İlklerin Sultanı 2. Abdülhamit
Hayat
İlklerin Sultanı 2. Abdülhamit
Sultan 2. Abdülhamid, geçmişten günümüze en çok konuşulan ve etki bırakan padişahlardan biri. Tarihçi yazar Zafer Bilgi, “Modern Türkiye’nin Mimarı - Abdülhamid’in Kalkınma Hamlesi” kitabında farklı alanlarda kurumlar açan, teknoloji, sanat ve ulaşım alanında faaliyetlerde bulunan Sultan’ın başka bir yönüne dikkat çekiyor. Bilgi, Sultan’ın her dönemde eserleriyle yaşadığını söylüyor.
Yeni Şafak
Sultan Vahdeddin’in Ayasofya’da okuttuğu mevlid
Sultan Vahdeddin’in Ayasofya’da okuttuğu mevlid

Mabedler içinde kendisinden en fazla söz ettiren ve en büyük heyecanı uyandıran hangisidir diye yöneltilecek bir soruya hiç düşünmeden “Ayasofya!” diyebiliriz. Bu muhteşem mabed daha yapılır yapılmaz ilk heyecanı yaşadı. Bânisi Jüstinyen, binayı gezip de ihtişamına hayran olunca kendini tutamayıp “Seni geçtim ey Süleyman!” diye yüksek sesle bağırdı. Tabii ki, kastettiği Süleyman Aleyhisselam ve onun Kudüs’teki mabedi idi.

Ayasofya ikinci ve daha coşkulu heyecanı İstanbul’un fethiyle birlikte yaşadı. Bin yıldan fazla bir süre kilise olark görev yapan bu tarihi mabed, Fatih Sultan Mehmed sayesinde cami olmanın mutluluğunu yaşadı. Diğer bir ifadeyle söylemek gerekirse 29 Mayıs 1453’de Müslüman oldu. Sonra gelen Osmanlı hükümdarları da Cuma selamlıklarını Fatih’in yadigârı olan Ayasofya’da, diğer adıyla “Cami-i Kebir”de yapmak suretiyle bu tarihi ibadethaneye en büyük mutluluğu tattırdılar.

Ayasofya, son büyük bir heyecanı da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edildiği sırada yaşadı. İzmir, işgalden kurtulunca, Sultan Vahdeddin, şükrane olarak burada mevlid okutturdu. Bu muhteşem mevlid törenine devrin İtalya büyükelçisi de katıldı ve intibalarını hatıratında yayımladı. “Kültür Dünyamızdan Manzaralar” kitabımda yer alan tarihi Ayasofya mevlidini – Ayasofya’nın gündemde olduğu bu günlerde – büyük bir ilgiyle okuyacağınızı tahmin ederek aşağıya alıyorum.

İzmir’in işgali esnasında padişah son derece üzülüyor ve büyük bir endişeye kapılıyor. Saraya feryatnameler geliyor. İlk anda, bu harekete hangi devletin giriştiği bilinmiyor. Padişah gece vakti kâtibini telefonla uyandırarak hemen haber almasını bildiriyor. İşgalin Yunan ordusu tarafından yapıldığı anlaşılıyor. Bunun üzerine padişah, yeni vekiller heyetinin de tayinini bildiren bir hattı hümayun yayınlıyor. Daha sonra genç kumandanların özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesine önayak oluyor.

Felaket bulutlarını bir paratoner gibi üzerine çeken Sultan, İzmir’in Yunanlılardan temizlendiğini haber alınca hayatının en büyük mutluluğunu yaşıyor. Şükran vesilesi olmak üzere Ayasofya’da bir mevlid okutturuyor. Bu dini merasimi devrin İtalya büyükelçisi Pietro Quraoni yakından takip ediyor. Daha sonra “Croquis D’ambassade” adıyla yayınladığı hatıra kitabında da yer alıyor.

Yazar, bu hazin manzarayı göz yaşartıcı tablolar halinde şöyle dile getiriyor:

“Türk ordusu, bir semti alevler içinde yanan İzmir’e girmişti. Yunanistan’la yapılan harp artık sona ermişti. Birden koca şehri umumi bir hayret sardı.

Sultan’ın Ayasofya’da Türk kuvvetlerinin zaferini tes’id (kutlamak) için teberrüken mevlid okutacağı duyulmuştu.

Bu, cidden düşündürücü bir haberdi. Zira Ankara hükümeti Sultan hakkındaki fikrini ona karşı neler tasmim ettiğini artık gizlememekte idi. Ve Sultan kendisini de devirecek olan kuvveti zafere ulaştırdığından ötürü Cenab-ı Hakk’a hamdedilmesini istiyordu.

Tabii bu dini merasim, bu ibadet yalnız Müslümanlara mahsustu. Fakat Ayasofya’yı dolduracak mü’minlerin saflarına karışmak için öyle büyük bir arzu ve meraka kapılmıştım ki, büyük camiye gitmekten kendimi alamadım.

O devirde İslam’ın ibadet şekillerini oldukça iyi kavramıştım, bilirdim. Dış görünüş bakımından bu ibadet hiç de güç yapılır bir şey değildi. Kolaylıkla taklit edebilirdim. Önce başa giyilecek şeyi iyi seçmeliydim. Fes giymek tehlikeli olabilirdi. Biri Türkçe bir şey sorsa şivem bana ihanet edebilirdi. Ama Rusya Müslümanlarının giydikleri ve renkli işlemelerle süslü takkelerden birini başıma geçirirsem tehlike azalabilirdi. Kafkaslar’da vazife gördüğüm için ora Türkleri’nin şivelerini iyi biliyordum.

O yıllarda Rusya’da Çarlığın devrilişinden sonra kurulmuş müstakil Türk devletlerini kızıllar birer ikişer yok etmiş oldukları için, bütün o talihsiz memleketlerden İstanbul’a bir çok insan göç etmiş bulunuyordu. Nitekim o gece Ayasofya’yı dolduranların arasında bunlardan birçoğunu gördüm.

Büyük Camiye vardığım zaman hava kararmış, gece olmuştu. Ayasofya mü’minlerle dolup taşmaktaydı. Büyük iç kapıdan girince hemen loş bir yer seçip bir halının üzerine bağdaş kurdum.

Bence Ayasofya’nın içi insan elinin meydana getirebildiği şeylerin en güzellerinden biridir. Yılların cila vurduğu o kibar renkli sütunların birbirini kovalayışı ve mermerlerin her birinin bir başka türlü göz alışı hiç unutulabilir mi?

O ana kadar Ayasofya gecelerini bilmiyordum. Büyük Camiyi geceleyin hiç ziyaret etmemiştim.

Binlerce kandilden ruha sükun veren tatlı bir ışık dökülüyordu. Kur’an ayetlerinin beyaz harfleri boşluklarda yayılarak, daha da büyüyerek alacakaranlık içinde gözü alıyordu. Şurada burada mozayiklerin altın parıltıları esrarengiz kıvılcımlar saçıyordu. O dev kubbe şimdi daha büyük ve azametli, adeta sonsuz bir hal alıyordu.

Tâ dipten, çok uzaktan âhenkli ve iyi duyulan sesler geliyordu. Mollalar, hafızlar sıra ile Kur’an okuyorlardı.

Mihrabın yanında, bu müminler kalabalığının önünde O, tek başına duruyordu. Başında gri bir kalpak vardı. İçine kırmızı çuha kaplanmış mavimtırak paltosunun yakaları cömertçe açılmıştı.

O, Majeste Altıncı Mehmed… Osmanlıların imparatoru, müminlerin emiri, zıllullahi fi’l arz, krallar kralı, sultanlar sultanı, âlemdeki hüsrevlere taçlar dağıtan ve daha nice ünvanların sahibi Sultan…

Cemaat halinde eda edilen bir İslami ibadet, yani namaz kadar ihtişamlı bir manzara olamaz. Bütün müminler hep beraber secdeye varıp alınlarını yere değdirdikleri anda kumsala gelip parçalanan dalgaların gürültüsü gibi bir ses yükselir…

Bu gece loşluk ve dini olduğu kadar da vatanperverane olan heyecan, mevlidin ruhani ululuğunu bir kat daha arttırıyordu.

Ulemadan bir zat mihrapta birkaç basamak yükseldi. Ben uzaktan onun ancak ak sakalını ve kocaman beyaz sarığını görebiliyordum. Arapça’nın bazan peltek, bazan sert sada verişini Türk dilinin kıvrak âhengi takip ediyordu.

Kulaklarım ara sıra bir kelimeyi fark edebiliyordu. Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş bir halde olduğunu hissediyordum. Ve hutbe biter bitmez bu halktan korkunç bir haykırış yükseldi.

Kahrolsun gâvurlar!

Ve şu anda kendimi bilhassa yalnız ve daha da fazla gâvur bulan ben itiraf ederim, hiç utanmadan itiraf ederim ki, ben de tıpkı onlar gibi gırtlağım yırtıla yırtıla haykırdım:

Kahrolsun gâvurlar!

Namaz, mevlit, ayin ve dua bitince sert bir kumanda duyuldu. Birden bire beliren iki dizi jandarma halkı güçlükle ayırdı, dar bir yol açtı. Majeste Sultan Ayasofya’dan ayrılıyordu.

Yanımdan geçerken dikkat ettim:

Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş, dua okur gibi bir hali vardı. Dirsekleri hâlâ bükülmüş, avuçları hâlâ kubbeye doğru açıktı.

Yüzü çok sararmıştı.

Üzgün, mahzun ve dalgındı.

İstanbul hâlâ işgal altındaydı…

Lübnan’da Ermeni sunucu Türkiye’ye hakaret edince Lübnanlılar sokağa döküldü
Dünya
Lübnan’da Ermeni sunucu Türkiye’ye hakaret edince Lübnanlılar sokağa döküldü
Lübnan’da bir televizyon kanalında program yapan Ermeni asıllı sunucu Neshan Der Haroutian, yayın sırasında Türkiye’ye hakaret etti. Lübnanlılar ellerinde Türk bayraklarıyla sokağa döküldü ve Haroutian’ı protesto etti.
DHA
Ayasofya, İstanbul’un fethinin ve Türkiye’nin bağımsızlığının sembolüdür
Ayasofya, İstanbul’un fethinin ve Türkiye’nin bağımsızlığının sembolüdür

Amerika’nın, 1492’de işgali, kaynaklarının yağmalanmasına yol açtı. Aynı şeyi Afrika için de, Asya için de yaptı Avrupalılar.

Karşılaştıkları coğrafyaları, kaynaklarını yağmaladılar; o coğrafyalardaki medeniyetlerin, dinlerin hayat damarlarını kesip köklerini kuruttular.

İnsanlığın birikimine saygı duymadılar. Farklı dinlere, medeniyetlere hayat hakkı tanımadılar.

“YA BANA BENZEYECEKSİN YA DA YOK OLACAKSIN!”

Karşılaştıkları medeniyetlerle ve kültürlerle iki aşamalı bir ilişki geliştirdiler tarihleri boyunca. Önce onları kendilerine benzetmeye çalıştılar. Buna asimilasyon stratejisi diyebiliriz. Sonra da eğer asimile olmaya direnmişlerse, yok etme stratejisine başvurdular. Bu da eliminasyon stratejisi.

Greklerden Romalılara, Avrupalılardan Amerikalılara kadar başka medeniyetlerle, dünyalarla bu iki negatif strateji üzerinden ilişki kurmaya çalıştılar. Makedonyalı İskender’den Amerikalı Bush’a kadar bu iki ilkel stratejiye başvurarak yaklaştılar başkalarına.

Sonuç ne?

Özellikle Amerika kıtalarının işgaliyle başlayan ve 1648 Westfalya Anlaşması’yla teorik bir çerçeveye kavuşturulan Batı hegemonyası, önce coğrafyaları işgal ederek talan etti; sonra o coğrafyalardaki medeniyetleri yok etti.

Sonuçta bütün o cafcaflı ideolojilerine, bütün dünyanın beynini yıkayan, postmodern sömürgeciliğin yeni keşif kolu olarak işlev gören “insan hakları, özgürlükler ve demokrasi” söylemlerine rağmen Batılılar farklılıklarla, farklı dinlerle, medeniyetlerle barış ve emniyet içinde nasıl yaşayabileceklerinin bir formülünü geliştirmeyi başaramadılar!

Böyle bir dertleri oldu mu?

Asla!

O yüzden 1492’de Kristof Kolomb, Amerika kıtalarının yağmalanmasının kapılarını sonuna kadar açmış oldu: Bütün Avrupalı emperyalistler, haydut devletler, İspanyol, Portekiz, İngiliz, Fransız, Alman haydutları Amerika’yı yerle bir ettiler, medeniyetlerin köklerini kazıdılar, milyonlarca insanı gözlerinin yaşlarına bakmadan katlettiler kitleler halinde!

Amerika’dan, Hindistan’dan, Afrika’dan çalınan zenginliklerle dünyaya hâkim oldular 1648 yılına gelindiğinde. 1610-1640 yılları arasında sadece İngiltere’nin ekonomisi, 10 misli büyümüştü!

AYASOFYA, BAĞIMSIZLIĞIMIZIN SEMBOLÜ

Avrupalıların dünyanın herhangi bir yerine özgürlük, barış götürdüğünün bir örneği bile yok. Aksine. Dünyanın nasıl cehenneme çevrilebileceğinin, bütün medeniyetlerin kökünün nasıl kazınabileceğinin modelini sundular.

Batılılarla ilgili ezberlerimizi çöpe atmanın zamanı geldi.

Dünya tarihinde farklı dinlerin, medeniyetlerin, kültürlerin huzur, barış ve emniyet içinde nasıl bir arada yaşayabileceklerinin en gelişmiş, en mükemmel örneğini biz sunduk insanlığa Osmanlı medeniyet tecrübesiyle.

Bunu çok iyi biliyor Batılılar. Biz bilmiyoruz. Bilmiyoruz; çünkü fiilen işgal edilmeden zihnen işgal edilen tek ülkeyiz modern tarihte!

Osmanlı gibi keşfedilmeyi bekleyen, muazzam bir adalet, sulh ve merhamet medeniyetini biz armağan ettik insanlığa ama böyle bir tecrübeyi bile inkâr etmeyi, aşağılamayı bir marifet sanıyoruz: Celladına âşık tasmalı çekirgeleri andırıyoruz o yüzden!

Bunun en ürpertici örneklerinden biri Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesidir. Oysa Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesi, özelde Osmanlı’nın, genelde tarihimizin müzeleştirilmesi, tarih bilincimizin linç edilmesidir: Böyle bir ülkenin sömürgeciler tarafından fiilen işgal edilmesine ne gerek var ki! Zihnen işgal etmek, epistemik köle hâline getirmek bu kadar kolayken, hem de!

Ayasofya’ya zincir vurulması, Osmanlı’ya zincir vurulmasıdır!

Osmanlı’ya zincir vurulması ne demek, peki?

Farklı dinlerin, medeniyetlerin, kültürlerin adalet, merhamet ve hakkaniyet iklimi içinde nasıl bir arada yaşayabileceklerinin en ileri, en özgürleştirici formülünü geliştiren Osmanlı’nın çocuklarının, Osmanlı’ya düşman edilmesi; Osmanlı’yı “Ortaçağ karanlığının, gerici zihniyetin temsilcisi” olarak aşağılayacak kadar tarih bilinçlerinin linç edilmesi; tarihsiz, köksüz, özgüvensiz sömürgeci bir eğitim sisteminin elinde celladına aşık edilerek epistemik kölelere dönüştürülmesidir.

Ayasofya, İstanbul’un fethinin sembolüdür. Ayasofya’nın cami yapılması, Osmanlı’nın Hristiyanları aşağılamasının bir göstergesi değil, Hristiyanların mülkünde/Doğu Roma coğrafyasında hükümranlığını ilan etmesinin bir göstergesidir. İstanbul’un darülislâm olduğunun tescil edilmesidir. Mesele farklı dinlerin yaşama hakkının yok edilmesi değil, bu toprakların darülsilam’ın toprakları olduğunun ilan edilmesidir. Osmanlı, Batılı haydutlar gibi, fethettiği bir yer olarak Bizans’ın mabedlerini yok etmemiştir; aksine koruması altına almıştır. Sadece Bizans’ta değil bütün fethettiği yerlerde. Balkanlar’ın her yerinde meselâ. Osmanlı’yla bu konuda hiçbir devlet boy ölçüşemez! Bunu bütün tarihçiler kabul eder.

Kısacası, Ayasofya meselesi bir hükümranlık meselesidir.

O yüzden bizim bağımsızlığımızın sembolüdür. Bağımsızlığımızı koruyup koruyamadığımızı görmek istiyorsanız, Ayasofya’ya, Ayasofya’nın konumuna bakacaksınız.

Bunu göremiyorsanız, ya körsünüz ya da zihniniz işgal altında, epistemik kölesiniz, demektir.

Vesselam.

Görüntüler büyük tepki çekmişti: Karacaahmet Mezarlığı'nda klip çekenler adliyede
Gündem
Görüntüler büyük tepki çekmişti: Karacaahmet Mezarlığı'nda klip çekenler adliyede
İstanbul Üsküdar'daki Karacaahmet Mezarlığı'nda Osmanlı döneminden kalma tarihi kabirler üzerinde yürüyerek klip çektiği iddiasıyla hakkında 'dini değerleri aşağılama' suçundan soruşturma başlatılan Batu Belen ve çekimi yapan kişi polis merkezindeki işlemlerin ardından Kartal Anadolu Adliyesine sevk edildi.
DHA
Yak yık yağmala zihniyeti: İşte sözde medeni Batı'nın yakıp yıktığı Osmanlı eserleri!
Dünya
Yak yık yağmala zihniyeti: İşte sözde medeni Batı'nın yakıp yıktığı Osmanlı eserleri!
Ayasofya’nın üzerinden ortalığı ayağa kaldıran Batı’nın tarihi yapılara bakışı ortada. Ele geçirdikleri topraklarda halka soykırım uygulayan Batı’nın acımasızlığından Osmanlı dönemi eserleri de kurtulamadı. Yüz yıllardır ayakta duran ecdat yadigarları özellikle Balkanlar’da vandallığın kurbanı oldu.
Yeni Şafak
Roma ve Osmanlı döneminde İzmit’in tek su kaynağı olarak kullanılıyordu: Bilinmeyen nedenle köpürdü
Gündem
Roma ve Osmanlı döneminde İzmit’in tek su kaynağı olarak kullanılıyordu: Bilinmeyen nedenle köpürdü
Roma ve Osmanlı döneminde İzmit’in tek su kaynağı olarak kullanılan ve Paşa Suyu olarak bilinen dere, bilinmeyen bir nedenle köpürdü. Sudan alınan numuneler sonrasında inceleme başlatıldı.
IHA
Ekonomi deyince ne anladığımız önemli
Ekonomi deyince ne anladığımız önemli

“18. yüzyılda İstanbul’da 300 kadar dilenci varken, nüfusu İstanbul’dan daha az olan Paris’te 10 bin dilenci vardı” diyor Osmanlı iktisat tarihi konusunda uzman olan değerli tarihçimiz Mehmet Genç.

Dunyabulteni.net sitesi adına kendisiyle söyleşi yapan Aynur Erdoğan’a Osmanlı kapitalizm ilişkisini anlatmış.

O günlerden bugünlere geçen süreçte kapitalizmdeki değişimle bizdeki değişimi görmek açısından önemli bilgiler veriyor bize söyleşide yer alan konuşmalar.

İki farklı medeniyetin ekonomiye bakış açısını şöyle anlatıyor Mehmet Genç Hoca;

Osmanlılar ekonomiye, çağdaşı olan Batılılar gibi; merkantilistler ve kapitalistler gibi bakmıyor.

Ekonomiyi siyasi sistemin, sosyal sistemin ihtiyaçlarını karşılayacak bir organizasyon ve faaliyetler kümesi olarak düşünüyorlar.

Ekonominin ilk işi insanların mal ve hizmet ihtiyaçlarını karşılayacak ve bu arada da tabii devlete gelirler sağlayacak bir organizasyondur.

**

Provizyonizm ve fiskalizm baştan beri yani 16. yüzyılda ekonomik sistemin ana hatlarıyla profilinin teşekkül etmesinden sonra iki önemli temel ilke olmuştur.

Provizyonizm ve fiskalizmin ne olduğunu da şöyle açıklıyor Hoca;

Fiskalizmle; şüphesiz hazinenin boş olmaması devamlı dolu olması amaçlanır.

Her ne pahasına olursa olsun hazineyi dolduralım diye bir fikirleri yok.

Öncelik provizyonizmdedir.

Amaç toplumun yaşamasını sağlayan bir sistem kurmaktır.

Buna da şöyle bir örnek veriyor Tarihçimiz;

Kaza, birkaç kilometrelik şehrin etrafında 100-200 kadar köyün oluşturduğu idari bir birimdir.

Başında bir kadı vardır.

Bu köyler ve kasaba bir bütün olarak düşünülür ve dolayısıyla orada yapılan üretim orada tüketilir.

Oradaki üretimin birinci hedefi bölgenin ihtiyaçlarını karşılamaktır.

Ancak bundan sonra mallar kazanın dışına çıkabilir.

Önce İstanbul’a gider. Çünkü orada zamanın şartlarına göre kolay iaşe edilmesi mümkün olmayan büyük bir nüfus kitlesi vardır.

Bu kitleyi beslemek için bütün kazaların fazlaları İstanbul’a yönlendirilir.

O ihtiyaç da karşılandıktan sonra diğer kazalara, imparatorluğun diğer bölgelerine gidebilir.

Bu da hep izne tabidir.

Bir yerden bir yere mal götürmek çok kolay değildir.

Bunlar da bittikten sonra fazlası varsa ihraç edilir.

**

Osmanlı tarihini okuyan herkes bilir ki, Osmanlılar fethettikleri yeri otomatik olarak anavatan parçası sayarlardı.

Yani Batı’daki emperyalist, kolonyal imparatorluklarda gördüğümüze benzer bir yapı Osmanlı dünyasında yoktur.

Osmanlılar özel ellerdeki zenginliklere karşı fakir toplulukların menfaatlerini kollayan mekanizmaların üzerinde özellikle itinayla durmuşlardır.

**

Burjuva gibi sermaye biriktirebilen bir sınıf çıkmamıştır Osmanlı’da.

Zirai toprakların mülkiyeti devlete aitti.

Büyük topraklara sahip olarak kapitalist üretim yapacak büyük sermayenin oluşmasına Osmanlıda izin verilmemiştir.

Büyük çoğunluğu ziraatta olan emek de kontrol altındadır.

“Toprağını işleyeceksin, terk edip gidemezsin, gidersen geri getiririm, gelmezsen senden yüksek bir vergi alırım” diyor.

**

Osmanlılar, toprak ve emek gibi sermayeyi de kontrol ediyor.

Batı’da benzerini görmedim. Osmanlı kârları da kontrol ediyor.

Günümüz sisteminde kârda bir sınırlama yok.

Buradan hem tüketiciyi hem üreticiyi koruyarak herkesin yaşamasını sağlama amacında olduğu anlaşılıyor.

Her malın fiyatını belirlemekte devlet aktif olarak rol alıyor.

**

Nasreddin Hoca’nın meşhur hikayesi vardır; koyunlar telden atlarken tel yün tutacak.

Bu yünü eğirip satacağım ve borcunu vereceğim demesi gibi adaletin esas alındığı Osmanlı sisteminde günün birinde bu küçük kârlarla zengin olup büyük iş adamı olma şansı hocanın tele takılan yünlerden borç ödeme derecesinde bir hayaldir.

**

Gelinen noktayı da güzel özetlemiş hocamız;

“Günümüz ekonomisinde çok büyük bir üretim fazlası var.

Krizler üretim azlığından değil daha çok pazarlanamamasından, satış yapılamamasından doğuyor.” Diyor.

Ve son noktayı şu cümle ile koyuyor;

Herkesin yaşamasını sağlama amacındaki bir devletin ekonomik hayatta adaletten başka bir seçim hakkı yoktur.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.