Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Osmanlı coğrafyasının paylaşılmasıyla ilgili meseleler Birinci Dünya Savaşı’na giden süreçte büyük rol oynadı. Küçüklü büyüklü Batı Avrupa devletlerinin emperyalist yayılma stratejisi hedefine ulaşmış, Afrika’nın paylaşımı tamamlanmıştı. Devlet-i Âliye’nin geniş toprakları da her açıdan zenginlik ürettiği için savaş bize doğru gelmekteydi. Bu sebeple “Son Haçlı Seferleri”ni durdurmak için hazırlıklar yapıldı. Almanya’nın yanında savaşa girmemiz bir basiretsizliğin sonucu değildi. Yayılmacı ve yerleşimci kolonyalist Batı Avrupa ülkelerinin hedefinde Osmanlı coğrafyası vardı.

Özellikle İngiltere ve Fransa’nın coğrafyamızda artan faaliyetleri sonuçlarını vermeye başlamış, Körfez bölgesinin aşiret liderleri iki taraflı davranmaya başlamıştı. Aşiret liderlerinin İngiltere ve Fransa’ya yönelmesinde altın ve teknoloji üstünlüğü büyük rol oynamıştı. Kamuoyu savaşlarında yetersiz kaldığımızı kabul etmeliyiz. Kuşçubaşı Eşref ile Mehmet Akif çölde etkili bir propaganda faaliyeti yürütmüş olsalar da çağın teknolojik imkânlarını geliştirme ve entelektüel bilginin yayılması bakımından etkili olamadığımız açıktı. Mısırlı Mustafa Kamil Paşa gibi gazetecilerin sayısı sınırlıydı. Bu sebeple coğrafyanın dinamiklerini harekete geçiremedik. Aşiret liderleri küçük hedeflerine ulaşabildiler.

İngiltere aşiret liderlerine, Fransa ise azınlık gruplarına devlet bahşetti ve kendilerine iktidar verilenler yıllar sonra Türkiye aleyhine faaliyet yürütmeye başladı. Bu türden faaliyetleri kolonyalizm ve sömürgecilik ilişkileri çerçevesinde yorumlamak gerekir. Eylem yapmak üzere BAE tarafından Türkiye’ye gönderilen terör unsurlarını da aynı çerçeveye dâhil etmeliyiz. Devletlere ve örgütlere hükmedenler, bağımlı oldukları merkezlere borçlu oldukları için güçlerini coğrafyanın dinamikleri aleyhine kullanıyor. BAE gibi bağımlı devletler sadece Türkiye aleyhine faaliyette bulunmuyor, aksine coğrafyanın tamamında yerli ve millî dinamiklere karşı bir mücadele yürütüyor. Mısır yönetiminin de kendi halkına zarar vermek bakımından benzersiz olduğunu söyleyebiliriz.

Erdoğan’ın coğrafyanın geneline yayılan popülaritesi de Mısır ve BAE gibi ülkelerin yönetici elitleriyle büyük farklılığa işaret ediyor. Cumhurbaşkanımız’ın çağrılarının coğrafyanın neredeyse her karış toprağında karşılık bulması, çok kapsamlı analizleri zorunlu kılmaktadır. Bu, olağanüstü hareketli günlerin özellikle sosyal bilimlerin farklı alanlarında çalışanlar için zengin bir içerik ürettiğine inanıyorum. Yüz yıl önce Kuşçubaşı Eşref Bey ve Mehmet Akif’in propaganda faaliyetlerinde bulunduğu coğrafyada, milyonlar Türkiye ile bariz duygudaşlık içindedir. Mısır’da yapılan bir anket çalışması da bunu doğrulamaktadır. Bu ankete göre katılımcıların üçte biri, Erdoğan’ı devlet başkanı olarak görmek isteğini ifade ediyor. Arap sokaklarında Erdoğan etkisini sıradan bir hadise olarak göremeyiz.

BAE, İsrail ile normalleşme anlaşmasını imzalarken elbette coğrafyanın aleyhine adımlar attığını biliyor. Bu küçük ülkenin yönetici elitleri, Türkiye karşıtlığını Arap milliyetçiliği ile meşrulaştırmaya çalışıyor. Mısır da Türkiye karşıtlığında benzer bir yaklaşım sergiledi. Bahsettiğimiz anket çalışması, elitlerin sokaklar nezdinde bir karşılığının olmadığını gösterir.

İngiltere aşiret liderlerine, Fransa ise azınlıklara iktidar yolunu açmıştı. Emmanuel Macron’un son Lübnan gezisinden yansıyan fotoğraflar Fransa’nın hâlâ aynı doğrultuda faaliyet yürüttüğünü gösteriyor. İlginç bir şekilde Macron’un bu gezisine Türkiye’den de destek açıklamaları yükseldi. Bunlar Lübnan’da belirli grupların Macron sevgisini genelleştirerek coğrafyanın tamamına teşmil etmeye çalıştı. Fransa’nın coğrafyamızda uyguladığı kolonyal yönetimi ve sonuçlarını görünmez kılma gayretinin yanında aynı çevrelerin, Arap sokaklarından yükselen Erdoğan sevgisini önemsizleştirmeye çalışmaları da son derece önemlidir. Emperyalist ilişkiler bağlamında izah edilebilecek hadiseleri dikkatle takip etmek gerekir. BAE ve Fransa’nın Türkiye’de sadece belirli terör gruplarını yönlendirmediğine hükmedebiliriz.

Coğrafyamız, yüz yıl önce olduğu gibi hareketlendi. Karadeniz ve Akdeniz’in imkânları Türkiye’ye güç olmayı vadediyor. Yeniden Haçlı ruhuyla harekete geçmeleri bu sebeptendir. Mandacıların da hareketlendiğini görüyoruz.

Yüz yıl önce biz mağlup olurken onların yenilmez imparatorlukları da eski gücüne bir daha ulaşamadı. Otuz yıldır coğrafyamızda olmalarına rağmen başaramadılar. Bu da tarihin döndüğünü gösterir.

Türk ordusu küresel aktör: Osmanlı’dan sonra ilk kez etki alanı bu kadar genişledi
Gündem
Türk ordusu küresel aktör: Osmanlı’dan sonra ilk kez etki alanı bu kadar genişledi
TSK’nın Suriye ve Libya’daki başarılı askeri operasyonları ve artan etkisi dünyanın da gündeminde. Bloomberg’de, Türk ordusunun Osmanlı’dan sonra ilk kez bu kadar geniş bir coğrafyada varlık gösterdiğine dikkat çekilerek, “Türk askeri Suriye, Irak, Katar, Somali ve Balkanlarda faaliyet gösteriyor. Aynı zamanda, Akdeniz ve Ege’de devriye atıyor” yorumu yapıldı.
Yeni Şafak
Malazgirt ruhu: Selçuklu’nun insanlık ufku
Malazgirt ruhu: Selçuklu’nun insanlık ufku

Malazgirt Zaferi, bir ruhun adıdır; direniş ve diriliş ruhunun.

Mekke’den süt emen, Medine’den beslenen, Kudüs’te meyve veren hakikat medeniyetinin insanlık çapında bir yürüyüşe soyunmasının başlangıç noktası.

Malazgirt, sadece Türklerin tarihinde dönüm noktası değildir; hem İslâm tarihinde hem de insanlık tarihinde tarihin akışının, yönünün, yörüngesinin belirlendiği bir büyük dönüşümün miladıdır.

O yüzden Malazgirt ruhu, Selçuklu’nun ufku, insanlığın umududur.

ALP ARSLAN: SAMİMÎ BİR MÜSLÜMAN, ASALET VE MERHAMET TİMSALİ BİR SULTAN

Sultan Alp Arslan, 1030 yılında doğdu, 43 yaşında ömrünü doldurdu. Bu kısacık ömrüne hem bu toprakların insanlarının, hem bütün Müslümanların hem de insanlığın kaderinin nihâî yönünü belirleyecek bir dünya tarihi haritası sığdırdı.

Sadece dokuz yıl hükümran oldu, dokuz yılda yaptıklarıyla dünya tarihinin alacağı şeklin tohumlarını ekti, yörüngesini belirledi.

Anadolu’dan Balkanlar’a, Kuzey Afrika’dan Yemen’e kadar dalga dalga, sayha sayha yayılacak Hakikat Medeniyeti Çınarı, Sultan Alp Arslan’ın diktiği işte bu dev çınardı.

Böylesi bir çınarı herkes dikemezdi; bu şeref herkese lûtfedilemezdi.

Sultan Alp Arslan, her şeyden önce, samimî, ihlaslı, donanımlı bir Müslümandı.

Asalet timsali bir sultandı. Adalet, ahlâk ve merhamet anıtı bir insandı.

Sadece Müslüman kaynaklar değil, Süryani, Ermeni, Rum kaynaklar da, Sultan Alp Arslan’ı böyle tasvir ediyorlardı.

Alp Arslan, bu hakikati kendisi de açıkça dile getirmiştir: “Biz, tertemiz, bid’atten uzak Müslümanlarız. Allah rızasını kazanmak için kefenimizle yola çıkmış insanlarız. Bu sebepledir ki, Allah Teâlâ bize yardımını esirgememiştir.”

ASKERÎ ORDULAR YETMEZ; FİKİR VE MEFKÛRE ORDULARI ŞART!

Sultan Alp Arslan, İslâm dünyasının yaşadığı fitne-fesadı, darmadağınıklığı, kaosu, yıkımı iliklerine kadar yaşayan, o yüzden yüreği yangın yerine dönen bir Müslüman, hedefe kilitlenen bir sultandı.

İslâm dünyasının yaşadığı iç buhranları ve dış sorunları hal yoluna koymayı kafasına koymuştu.

Devâsâ sorunlarla boğuşuyordu İslâm dünyası: Rafızîlik, batınîlik, hâricîlik, mutezililik, şiîlik, haşhaşîlik gibi akımların yol açtığı köklü, sarsıcı akîdevî, fikrî ve siyasî sorunlar, İslâm dünyasının belini büküyordu, toparlanıp ayağa kalkabilmesini önlüyordu.

Selçuklu Devleti, İslâm dünyasının imdadına adeta Hızır gibi yetişti.

Tuğrul Bey, Alp Arslan ve Melikşah, İslâm dünyasının makus talihini yenecek, tarihin akışını değiştirecek muazzam ve muazzez bir yolculuk gerçekleştirdiler.

Bu yolculuk, özellikle Alp Arslan’ın bütün kapıları açan Malazgirt Zaferi’nden sonra, sonraki Müslüman emirlikleri, beylikleri, sultanlıkları, aynı çifte hedefe kilitleyecekti: Dışardan gelecek saldırıların püskürtülmesi ama bunun için öncelikle içerdeki -altını çizerek yazıyorum- akîdevî, fikrî, siyasî köklü sorunların çözümlenebilmesi.

Alp Arslan, güçlü ordular kurdu. Ama güçlü ordular bu çifte savaşla başa çıkmak için yeterli değildi, bunu çok iyi biliyordu.

Askerî ordulardan çok daha güçlü, insanlığın umudu olacak köklü bir fikir ve mefkûrenin davasını güdecek, dışardan gelen küffâr saldırılarını püskürtecek, içerdeki buhranlara son verecek akîde, fikir ve siyaset sütunları üzerinden yükselecek ilim, irfan ve hikmet orduları kurulması gerektiğinin farkındaydı büyük sultan.

OMURGA KURULDU, DÜNYA TARİHİNİN YÖRÜNGESİ OLUŞTURULDU

1067 yılında bir devrim yaptı: Nizamiye Medreseleri’nin temelini attı.

Nureddin Zengi’nin eğitimde başlattığı, Salahaddin Eyyûbî’nin siyasette bambaşka ufuklara taşıdığı yolculuk da böyle bir ruhla gerçekleştirilmişti.

Gerek Selçuklu’nun gerekse Eyyûbîlerin kalkış noktası, İslâm dünyasının makus talihini yenebilmesi için Ehl-i Sünnet Omurga’nın sarsılmaz bir şekilde tesis edilmesiydi.

İşte Malazgirt ruhu, akîde, fikir ve siyaset sütunları üzerinden yükseltilen, ilim ve irfan kanatlarıyla hikmet ufuklarına ulaşılan bu Ehl-i Sünnet Omurga’nın gelecek bin yılın hem İslâm tarihini hem de dünya tarihini şekillendirecek kapıları Anadolu’dan açan bir direniş ve diriliş ruhunun adı ve miladıdır.

Malazgirt savaşı, askerî ordularla kazanılan bir savaş olduğu için değil, ilim, irfan ve hikmet ordularıyla kazanılan, bin yıllık Ehl-i Sünnet Omurga’yı muhkem bir şekilde dikmeyi başaran bir hakikat savaşı olduğu için bir ruh’tur, diriltici ve kanatlandırıcı bir ruh.

GÖKKUBBENİ GÖZÜN GİBİ KORU!

Osmanlı’nın, bu ruhu tarihten silmek için çökertildiğini, Türkiye’nin de, bu ruha sahip çıkmaya başladığını gösterdiği için kuşatıldığını unutmayalım aslâ!

Malazgirt ruhu, İslâm dünyasını toparlayan ve tarihin akışını değiştiren Ehl-i Sünnet Omurga çökerse, İslâm dünyasındaki hiç bir farklı akım, mezhep, meşrebin yaşayamaz olduğu gerçeğinin de anlaşılmasını sağlayan kucaklayıcı bir ruhtur.

Bu mezhebî bir analiz değil; İslâm dünyasının perperişan olduğu bu zorlu zamanlarda mezhebî analiz yapamam.

Şunu söylüyorum: Ehl-i Sünnet, gökkubbemizdir. Gökkubbe çökerse, hepimiz altında kalırız.

Malazgirt ruhu, işte bize bu muazzam gökkubbeyi inşa etti.

Bu aziz gökkubeyi ne kadar diri ve dimdik ayakta tutabilirsek, o kadar kendimizden emin bir şekilde bütün farklılıkları zenginlik olarak görebilir, yeniden gelebilir ve tarihin akışını değiştirecek yolculuklara imza atabiliriz yeniden Allah’ın lûtfuyla.

Aşure günü: Şiirden tabloya bir Osmanlı geleneği olan aşurenin tarihsel hikayesinde kısa bir yolculuk
Hayat
Aşure günü: Şiirden tabloya bir Osmanlı geleneği olan aşurenin tarihsel hikayesinde kısa bir yolculuk
Bu topraklarda binlerce yıldır kaynayan aşure tencereleri yeniden ocaklarda yerini aldı. Farklı yörelerde farklı tariflerle yapılan aşure aynı duygu ve coşkuyla bu yıl da kaynamaya başladı. Osmanlı geleneğinde şiirden, sanata ilham veren aşurenin tarihsel hikayesine kısa bir yolculuk yaptık.
Yeni Şafak
Merhum Kadir Mısıroğlu hem Ayasofya'yı hem petrolü müjdelemişti
Hayat
Merhum Kadir Mısıroğlu hem Ayasofya'yı hem petrolü müjdelemişti
Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı'nın da başkanlığını yapan ve 5 Mayıs 2019'da hayatını kaybeden tarihçi yazar Kadir Mısıroğlu, Cumartesi Sohbetleri adıyla bu vakıfta konuşmalar yapıyordu. Merhumun tarihi tecrübelerden gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu vurguladığı her şey teker teker vücuda geldi. Söz konusu olayların başında FETÖ'nün darbe girişimi, Ayasofya Camii'nin açılması ve Türkiye'nin petrol bulması da yer alıyor.


Yeni Şafak
“Gücü yeten varsa buyursun gelsin”
“Gücü yeten varsa buyursun gelsin”

Tarihimiz travmalarımızın korunaklı sandık odası değildir. Tarihimiz, bugünü anlamak ve geleceğimiz hakkında bir takım öngörülerde bulunmak için kıymeti her türlü takdirin ötesinde muazzam zenginlikte bir kaynaktır. Ne mağlubiyetlerimiz tedavisine imkân olmayan sapmalara yol açmıştır ne de galibiyetlerimiz kaybeden toplumlar üzerinde soykırım icra etmemize sebep olmuştur. Yenilgiyi ve zaferi cilve-i talih olarak görüp tevekkülü bir hayat düsturuna dönüştürmüşüz. Şimdi artık sadece zaferler ayının müjdeleri ile göğsümüzü kabartmıyoruz, geleceğe dair büyük umutlarımız var. Ne yazık ki milletimizin kahir ekseriyeti yeni zaferlere açılan kapıları görüp büyük hayaller kurarken aydın, siyasetçi ve akademisyenler arasından felaket tellallığına soyunanları da ibretle izliyoruz. Maalesef bunların felaket tellallığı, bir davranış devamlılığına karşılık gelir.

Osmanlı zengin enerji kaynaklarını sömürgeci Batı’ya teslim etmek istememişti. Bu sebeple Bağdat Demir Yolları projesini hayata geçirdi. Bu projenin hayata geçirilmesi için yaptığımız çalışmalar, kurduğumuz ittifaklar ve kaynak temini bakımından atılan adımlar hakikaten yeni bir duruma işaret ediyordu. Fransa, İngiltere ve Rusya’nın Osmanlı’nın gayretinden endişe ettiğini o gün de biliyorduk. Fakat ilginç olan devrin edebiyat ve fikir adamlarının bu gelişmelere duyarsız kalmasıydı. Bir tarafta geniş toprakların üretime ve ticarete açılması, enerji kaynakları üzerinde hâkimiyet tesis etme ve mahallî düzeyde yabancı müdahalesiyle ortaya çıkan huzursuzluklara hızlı müdahale gibi amaçlarla yapılan çalışmalar vardı. Diğer tarafta ise aydınlar farklı kanallara açık olduğu için bugün dahi gündemden düşmeyen kavramlar öne çıkıyordu. O zaman da liberal demokrasinin kavramları ile konuşuyorlar, emperyalist Batı’nın isteklerini dayatıyorlardı. Onlar adına konuştuklarının farkına bile varmamış olmaları hazin bir durumdur.

Osmanlı’nın yeniden ayağa kalkmaya çalıştığı zamanlarda Batı emperyalizmi, görülmemiş bir şekilde, Afrika’yı işgal ve istila etmeye başlamıştı. Afrika’nın işgal ve istila dönemi tamamlandıktan sonra sıra Osmanlı topraklarına gelecekti. Bu sebeple Osmanlı’nın yenileşme çalışmalarını takdirle karşılamak gerekirdi. Fakat devrin entelektüel dünyasında bu çabalara rastlamak kolay değildir. Abdülhamit’i hedef alan suikastın başarısızlığından üzüntü duyan şairin, Güney Afrika’nın elmas madenleri için savaşan İngiltere büyükelçiliğine çiçek götürmesi sıradan naif bir hata değildir. Enerji savaşları uğrunda koca Devlet-i Âliye’yi kaybettik. Biz giderken Britanya ve Fransız sömürge imparatorluklarının bir daha ayağa kalkamayacak hâle düşmesi üzerinde durulan bir mesele değildir. Bu iki sömürge imparatorluğu yirmi yıl sonra dümeni Amerika’ya teslim etmek zorunda kalmışlardı.

Yüz yıl sonra elde kalan vatan toprağında devasa enerji yatakları keşfedilince aydın, siyasetçi ve akademisyenlerden geçmişin dilini bugüne taşıyanları görünce ne yazık ki şaşırmıyoruz. Utanmasalar yine Fransa, Amerika ve İngiltere büyükelçiliklerine gidecekler. Onlara bu kaynakları çıkarma hakkının bizde olmadığını söyleyecekler. Yeni enerji kaynaklarını Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar çıkarırsa bu toprakların bağımlı unsurları olarak yüklü miktarda maaş alacaklarına yürekten inandıkları için milletimizin hak sahibi olmasını istenmiyorlar. Yüz yıl önceki gibi liberal demokrasinin kavramlarıyla konuşmalarının sebebi budur. Gerçekten sevinemediler, başka bir şey bekliyorlardı: Erdoğan devrilsin ve bu ülkenin zenginliklerine başkaları adına el koysunlar.

Aydın, siyasetçi ve akademisyenlerden memnuniyetsizler grubunun dili, olacaklarla ilgili tahminlerde bulunmamıza sebep oluyor. Yüz yıl önce olduğu gibi çok sert bir mücadele dönemine giriyoruz. Artık bu son saldırı olacak. Şerif Hüseyinler yine alana çıktı. O zaman da ne dinî ne de millî hislerle hareket etmişlerdi. İngiltere’nin ve Fransa’nın önlerine serdiği altınlar başlarını döndürmüştü. Elbette sadece İngiltere ve Fransa’nın gücüne inanıyorlardı. Yüz yıl önce hiç tahmin etmedikleri kadar büyük savaşçı olduğumuzu bütün cephelerde kanıtladık. Bugün ise dünden farklı olarak çok daha güçlü bir durumdayız. Karadeniz’de ve Akdeniz’de zengin enerji kaynaklardan bahsediliyor.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan açıkça “gücü yeten varsa buyursun gelsin” dedi. Bu cümle coğrafyamızda birçok şeyin değiştiğini gösterir ve yeni emperyalist saldırılara verilebilecek en güzel cevaptır.

Borsa Komiseri Abidin Paşa ve borsalarda bitmeyen oyun havaları
Borsa Komiseri Abidin Paşa ve borsalarda bitmeyen oyun havaları

Sultan II.Abdülhamit, Abidin Paşa’yı Osmanlı coğrafyasında nerede bir sıkıntı varsa orada görevlendiriyordu. Padişahın o dönemde güvenebileceği nadir insanlardan biriydi.

Osmanlı Devleti’nin son döneminde hizmet etmiş önemli devlet adamlarından biridir. Arnavut’tur.

Doğduğu yer olan Preveze’de mutasarrıf muavinliğinden sonra Merkez Kaymakamlığı ve Narda Kaymakamlığı yaptı.

İzmir Temyiz Meclisi İkinci Başkanlığı, İzmir’de kurulan Olağanüstü Komisyon Başkanlığı; Tekfur Dağı (Tekirdağ), Varna, Sofya ve çeşitli kazalarda mutasarrıflık görevlerinde bulundu.

1873 yılında kurulan Dersaadet Tahvilat Borsası’nın ilk komiserliğini yaptı.

Rumeli Beylerbeyi rütbesini aldı, Doğu Anadolu Islahatı göreviyle Elazığ -Diyarbakır ve Sivas Komiserliği’nde görevlendirildi.

Selanik, Adana, Sivas, Ankara ve Akdeniz Adaları Valiliği’nde bulundu.

Abdülhamit onu sadrazam yani başbakan yapmak istiyordu ancak o sırada Abidin Paşa 37 yaşındaydı. Yaşının küçüklüğü sarayda sıkıntıya neden olunca Hariciye Nazırlığı’na (Dışişleri Bakanlığı) getirildi (1880).

Kabri Fatih Türbesi avlusunda.

Aynı zamanda ehl-i tarik olan Abidin Paşa, tarik-i Halvetiyye’den İstanbul’da Merkez Efendi dergâh-ı şerifi post- nîşîni merhum Nûreddin Efendi’ye mensuptu.

Ana dilleri olan Türkçe, Arnavutça ve Yunanca dışında Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca biliyordu. Bu dillerin edebiyatlarına da vakıftı.

En bilinen eseri, Mesnevi’nin birinci cildinin tercüme ve şerhidir.

Borsa işlemlerini anlatan Hava Oyunları risalesi konusunda temel kaynaktır.

Paşanın torunları daha sonra Dino, İleri ve Talu soyadlarını aldılar.

Nazım’ın, “Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin” dediği ünlü ressam Abidin Dino paşanın torunlarındandır.

**

Türkiye’nin önemli bir borsa geçmişinin olduğu ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın tarihinin 19. yüzyıla kadar gittiği yönündeki ifadeler adeta bir tekerleme olarak söylenegelmekle birlikte, bu hususta referans gösterilen kaynaklar bir elin parmaklarını geçmez.

Ülkemizin 19. Yüzyıl’daki finansal şartlarına ilişkin Türkçe’de mevcut birincil kaynaklar oldukça yetersiz. Bu tespitle söze başlayan Celali Yılmaz’ın Osmanlıca’dan günümüz Türkçe’sine uyarladığı Borsa Komiseri Abidin Paşa’ya ait sıradışı bir metin Hava Oyunları.

Nam-ı diğer; Konsolidenin Hava Oyunlarıyla Sair Muamelat Hakkında Müstakrazat-ı Maliyyeye Dair Risale.



1969 Tekirdağ Malkara doğumlu Celali Yılmaz önemli bir kaynak eseri günümüze aktarmış.

Çeşitli üniversitelerde finans ve tarih hocalığı var.

Sermaye Piyasası Kurulu’nda birçok kademede görev yapmış.

Sermaye piyasasında vergilendirme, finans ve tarih konularında basılmış altı kitabı, çok sayıda makalesi, Osmanlıca ve İngilizce’den çevirileri var.

Evli ve iki çocuk babası.

**

Vakıfbank Kültür Yayınları’ndan çıkan Dersaadet Tahvilat Borsası’nın ilk komiseri (ilk borsa başkanı) olan Abidin Paşa’nın kendisi küçük, önemi büyük çalışması borsa tarihi açısından en önemli kaynak.

Kitapta Türk finans piyasalarının tarihsel olarak çözülememiş olan iki temel problemine değiniliyor: Finansal piyasalarda güven (eksikliği) ve kamu borçlanmaları (fazlalığı) sorunları.

Abidin Paşa’nın 1874’te yazdığı Hava Oyunları’nda borsanın örnek olaylarla canlı tasviri de yapılmış.

Kitapta Osmanlı’nın iç ve dış borçlanma hikayesini, yüksek faizle nasıl borçlandığını, devlete yüksek faizle borç para veren Galata bankerlerini, yatırım yerine “Borsada oynamak” tabirinin o dönemde de kullanıldığını, büyük hissedarların küçük hissedarları nasıl kandırdığını, küçük hisse sahiplerinin yüksek kazanç hırsıyla (Maalesef bugün de öyle) hareket ettikleri için nasıl battıklarını öğreniyoruz.

19. Yüzyıl’da Avrupa ve Osmanlı devletinde “Hava oyunu” kavramı vadeli ve türev işlemler için yaygın olarak kullanılıyordu.

Devlet tahviline konsolid diyorlardı.

Kitapta bu konular ayrıntılı ve gerçek örneklerle anlatılıyor.

**

O günden bugüne finans piyasalarında ve borsalarda değişen bir şey yok.

150 yıl önce borsadaki tellaklar broker, gömlekçiler spekülatör, mübâyaacılar dealar oldu.

Borsada dönen oyun havaları hep aynı, değişen sadece oyuncular.

Her alanda olduğu gibi borsada da hırs kaybettiriyor, sabreden, aza kanaat eden her zaman kazanıyor.

Beyrut’a yadigar bıraktık: Beyrut sokaklarında Osmanlı’dan kalan eserlerin hikayesini derledik
Hayat
Beyrut’a yadigar bıraktık: Beyrut sokaklarında Osmanlı’dan kalan eserlerin hikayesini derledik
Beyrut demek Osmanlı demektir. Osmanlı topraklarından ayrılsa da özellikle 2. Abdülhamid döneminde bu güzide şehre pek çok özel yapı inşa edilmiştir. Abdülhamid’in albümünden ilhamla Beyrut sokaklarında Osmanlı’dan kalan eserlerin hikayesini derledik.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.