Kıpçak gibi farklı soy ve kavimler yerine hepsine birden Turan denecek. Homojen bir Türk siyaseti ve Türk tahayyülü üretilmeye çalışılacak. Osmanlı’nın yaşadığı buhran ve parçalanma Türklerin özne olduğu bir birlik siyaseti ile aşılacaktır. İttihad-ı Türki siyasetinin arayışıdır bu. Enver Paşa’nın İslam ile de uzlaşan emperyal siyasetinin Türkçülük’teki yansımasıdır aslında.

Gökalp’ın Kızılelma ütopyasının somutlaştığı mekan Lozan’daki bir Türk köyüdür. Oradan da nehir gibi Turan illerine akacak.

(Lozan)ın yanında bir Türk beldesi

Şenlendi: Her fennin bir medresesi,

Ziraat, ticaret, sanat evleri

Yapılıp, oldu bir ümran meşheri,

Kız, erkek çocuklar gelip doydular,

Yeni Âdem, yeni Havva oldular.

Kızılelma, adeta Türklerin yeniden yaratılışını/varoluşunu simgeler. Adem ve Havva gibi yeniden var olurlar. Onları fakirlikten kurtaracak, kalkındıracak ve birliği sağlayacak bir ideolojidir. Ancak Gökalp, bunun “Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal!” olduğunu söyler. Cumhuriyetin kuruluşuyla emperyal siyaset tamamen terk edilir. Gökalp de artık Turani değil, Anadolu’da mukim bir Türkçülüğü savunur. Osmanlı bile ret edilir. Türkler ve Osmanlı birbirine karşıt gösterilmeye çalışılır.

Şimdi Kızılelma söylemi etrafında yeni bir siyasi mit devreye giriyor. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşı’nın içeriğiyle öne çıkıyor. İslam ve Türklüğün sentezine dayalı bir içeriğe kavuşuyor. Ak Parti ve MHP ittifakına dayalı bir siyaset ve dönüşüm projesi ile bütünleşiyor. 1918 yılında İslamcılarla Türkçülerin İslam Mecmuası’ndaki uzlaşmalarını temsil ediyor adeta. Enver Paşa’nın Turancılığı ve İslamcılığı beraber yürütme siyasetini andırıyor. Kızılelma, Türklerin mitsel varlığını İslam ile sentezliyor. Türklerin özne olduğu ve davalarının İslam olduğu bir savaş, mücadele ve var oluş yaklaşımı sergileniyor. Ancak Gençosmanoğlu’nun marşının epistemolojisi, milliyetçiliğiyle baskın. “Türk, ulu Tanrının soylu gözdesi”dir. “Malazgirt Bizans’ın Türk’e secdesi”dir. “Bozkurtlar sürüsü”, “oğuzlar”, “Türkmen başbuğu” savaşıyor. Bismillah diyorlar, Allah-u Ekber diyorlar. Ama bütün bunlar niçin savaşıyor? Sultan Alparslan’ın irad ettiği bir İslam davası, ilayi kelimetullahı yüceltmek, İslam sancağını taşımak gibi hiçbir iz yok bu epistemolojide. Marş’ın nesnel dili ile ona yüklenen siyasi pratiğin çok farklı olduğu görülüyor.

Muhafazakârlık siyaseti, Kızılelma’yı İslami bir içerikle yeniden yorumlama çabası içerisinde. Bu siyasal çaba, MHP seçmeniyle de belli bir fikri yakınlık sağlıyor. Aynı zamanda siyasal pratiğin ihtiyaç duyduğu coşku eksikliğini gidermeye matuf bir yön de taşıyor. Fakat öte taraftan muhafazakâr siyasetin dindar ve İslamcı damarları bunu benimseyecek mi? Buna karşı nasıl bir tutuma yönelecek? Bunu şu an öngörebilmek zor. Fakat dindarlar ve İslamcıların da büyük bir fikri ve duygu kırılması içinden geçtikleri de bir gerçek. Bence önemli olan can alıcı soru şudur: Hakikaten Enver Paşa’nın İslam ve Türklüğü uzlaştıran bir devlet siyasetine mi geçeceğiz yoksa İslam’ı Türkçülüğe motivasyon sağlayan bir siyasete mi?

Muhafazakârlar aile, cinsellik ve kadın üzerine düşünüyor: Bir Sempozyum
Muhafazakârlar aile, cinsellik ve kadın üzerine düşünüyor: Bir Sempozyum

Ankara’da, geçen hafta sonu çok önemli bir Aile Kongresi yapıldı. Üç gün sürdü. Eğitim-Bir Sendikası ve Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinin ortak organizasyonuyla gerçekleşti. Çok önemli oturumlar gerçekleşti. Aile değerler, şiddet, kültür, iktisat, değişim, modernleşme ve din gibi çeşitli boyutlarıyla ele alındı. Ben de “toplumsal cinsiyet eşitliği söylemi karşısında aile” adlı bir tebliğle katıldım. Ayrıca oturum başkanlığı da yaptım. Toplumumuz kadın, aile, şiddet ve trans-cinsiyet etrafında yoğun bir tartışma içinden geçerken bu sempozyumun büyük bir anlamı var. Çünkü televizyonlarda ve sosyal medyada oldukça popülist ve politik angajmanlar içinde yapılan tartışmalar bu sempozyumda oldukça bilimsel, serinkanlı bir biçimde gerçekleşti. Ayrıca bu sempozyumda değerler, cinsellik, şiddet ve kadın konuları aile etrafında ele alındı. Batılı ve modern söylemler karşısında eleştirel perspektifler kullanıldı. Feminizmin, psikanalizin ve post-modernitenin yaklaşımlarını aynen aktarmak yerine onlara karşı belli bir eleştirel mesafe ortaya kondu. Ayrıca, yeni bir sosyal teori arayışı çerçevesinde Türkiye’nin ve İslam toplumlarının özgünlükleri, farklılıkları ve geniş tecrübeleri de göz önünde bulunduruldu. En büyük sorunumuz da bu değil mi?

Cari söylem aile, kadın, cinsiyet ve şiddet konusunu tartışırken feminizmin, psikanalizmin ve post-modernitenin batıda kabul gören kalıpları çerçevesinde konuşuyor. Ataerkil diye söze başlayıp toplumsal cinsiyet eşitliği diye bitiriyor. Ataerkil aile tamamen Roma hukuku perspektifinden alınan bir kavram olduğunu unuturuz. Dede Korkut Kitabındaki kadınları nereye koyacağız? Baba ile evlat arasına fitne sokulur. Baba evladı dağa götürüp öldürmek ister. Eve tek başına dönünce Hatun meseleyi anlar. Hemen oğlunu kurtarmaya gider ve kurtarır da… Sonra evlat, babayı öldürmeye kalkışınca “etme oğul, o senin babandır” der. Nerede ataerkillik? Hatun, babayı da evladı da barıştırarak aile içine sokulan fitneyle başa çıkandır.

Aile Sempozyumda Doç. Mevlüt Tatlıyer, aile ve iş hayatı örneğinde farklılıkların nasıl da önemli olduğunu gösterdi. Mesela ABD’de yapılan bir araştırmada elde edilen verilerden aktardığına göre kısmi süreli çalışan annelerin tam zamanlı çalışan annelere göre da “daha duyarlı bir ebeveynlik” ve aile-iş arasında daha az çatışma sergilediği tespit ediliyor. Yine National Study Of Changing’in verilerinden aktardığı bulgular oldukça dikkat çekici. Buna göre evli kadınların haftalık çalışma saat 30.7 iken evli erkeklerin 37.8 olduğu görülmektedir. Ayrıca ev içinde daha değişik farklılıklarla karşılaşıyoruz. Ücretsiz ev işlerinde kadınlar 264 dakika, erkekler 136 dakika harcıyor. Ücretli çalışma süresinde kadınların günde 218 dakika, erkeklerin 318 dakika çalıştıkları tespit ediliyor. Bu araştırmalar ve veriler aslında farklılıkların önemli olduğu ve belli bir dengeyi sağladığını kanıtlıyor. Ev dışında daha fazla çalışan erkek iken, ev içinde daha fazla çalışan kadındır. Çünkü kadının ev içinde annelik bağlamında daha fazla sorumlulukları var ve ayrıca “evi yapan dişi kuştur” düşüncesi de her zaman önemini koruyor. Bu farklılıkların sağladığı dengeyi dikkate almazsak evde kadının fazla çalışarak ezildiğini ileri süreceğiz. Elbette aynı zamanda erkeğin de ev dışında daha fazla çalıştığını da görerek erkeğin dışardaki iş hayatında ezildiğinden bahsedeceğiz. Oysa erkek ve kadın beraberlik perspektifinde düşünüldüğünde bir denge ortaya çıkıyor. Salt kadını ve ev içi durumunu odağa alıp yoruma gidersek kadın eşitsizliğinden bahsedeceğiz. Bugün çoğunlukla yapılan da budur.

Doç. Dr. Faruk Taşçı, oturumumuzda bizim toplumsal yapımızı ve değerlerimizi dikkate alarak kavramsal bir perspektif ortaya koydu. Faruk’un sunumu da alışılagelen batıcı kadın ve aile kavramlaştırmaların ne kadar tek taraflı olduğunu anlamamıza ışık tutuyor. Popper’in “yanlışlama” teorisinden esinlenerek bunu ifade etti. Bu çerçevede önemli öremeler ortaya koydu. “Aile cinsiyet odaklı bir yapı değildir”, “aile hak odaklı bir yapı değildir”…Hakikaten bugün herkes bir “hak” üzerinden giderek adeta aileyi parçalıyor. Kadın hakkı, çocuk hakkı, anne hakkı… Bütün bu haklar , adeta ailenin bütünlüğünü dışlayarak aile fertlerini atomize bireyler haline getiriyor.

Türkiye’de muhafazakarlar ciddi bir tartışma, bilgi üretme ve düşünme sürecine girdi. Aile, kadın, cinsiyet ve trans-cinsellik konularını yoğun bir biçimde konuşmaya başladılar. İstanbul sözleşmesi de burada etkili oldu. Ankara’daki sempozyum ve yürüyen tartışmalar bu ülkenin gerçeğini, İslam’ın farklılığını ve toplumsal yapımızın özgünlüklerini dikkate alarak yapılan araştırmaları ve düşünmeleri haber veriyor.

FETÖ kilisenin meselesidir, bunu bilerek barışın
FETÖ kilisenin meselesidir, bunu bilerek barışın

Bugün FETÖ adıyla tescillenen yapıyla ilgili olarak 17-25 Aralık 2013 tarihinden önce eleştirel bir yaklaşıma sahip olmak cesaret gerektiriyordu. Yapının örgütlü bir gücü vardı ve bu gücün derinliği hakkında çok az şey biliniyordu. Fakat eleştirel yaklaşımdan imtina edilmesine yol açan esas faktör örgütlü yapının kendi gücü değildi. Örgüt, 28 Şubat’ta ve 2007’de genel İslâmî grupların dışında olduğunu göstermiş olsa da muhafazakârlık şemsiyesi altına girmiş olmanın nimetlerini fazlasıyla topluyordu. İsmet Özel dışında örgütlü yapıya gayr-i İslâmî ve gayr-i millî olduğunu söyleyen çok azdı. Meşhur bir tartışma programında Ahmet Turan Alkan, İsmet Özel’in sözlerini alaycı bir bakışla değerinden düşürmeye çalışmıştı. İsmet Özel, kişisel gücü ve saygınlığı ile muhtemel saldırıları bertaraf edebilecek güçte olduğu için açıktan yıpratmaya maruz kalmadı. En azından onun böyle bir korkusu yoktu. Fakat bugün özellikle eli kalem tutan zevat arasından yükselen barışalım, affedelim, kucak açalım, topluma kazandıralım gibi lafları duyunca geçmişte yaşadığımız durumu sadece korku ile açıklayamayacağımız anlaşılır.

Türk Tarih Kurumu, bu ülkenin kurumsal temellerinden biridir. Kurumun başına geçen bir akademisyenin FETÖ’cüleri topluma kazandırmak gibi bir görevinin olmayacağını bilmesi gerekir. Aynı şekilde temel meseleyi bilecek kadar tecrübeli olan bir fikir adamının affetmek kavramına dinî bir anlam yükleyerek FETÖ’cüleri meşrulaştırmaya çalışması da korku ile izah edilebilecek bir durum değildir. 2016’nın eylül ayından itibaren masumiyet ve mağduriyetten bahseden ya da FETÖ konusuna hiç girmeyen yazarları bir kenara bırakıyorum. Örgüt elebaşından sonrası için örgütlü yapıda pişmanlıkların görülebileceği imasında bulunmanın da anlaşılır bir tarafının olmadığı açıktır. Bu sözler 15 Temmuz’un anlaşılmadığına işarettir.

İsmet Özel, mahut yapı hakkında kendisine sorulan soruya cevap vermemiş ve cevabı kiliseden alın demişti. İsmet Özel’e göre bu, bize ait bir mesele değildi ve kilisenin sorunuydu. Yıllar sonra onun haklı olduğu anlaşıldı. Örgütlü yapı veya bağımlı yapı; 2013’ten sonra kademeli olarak örgüt elemanlarının millet, vatan, coğrafya ve din ile olan son bağlarını da koparmış oldu. Zaman ve olaylar, adlarını açık bir şekilde zikretmesem de herkesin tahmin edebileceği kişilerin görüşlerinden bağımsız olarak ilerliyor. Barışalım, affedelim, kucak açalım, topluma kazandıralım gibi sözlerin örgütlü yapıya alan açmaktan başka bir anlam taşımadığını bilmek gerekir. Hâlbuki FETÖ bir bağımlı yapı örneğidir ve topraklarımızda doğmasına rağmen bize ait bir mesele değildir. Haçlı ordularını affetmenizin Haçlılar açısından anlamı yoktur.

Karşılaştığımız sorunu etraflıca izah etmek zorundayız. Batı ile ilişkiler açısından ele aldığımızda FETÖ gibi bağımlı yapıların özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki postkolanyal dönemde güçlendiğini görüyoruz. Benzer yapıların farklı bölgelerde varlık göstermesi karşılaştığımız sorunun yapısal olduğuna delalet eder. Ortaya çıktığı dönemlerden itibaren geçirdiği dönüşümler, FETÖ’nün başından itibaren belirli bir program dâhilinde hareket ettiğini gösterir. 15 Temmuz sonrası örgütle ilgili belirsizlikten bahsedemeyiz, Avrupa ve Amerika’da dönüşüm sürecini devam ettirmektedir. Din, coğrafya, vatan ve millet bağı olmayan bu yapının gelecekte hangi kimliği benimseyeceği konusunda da belirsizlik yoktur. Yurtdışına çıkan örgüt üyelerinin açıklamaları, dönüşümün hızı ve istikameti konusunu açıklığa kavuşturmaktadır.

Muhafazakâr aydın, karşılaştığımız sorunu dün izah etmek istemedi. İzah edilmesine de müsaade etmedi. Bu yapıyı da muhafazakârlık şemsiyesi altına dâhil etmekten gocunan olmadı. Hâlbuki onlar kendilerini hep dışarıda tutmayı başarmıştı. Dinî alanda tahsil etmiş akademisyenler de benzer bir muğlaklığa yol açmaktan çekinmiyor. Bugün hâlâ FETÖ’yü cemaat başlığı altına dâhil ederek birtakım genellemeler yapan akademik çevrelerin sorunu açıklığa kavuşturduğu söylenemez. Onlar, darbe ve işgal girişiminden çok önce farklı yapılar içine sızmayı başarmışlardı. Örgütün en önemli amaçlarından biri, kendilerini ayrıştırmış olsalar da muhafazakârlık şemsiyesinden faydalanmaktır. Başka yapılarla ilgili eleştirel bir tutum takınmak ise tamamen ayrı bir meseledir.

Barışalım, affedelim, kucak açalım, topluma kazandıralım gibi laflar muhafazakâr aydının FETÖ konusunda geçmişteki tavrını sürdürdüğünü gösterir. Hâlbuki bu yapı kilisenin meselesiydi.

Arayış sürüyor. Buldum diyene dikkat!
Arayış sürüyor. Buldum diyene dikkat!

Netflix, Mesih isimli yeni dizisi ile kafa karıştırmaya devam ediyor. Dizi, “Hz.İsa bugün yeryüzüne inse ne olur?” gibi kışkırtıcı bir soruya dayanıyor. Dizinin büyük bölümü Ürdün’de çekilmiş ve İsrail-Filistin sınırına yakın çölde Suriyeli mülteci kafilesine liderlik eden bir Mesih tasvir edilmiş. Ürdün’den yükselen tepkilerde, bu karakterin, Mesih gibi göründüğü ama aslında “Deccal”ı temsil ettiği yönünde.

Bu tartışma önemli. Benim takıldığım nokta da dizinin görünmeyen yüzünden bilinçaltlarımıza fısıldanalar.

Batı’da aydınlanma ile birlikte ‘sürgüne gönderilmiş’ Hz. İsa’nın yeniden ‘yol gösterici’ olarak geri döndürülmesi... Gidilecek yolun, yolculuğun yeniden tarif edilmesi. İnsanın arayışlarının şekle şemale sokulması. ‘İşte aradığın bu’ denilmesi. Bu tarifin içine bir kez girildiğinde, arayışların da yönelmelerin de biçimlendiriliyor olması. İşte bu yüzden Mesih dizisinde akıl karıştırma tuzaklarına dikkat edin!

Hristiyanlık ve Yahudiliği kaynaştıran Evangelizmin ardından bu sefer de üçünü birleştiren bir din arayışı gündeme geliyor. Bu dizi Christ-İslâm arayışlarının, üç dinin kendi özlerinin büyük bir potada eritildiği bir dönemin de işaretlerini veriyor.

Aman dikkat! Yeni bir dinlerarası diyalog tuzağına kapılmayalım.

Elbette politik ve populist bir dizi. Elbette gerçeği eğip büküp yeniden üretiyor. Ancak yine de çağın arayışları, insanlığın kurtuluş fikri üzerinden bizi yeniden düşündürüyor. Ya da tam tersi, akıl karıştırıyor. Neden kurtulmak istediğimizi biliyor muyuz? Belki de bu nedenle bu çağda en çok ihtiyacımız olan şey aklıselim…

Arayış sadece kendi kişisel hikâyelerimizde değil dünyada da sürüyor. Arayışlarımız sorularımızı şekillendiriyor. Sorularımız,endişelerimiz ve insanlığımız, ruhun çürümesi karşısına dikiliveriyor. Sadece diziler, olaylar değil 2019 yılını temsil eden fotoğraflar da bunu göstermiyor mu?

Bu yılın fotoğrafları arasında ön sıralarda yer alan, en çok viral olan resimlere bir bakın!Mesela Sudan’da 22 yaşındaki Alaa Salah’ın arabanın üzerine çıktığı fotoğrafı gözünüzün önüne getirin! Nisan ayında başlayan ve Ömer el Beşir’in devrilmesiyle sonuçlanan protesto gösterileri sırasında kalabalığa slogan atarak öncülük ettiği bu fotoğraf aynı zamanda bir arayışı göstermiyor mu?Ya da Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in, Christchurch’teki cami saldırısının ardından mağdurlara sarıldığı resim...50 kişinin hayatını kaybettiği saldırıda aklımızda kalan tek resim o oldu.Ya da ABD’de Başkan Donald Trump’ın “Geldiğiniz yere dönün” çağrısı yaptığı Kongre üyelerinin; Rashida Talib, İlhan Omar, Alexandria Ocasio-Cortez ve Ayanna Pressley’in Temsilciler Meclisi’nde,Trump’a kınama kararının alındığı zaman çekilmiş fotoğrafları…

Her gün medyaya düşen onca yıkım, tahribat, felâketleri anlatan resimleri değil de şifayı, yolu, itirazı, merhameti, anlayışı gösteren fotoğrafları daha çok görmeyi tercih ediyorsak arayışımız acıyı tekrarlamak yerine çözüme yönelmiş demektir…

Bu arayış ola ki insanlığı yanlış limanlara ulaştırmasın.

Muhafazakârların suçu nedir?

  • Uzun zamandır gözlemliyorum. Muhafazakârlara bitmeyen hınç hem içerden hem dışardan. Köylü,Müslüman temel bazda belirleyici olarak kullanılsa da ne yaparlarsa yapsınlar yetersizzzz gören bir bakışı her yerde görüyorum. “Olmamış”, “olmuş” etiketleri hazır.
  • Aynı şeyi muhafazakâr yapınca “olmamış”, diğeri yapınca “olmuş” oluyor. Muhafazakârın zengini de olmamış, kültürü de olmamış, devlet yönetimi de, şirket yönetimi de olmamışşşşş!!! Giyinmesi de olmamış... Eğitimi de kariyeri de hepsi çöp adeta… Olmamış işte!!! Eyvallah da bu olmamışlığa dair aklıbaşında bir kriter duysak. Tamamen gündelik hayattan bakarak söylüyorum. Bazen ve hatta çoğu zaman kendilerini üstün ırk gören insanların arasında mı kaldık diye endişeleniyorum…
Anneliğin düşüşü: Anneliği gözden düşüren taklitçi bilinç
Anneliğin düşüşü: Anneliği gözden düşüren taklitçi bilinç

Türkiye’de muhafazakâr kadını anlatan bir makalede annelik için “kendini kurban eden kadın” ifadesi kullanılıyor. Annelik, bu bilinçte artık bir kurbanlık haline geliyor. Nedir bu bilinç? Batı’dan gelen feminist bilinç. Bu bilinçte kadın toplumsal geleneklerden yalıtık, özgür, bireysel, “istediğine karar veren” bir varlık. Elbette bütün bu özellikler İslam kültürünün varlığına karşı ileri sürülür. Çünkü hiçbir zaman kadın işe karşı, kapitalist kültüre karşı ve modernitenin değerlerine karşı bireysel ve özgür olmaya çağrılmaz. Tam tersine İslam kültürünün annelik, hatunluk, ablalık gibi aile bağlamı reddedilir. Bunlardan çıkış bir kurtuluş ve özgürlük olarak pazarlanır. Bu görüşe göre anne olmak kendini kurban etmektir.

Bu feminist bilinçte anne bir düşüştür. Günahkarlık halidir, kölelik durumudur, evde mahkum olmaktır. Bu nedenle kimse anne olmak istemez. Evlilik anne olmak için değildir artık. Evlilik, belli törenleri yaşamak içindir. Romantik aşk, düğün ve balayı ritüellerinden geçmek tutkusudur. Ya da iki kişilik bir şirkete atılan ilk adımdır. Evlilik, şirkete atılan ilk adım, aile de şirket. Annelik ve babalık gözden düşmüş geçmiş zaman menkıbeleri. Mutluluk, orada aranmaz. Çünkü mutluluk paradır. Tatil parası, lüks evde oturma parası, lüks araba alma parası… Mutluluk, kapitalizmin herkesi kendisine köpek yaptığı maddedir.

Para ile satın alınacak mutluluğa kavuşmak için anne bir engeldir. Çünkü kariyere, tam gün çalışmaya ve kazandığını da tek başına alış veriş merkezlerinde harcamaya engeldir. Kadının istediği gibi tüketmesini engellemekte. Tüketici kadına karşıdır. İki kişiye kesilmiş bir dünya mutluluk biletine denk düşmemektedir.

Anne, bizim kültürümüzde nedir? Anne, bizde “cennetin ayakları altında olduğu” varlıktır. Anne, büyük bir saygıdır. Büyüktür. O nedenle onlara “öf” bile denmez. Onların ellerinden öpülür. Anne, karşılıksız sevendir. Evlatlarına maddesiz muhabbet gösterendir. “Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar” der türkülerimiz. Biz evlatların bilincinde anne, kurbanlığımız değil, kendisine kurban olunandır. Anne tarlada çalışandır, yemek yapandır, sevgi ve şefkat çeşmesidir. Anne, paylaşmaktır. Kazandığını çocuklarına ve evine paylaşandır. Baba olmak da budur. Emek paylaşılır. Emek ve para şahsi değildir tamamen. Emek ve para, birlikte kazanılan ve birlikte harcanandır. Çok kazanan ve az kazanan ya da hiç kazanmayan olur. Ama para ile dayanışma ve paylaşma üzerine uzlaşılır. Mutluluk bu uzlaşı ve paylaşmadan doğar. Mutluluk, rızkın helalinden doğar, paranın çokluğundan değil.

Annelerimize atılan büyük iftira: Anne feminist bilinçte eve kapatılan, sosyal dünyadan tecrit edilen ve kafes pencerelerde kilitli tutulan varlık. Annelerimiz bu iftiralarla gözümüzden düşürülmeye çalışılıyor. Hiçbir Anadolu annesi böyle değil. Bunlar Kemalizm’in beyaz yalanları. Şimdi bu yalanlara feministler ve de feministlere kuyruk kimi muhafazakârlar da kulak kabartıyor. Dün Kemalist feminizm Anadolu kadınını İslam’dan koparmakla onu kurtarmaya çalışıyordu, bugün de muhafazakârlığın içine kaçmış feminist bilinç aynı şeyin peşinde. Anneliği hor gören, anne kültürümüzü aşağılayan bir “cinsiyet taklitçiliği”.

Annelik, ebediyen devam edecek. Bir kişi de kalsa, bu hakikat değişmez. Çünkü hakikat çoklukla, trendle, hâkim olmakla, sürü ile ilgili bir mesele değil. Hakikat, doğrudan inandığımız temel naslar ve onların kültürümüzde yansıyan ışıkları. Bizi aydınlatan ve bizi nurlandıran kültürel anlamlar. Annelik de bu anlamın parçası. Ondan kaçanlar bireysellikleriyle mutluluğu da bulamayacak. Nitekim madde bağımlığını kadınlar, dünyada ilk defa bu kadar fazla yaşıyor. Mutsuzluğun en belirgin göstergesidir bu. Oysa çocuk sahibi olmak, ona anne olmak ve onunla büyümek en büyük sanatkârlık. Bayrami meşrepli bir irfan ehli olan Emin Acar Efendi yanımdaki anneye demişti: Siz canlı heykeller yapan sanatkârlarsınız.

Hangi cumaya koşuyoruz...
Hangi cumaya koşuyoruz...

Diyanet ilginç bir reklam yapmış. Hangi cumaya koşuyoruz sorusunu soruyor. İçeriğini ve verdiği mesajı çok beğendim ama takıldığım yerler var. Kafama takılan şey ise yeni çağda ‘’İslam’ı nasıl anlatmak gerekir sorusu. İbadeler için ‘’reklam yapma’’ fikri bende soru işaretleri uyandırıyor…

Belki de bugünlerde Hristiyanlığın, kapitalizme destek olacak şekilde nasıl yeniden yapılandığını anlatan programlar çektiğimiz için konuya daha hassas yaklaştım… Ve bu konu üzerinde çalışırken Mustafa Özel ‘in Nihayet Dergisi’nin Kasım sayısında yayınlanan ‘’ Din İlerlemeye Engel midir’’ başlıklı yazısından da çok faydalandım. M. Özel Weber, Sombart, George Weigel gibi yazarların çalışmalarını ortaya koyarak Protestanlığın ve Katolikliğin kapitalizmin önünden nasıl çekildiğini, seküler burjuvalar kadar püriten vaizlerin onu nasıl manevileştirmeye çalıştıklarını anlatıyordu. Reklam içerik olarak bu anlayışın zıddı bir mesajı telkin etse de yine de konuya daha dikkatli yaklaşmaktan yanayım.

Reklam işi bir çözüm arayışı ama doğru kanal mı doğru yöntem mi tartışılır. Bizim kendi mantığımızla gidiyorsa ‘’niye olmasın’’ da diyebiliriz. Bunu yaparken bulunduğumuz mecranın ruhunu belki daha çok tanımak gerekir. Reklam ile dolaşıma sokulan her ürün bir tüketim nesnesine dönüşür. Tebliğin yaptığını yapabilir mi? Araç amaç ile bu noktalarda buluşabilir mi? Soru çok, cevapların da çeşitli olduğuna eminim.Bu video yeni çağda İslam ‘’hangi yollarla nasıl anlatılmalı’’ konusuna daha çok kafa yormaya vesile olduğunu düşünüyorum.

INSTATÜRBANLILARIN KOCALARI BABALARI KİM?

İnstagramda ‘’hayatlarına reklam alan’’, tüm günlerine, özel anlarına pazarlanacak bir ürün gibi bakıp bu üründen büyük paralar kazanan türbanlılar üzerine tek bir çalışma biliyorum. Henüz hazırlık aşamasında olduğunu bildiğim bu çalışma yayınlandığında belki bakış açımız da farklılaşır. Ancak gördüklerimiz ‘’üretilmiş gerçeklik’ üzerinden yeni bir dini hayatın kurgulandığını gösteriyor. Sahici olmasına gerek olmayan bir hayat bu!

Fatma Karabıyık Çarşamba günkü çarpıcı yazısında belirttiği gibi meselenin görünenler kadar ailenin içindeki babaları kocaları ilgilendiren bir tarafı var. Bu “yeni kadın”a eş olan “yeni erkekler” kim! Paraya para demeyecek lüks harcamalarına, eşlerinin savurup saçma özgürlüklerine güç yetiren... Ama kendilerini bir özne olarak inşa etmeye gelince işte orada çaresizliğin dibini bulan, kendilerinden “yeni” sıfatı esirgenen “yeni kadın”ın yanındaki o sükutu kendine zehir genç erkekler... Şallı kızları dillerine dolayan hacılar, hocalar, ağabeyler, amcalar! Siz instatürban fenomen eşi olmak ne kadar zor hiç düşündünüz mü? Eşine “takipçi” olmuş bütün o kitle için, susarak ve gerektiğinde sadece tebessüm edip onaylayarak var olmak... Niye düşüneceksiniz ki neticede instatürbanlar “çalışma” günahından beri olduğuna göre yaptıkları her şey “beğeni” konusu...

Muhafazakar kesimi yakından tanıyan birisi olarak o kocaları, babaları doğrusu ben de çok merak ediyorum. Burada önemli olan bir diğer soru da sosyal medyanın sunduğu yaşıyormuş gibi olma kurgusuna bu kadınları bu kadar gönüllü kılan ne?

MUHAFAZAKARLARIN KIRILMASI 28 ŞUBATLA DEĞİL, DİJİTALLEŞMEYLE OLDU

Fatma Karabıyık beş ay önce Türk Kahvesi programında konuğum olmuştu. Oradaki tesbitleri de çok çarpıcıydı. Muhafazakar kesimin, İslamcıların kırılma yaşamasında 28 Şubattan daha çok dijitalleşmenin etkili olduğunu söylüyordu. Göz ardı ettiğimiz bu başlık çerçevesinde not aldığım cümleleri paylaşmak istiyorum. Sanırım bugün hala başka yerlere bakıyoruz.

‘’Çağ iletişimsizlik çağı bu iletişim sağlamıyor iletişimi fakirleştiriyor. Teknoloji idrak anını öldürüyor, zamanı, yaşananı, içimizi görmüyoruz. Hikaye etmek için idrak anı gerekir. İdraki olmayan günümüz insanı teknolojiyle olmamış bir şeyi inşa ediyor. Sosyal medya sağduyuyu kaybetmeye sebep oluyor. Oysa sağduyu birlikte yaşamanın bilgisi ve yordamıdır. Bu cemiyet insanı olmaktır, hayat yordamıdır. Eğer gündelik hayatı yaşamazsak yapay olandan daha çok zevk alırız. Bu yeni bir şey değil ki… Muhyiddin Arabi insanın duyuları yanılır ‘’gübre böceğini gül yaprağının üzerine koymayacaksın’’ der. Bu çağın gerçeği budur ne yapalım diye kabullenmek yerine, basireti ve sağduyuyu kaybetmemek, gül yaprağının kıymetini bilmek gerekir…’’ diyordu.

Bir asırlık “maskeli balo”dan, Cumhuriyet’i “sopa” olarak kullanma sapmasına...
Bir asırlık “maskeli balo”dan, Cumhuriyet’i “sopa” olarak kullanma sapmasına...

Şerif Mardin, neredeyse yarım asır önce, “iki Türkiye”den sözetmişti. Birinci Türkiye, belli başlı kentlerde, Ankara, İzmir gibi “Cumhuriyet kentleri”nde yaşayan “kentli / laik Türkiye. İkinci Türkiye, kırda yaşayan “dindar / muhafazakâr / köylü Türkiye”.

Şerif Mardin, bir sosyal teorisyen olarak, bu iki Türkiye’nin zihin kodlarını, anlam haritalarını ayrıntılı olarak deşifre etmiş ve iki Türkiye’nin toplumun sinir uçlarını temsil ettiğini söylemişti.

İCAT EDİLMİŞ BİR MÜHENDİSLİK PROJESİ: LAİKLİK PRANGASI

Bir laik Türkiye, bir de dindar Türkiye var artık. Dindar Türkiye, dini iyi temsil edemediği için, dini darlaştırdığı için kan kaybediyor...

Önceden Cumhuriyet’ten önce laik bir toplum yoktu bu ülkede. Laiklik, bu ülkede hem “kurucu” hem de “bölücü” roller oynayabildi.

Türk laikçiliği, katı dindışı bir devlet, bürokrasi ve zamanla toplum icat etme projesi olarak tepeden Jakoben yöntemlerle monte edildi. Laik bir devletin kurulmasında, Jakoben mühendislik projesi olarak kurucu rol oynadı.

Benedict Anderson’ın “hayalî cemaatler” teorisinin en somut örneklerinden biri Türk laikliğidir: İcat edilmiş, sonra da topluma dayatılmış yapay, sığ, baskıcı bir mühendislik projesi. Bütün askerî darbelerin ve devrimlerin, kendisi adına ve kendisi için yapıldığı bir sosyal mühendislik çabası bu.

KEMALİST ANTROPOLOJİ,LAİKLİK VE ASKERÎ DARBELER

Türk laikçiliği, katıdır, kaskatı hem de. Kemalist Laiklik, varlığını askerî darbelere borçludur. Bütün darbelerle balans ayarı yapılmış, toplum hizaya getirilmeye çalışılmıştır!

Evet tam böyle olmuştur: Toplum, adam edilmeye, laik kalıba göre şekil verilmeye çalışılan bir nesne, “ehlileştirmesi gereken barbar bir entite” olarak görülmüştür. “Bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan adam” metaforlarıyla bu ötekileştirme, barbarlaştırma girişimleri günümüzde de sürüyor aynen...

Kemalist antropoloji, bu anlamda Stalinist modernleştirmeciliğe çok yakındır. Bu toplumun bin küsur yıllık, doğru, iyi ve güzel fikrini, insan ve toplum tasavvurunu, dolayısıyla medeniyet iddialarını ve ruhköklerini önce yoksayan, sonra inkâr eden ve zamanla yok etmeye kalkışan patolojik bir antropolojidir.

MUHAFAZAKÂR KEMALİZM’İN MEŞRULAŞTIRICI ROLÜ

Kemalizm varlığını, meşrûlaşmasını katı laikçi, tepeden inmeci mühendislik projesine değil, zihin, davranış ve anlam setlerini sekülerleştirici, toplumun kendi kendini seküler sisteme entegre etmesini kolaylaştırıcı Muhafazakâr Kemalizm’e borçludur Menderes’ten itibaren.

Burada ikili bir süreç devrede: Bir yandan Muhafazakâr Kemalizm, Kemalizmi -istemeden de olsa- kökleştirme / meşrulaştırma çabası sergilerken, öte yandan Devletçi Kemalizm, muhafazakârları ötekileştirerek kendini Muhafazakâr Kemalizm üzerinden inşa ediyor.

Bu ülkede bir ideoloji olarak Kemalizm yok aslında. Bir kullanım aracı, bir Demokles’in kılıcı, bir sopa olarak Kemalizm var: Kemalizm, birilerinin hem ülkenin altını oymaları hem ülkenin içini boşaltmaları hem de ülkedeki sosyal gerilimin tırmanma eğilimi kazandırılması süreçlerinde tepe tepe kullanılıyor.Gerçek Kemalistler bu duruma isyan etmeliler!

Kemalizm aparatı, efsaneler, kültler, çağdaş hurafeler üzerinden kullanılıyor. Ekonomik sömürü aracı olarak kullanılması bu şekilde oluyor Kemalizm’in.

Bir de hem genelde siyasî baskı aracı hem de ideolojik gerilim hattı olarak kullanılması sözkonusu Kemalist ideolojinin.

Kemalizm, devşirme çetelerin ve bu devşirme çeteler üzerinden küresel kapitalist sistemin ülkeyi kontrollerinde tutma aracı olarak işlev görüyor: En büyük ya da katı Kemalistler, çıkarperest tipler, kapitalistlerdir, o yüzden.

BİR ASIRLIK MASKELİ BALO, TEHLİKELİ YOLLARA SAPARKEN...

Türkiye’de bir “maskeli balo” sahneleniyor bir asırdır. “Balo”, heyecanlı olabilir ama topluma pahalıya patlıyor! Toplumda her fırsatta yapay sorunlar icat ederek, toplumu geriyor ve laiklik-dindarlık gerilimi gibi gerilimler icat ederek toplumun ruh sağlığını allak bullak ediyor.

Bu maskeli balo’nun gerçeğe dönüşme sinyalleri veriliyor bir kaç yıldır. Önceden yapay olarak icat edilenprovokatif eylemler şimdi açıkça yaşanan ürpertici sosyal gerçekliklere dönüşmeye başladı.

Bunun en son örneği, metroda, sarıklı-cüppeli bir vatandaşımızın şamar atarcasına toplu söylenen Onuncu Yıl Marşı, gözüne gözüne sokulan Mustafa Kemal posteri ve sürekli zoom’lanan kamera görüntüleri üzerinden maruz kaldığı taciz!

Cumhuriyet, cumhurun, yani halkın malıdır, toplumun bir kesiminin bir başka kesimini sopalama, aşağılama, medya üzerinden taciz etme silahı değil.

Çok tehlikeli bir süreç bu. Bütün kesimlerin, özellikle de CHP kadrolarının, mensuplarını sakinleştirmeleri temel sorumluluklarıdır.

Yoksa maskeli balo olarak başlayan, toplumu tam ortadan ikiye yaran bu netameli süreç, kontrol edilmesi zor, tehlikeli yollara kayabilir-Allah korusun.

Muhalefetin yüzeysel değişimi ve geçici kavramları
Muhalefetin yüzeysel değişimi ve geçici kavramları

Muhalefet cephesi yeni bir fikir ve dil üretme konusunda sorunlar yaşıyor. Fikir üretilmediği için yüzeysel değişimlere ve geçici kavramlara teslim oluyorlar. “Sol” muhalefetin “dinî dil”in imkânlarından faydalanma doğrultusunda gösterdiği gayreti yüzeysel değişimler çerçevesinde ele almak gerekir. Muhafazakâr muhalefetin kendini meşrulaştırma ve konumlandırma çabalarının yoğunlaştığı bir dönemde “dinî dil”e başvurulmasını yeni bir cephe oluşturma arayışıyla ilişkilendirebiliriz. Muhafazakâr dindarları da bu cepheye dâhil etmek istediler. Bu cephenin temelleri 2007’de atılmıştı. CHP’nin değiştirilme ve bu yeni dile uyumlu hâle getirilme süreci sancılı olduğu için kaset kumpası hayata geçirildi.

Video: Muhalefetin yüzeysel değişimi ve geçici kavramları


2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerine çatı aday ile girmeleri farklı siyasî, dinî ve etnik gruplar arasındaki dönemsel yakınlaşmaya işaret ediyordu. Bugün muhalefet tarafından özellikle gündeme getirilen ve yeni sistemden inhiraf anlamı taşıdığı iddia edilen yüzdelik oranları tartışmasında bu yakınlaşmayı göz önünde bulundurmak gerekir. Muhafazakâr muhalefet cenahı “yüzde elli artı bir”in muhalefeti birleştirdiğini söylüyor. Hatta Cumhur İttifakı adaylarının İstanbul ve Anakara belediye başkanlığı seçimlerinde kayıp yaşamasını cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemiyle ilişkilendirerek açıklıyorlar. Yeni sistemin muhalefeti aynı çatı altında buluşmaya ittiğini ifade ediyorlar. Yeni seçim sisteminin ittifakları zorunlu hâle getirdiği konusunda şüphe yok fakat muhalefet cenahındaki yakınlaşmanın çok daha önceden başladığını kabul etmek gerekir.

Muhafazakâr muhalif kalemlerin Cumhur İttifakı’na temelden karşı oldukları anlaşılıyor. Aynı gazete sayfalarında buluşan kalemler, 1970’lerin ideolojik karşıtlıklarını ve bu çerçevede oluşan duyarlılıkları harekete geçirmek suretiyle belirli bir taban oluşturmak istemektedirler. Bu da “sol” muhalefetin dil arayışında görülen çözümsüzlükten farksızdır. Örgütlü yapılar üzerinden geçici bir etkinlik oluşturabilirler fakat bunun kalıcı bir siyasete dönüşmesi için özgün bir dile ve sahici bir gelecek tasarımına ihtiyaç var. Bugün sahici bir gelecek tasarımının var olup olmadığını da İdlib, Afrin, Cerablus, Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki diğer İslam şehirlerinin geleceğiyle ilgili ileri sürülen görüşlere bakarak anlayabiliriz.

Türkiye’yi çok dar bir alana sıkıştırmak istiyorlar. Geçmişte işe yaramıştı, bugün benzerini hayata geçirmek istemektedirler. Muhafazakâr muhalifler ve liberal demokratlar arasındaki dayanışma devam ediyor. Muhalefet dilinin içselleştirilmesi büyük değişimin görülmesini engelliyor. Büyük değişimle hem emperyalist ülkelerin uygulamaya koyduğu yeni sömürgeci siyaseti hem de bunun karşısında Türkiye’nin geliştirdiği ahlakî duruşu kast ediyoruz. Sayfalarında buluştukları gazetede Erdoğan’ın BM genel Kurulu’ndaki konuşmasını ele alan bir tane yazının bulunmaması önemlidir. Bu, sıradan bir tercihin yansıması mıdır yoksa başka gerekçeler mi var?

Geçmişte olduğu gibi bugün de gönüllü bir zihin esaretinden bahsedebiliriz. Türk ve İslam dünyası hakkında kalıplaşmış görüşler var ve çoğu kimse oluşmuş kalıpları kıramıyor. Bu, Batı dışında kalan diğer milletler için de geçerlidir. Özellikle Türk ve İslam dünyası söz konusu olduğunda geçen asırlardan kalma yönetim bozuklukları, gerilik, baskıcı yönetimler gibi kavramlar oryantalist bir bakış açısının ürünleriydi. Müteveffa Edward Said’in kitapları, özellikle de “Oryantalizm” bütün dünyada etkili oldu. Türkiye için de benzer bir durum söz konusuydu. Fakat muhafazakâr muhaliflerin Türk ve İslam dünyasıyla ilgili geçen asırlardan kalma kavramları tekrar kullanıyor olmaları “ödünç alınmış oryantalist bakış”a dönüş anlamına gelir. Batı’nın entelektüel ortamında üretilmiş bu fikirler ve kavramlar sadece muhafazakâr muhalifleri dönüştürür, hepsi bu kadar.

Hâlbuki bugün Türkiye başta olmak üzere bütün coğrafyamızı etkisi altına alan yepyeni fikirlerden, gelecek tasarımlarından, hareketlerden ve gelişmelerden bahsedebiliriz. 1990’ın başında Irak’a aynı anda kaç tane ülke saldırmıştı. Suriye’nin altını üstüne getirdiler. Mısır’da milyonlara acı yaşattılar. İsrail’in maddi gücü ölçüsüzdür. Gezi’de ve 15 Temmuz’da Türkiye’nin maruz kaldığı saldırının büyüklüğü herkesin malumudur. Ama coğrafyanın direncini kıramadılar. Bunun sebepleri üzerinde durup yeni fikirler üretmek gerekirken oryantalist kavramlara teslim olmanın bir izahı olamaz.

Türkiye kendisiyle birlikte coğrafyasını da değiştiriyor.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.