Peygamber Efendimize hakaret soruşturması derinleşti: Hesabın sahibi Oslo’yu adres gösterdi
Gündem
Peygamber Efendimize hakaret soruşturması derinleşti: Hesabın sahibi Oslo’yu adres gösterdi
İslam'a ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'e hakaret içeren paylaşımlarla ilgili yürütülen soruşturmanın ayrıntılarına ulaşıldı. Skandal paylaşımların yapıldığı Twitter hesabı Bursa'da gözaltına alınan E.M.'ye ait olmasına karşın, tweetleri atanın şüpheli E.M. olmadığı belirlendi. E.M., hesabının kullanıcı bilgilerini Norveç'te yaşayan Y.B.'ye verdiğini ileri sürdü. Y.B.'nin Türkiye'de olabileceği ihtimalini de değerlendiren savcılık ve emniyet, şüphelinin yakalanması için çalışma başlattı.
Yeni Şafak
Ahirette kurtuluş (necat)
Ahirette kurtuluş (necat)

Bugünkü sorum benim ve çevremde manevi olarak bana güvenen bir yakınım için çok çok mühim. Konu: Necat.

Sizin konu ile alakalı Yeni Şafak gazetesinde çıkan 5 köşe yazınızı daha önce okumuştum, bugün tekrar okudum, sorum daraldı ama neticelendiremedim; lütfen beni aydınlatın da bu konuda bir feraha ermek nasip olsun ve size de tekrar tekrar hayır duası etmiş olayım.

Bu konuda benim bildiklerim de sizin yazdıklarınızdan öğrendiklerim de Yahudi ve Hristiyanlar ile alakalı. Sorumu tek bir cümlede ifade etmeye çalışacak olursam, Ehl-i Kitap’tan olmayan birisinin (mesela bir Budist veya tamamen -haşa- Allah’ı reddeden bir kişi) hayatı boyunca bilerek hiçbir kötülük yapmaması ve bunu inancı için değil de sırf iyi bir insan olmak için yapması ne anlama geliyor demeliyiz? Bu soruya benim için daha anlaşılabilir olması için bir ekleme yapayım. İslâmî olarak benim sözlerimi dikkate alan ve bana bu konuda daha çok sorumluluk yükleyen o yakınım bana aşağıdaki soruyu sordu ve ben ne ona ikna edebilecek bir cevap verebildim ne de ben kendi kendimi ikna edebildim. Takdir edersiniz ki Necat konusu Ehl-i Kitap üzerine ve onların son hükümlerinin ne olabileceği üzerine yoğunlaşmış; fakat arkadaşımın

“Eğer Allah’ın adaletinden şüphe etmiyorsak, hayatı boyunca iyilikten iyiliğe koşmuş ve hiç kimseye bilerek bir zararı dokunmamış bir inançsızın direkt cehenneme gitmesi; hayatında genellikle kötü bir insan olmuş, zaman zaman kul hakkı yemiş ve iyilikleri az sayıda olan bir Müslümanın cehennemde gerekli cezasını çekip en sonunda inancının mükafatı olarak cennete gidecek olması adil mi?”

sorusunun cevabını önce ben öğreneyim ki, sonra da onu bilgilendirebileyim. Allah (c.c.) razı olsun!

Cevabınızı merakla bekliyor ve şimdiden çok teşekkür ediyorum!

CEVAP

Bütün evrensel (milli olmayan, bütün insanları kazanmayı hedef alan) dinler, diğer dinlere mensup olan insanların dünya ve ahiretteki durumları ve dünyada onlarla kurulacak ilişki kuralları üzerinde durmuşlardır.

İslâm’a göre başka dinlere mensup insanlar İslâm dinine davet edilirler, ama bunu kabul etmezlerse onlara düşmanlık edilmez, Müslümanların dinlerine ve vatanlarına karşı savaş açmadıkça, aleyhlerinde çalışmadıkça kendileriyle iyi (iyilik ve adalet temelinde/çerçevesinde) ilişkiler kurulur, bağımsız bir ülkede barış içinde yaşamalarına imkân verilir, İslâm ülkesi içinde teb’a (zimmîler, ehlü’z-zimme) olarak yaşamalarına imkân tanınır, İslâm ülkesi teb’ası olan gayr-i Müslimler bütün temel insan haklarından istifade ederler... Bu cümleden olarak dinlerini ve kültürlerini korurlar, mabetlerine dokunulmaz, ibadetlerini ve din eğitimlerini serbestçe yaparlar.

Ahirette durumları ne olur? Cennete mi, cehenneme mi giderler?

Bu sorunun cevabı, Hz. Peygamber’den önce veya sonra yaşamış olmaları göz önüne alınarak İslâm âlimleri tarafından farklı şekillerde cevaplandırılmıştır.

İsrâ Suresi’nin 15. âyetinde Allah Teâlâ, “Peygamber gönderip dini tebliğ ettirmedikçe kimseye azap etmeyeceğini” bildiriyor.

Peygamberin tebliğ ettiği din yaşarken var olmamış (ehl-i fetret) insanlar hakkında:

İmam Mâtürîdî, Allah vergisi aklın Allah’ın varlık ve birliğini idrak için yeterli olduğundan hareketle Peygamber tebliği ulaşmamış kimselerin de bununla yükümlü olduklarını, İmam Eş’arî ise onların yükümlü olmadıklarını söylemişlerdir.

Peygamber dönemine ulaştıkları halde bulundukları coğrafya ve şartlar yüzünden ona ulaşmaları imkansız gibi olanlar da (ehl-i fetret) yukarıdaki maddeye dâhil sayılmışlardır.

İmam Gazzalî’ye göre Peygamber’in tebliğ ettiği din hakkında, dikkat çekmek ve araştırmaya sevk etmek için yeterli olmayan, yalan yanlış haberler almış bulunanlar da onu bulmak ve inanmakla yükümlü değildirler. Yükümlü olmayanlar ise cehenneme girmezler.

M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı âlimelere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i Kitab da, şirk koşamadan Allah’ın birliğine ve şeksiz şüphesiz ahirete iman eder, sâlih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de -bildikleri takdirde- inkâr etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.

Bu son görüşü kabul etmeyebiliriz, ama “filan kişi Yahudi ve Hristiyanlar cennete girerler diyor” şeklinde nakledersek o kişiye iftira etmiş oluruz; çünkü o görüşün sahipleri mevcut/bilinen inanç ve amelleriyle Yahudi ve Hristiyanların cennete girebileceklerini söylemiyorlar, ilgili iki âyete dayanarak bir Allah’a ve ahirete imanı, bildikleri takdirde Peygamber’e imanı ve sâlih ameli şart koşuyorlar.

Bana göre bu imanı taşıyan kişiler zaten Müslüman olurlar, mevcut Yahudilik ve Hristiyanlık’la alakaları kalmaz, onlar için bu sıfatları kullanarak kafa karışıklığına sebep olmamak gerekir.

Soru sahibi “daha önceki cevabımızın Ehl-i Kitab ile ilgili olduğunu” söylemişti, yukarıda o cevabı bir daha özetledik ve güncelledik.

Sorunun ikinci bölümüne gelince:

Allah’a iman etmeden hayatı boyunca kötülük yapmadan, hep iyilik yaparak yaşayan bir kimsenin ahirette cehenneme, Allah’a iman ettiği halde kötülük yapan ve günah işleyen kimselerin ahirette cezalarını çektikten veya bağışlandıktan sonra cennete girmelerinin ilâhî adâlete nasıl uygun düştüğü soruluyor.

Allah Teâlâ yarattığı insanlar için şöyle bir kanun koyuyor:

“İslâm geldikten sonra ehl-i fetret sayılmayacak şartlarda yaşadığınız halde Müslüman olmadan ölürseniz Ehl-i Kitab olun başka din ve inanç içinde olun, inançsız olun… cennetime giremezsiniz. İslâm’a girdiğiniz halde günah işlerseniz bunun cezasını cehennemde çeker, sonra cennetime girersiniz.”

Soruda bahsi geçen hayali kişi bu kanuna aykırı davranıyor, günahların en büyüğü olanı işliyor (dine inanmıyor), ama iyilikler yaparak yaşıyor. Allah’a ve ahirete iman etmemiş olan kişi zaten cennete de iman etmez ve oraya girmeyi de istemez. Böyle bir kimseyi Allah niçin cennetine koysun; hem iman etmiyor, böylece en büyük günahı işlemiş oluyor, hem de bazı kimseler onun cennete girmeyişinin adaletle ilgisini sorguluyorlar!

Hak dine iman ettiği halde günahkâr olarak ölmüş kimselere gelince bunlar, ilâhî kanuna uyuyorlar; iman etmiş ve eninde sonunda cenneti hak etmiş oluyorlar, işledikleri günahın ve kötülüklerin ise cezasını çekiyorlar.

Bundan daha mükemmel bir adalet olur mu?

Hadisler ışığında aile hayatımız
Hayat
Hadisler ışığında aile hayatımız
Hadisler ışığında aile hayatımızı anlatan dört önemli eser Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları arasında Prof.Dr. Huriye Martı editörlüğünde okurla buluştu. Evlilikten aile hayatına, kadın kimliğinden çocuklara kadar çok kapsayıcı olarak hazırlanan kitaplar günümüz aileleri için bir rehber niteliğinde.
Yeni Şafak
Niyet
Niyet

Niyeti oluşturan nedir?

Akıl, vicdan, kalp, nefis, ihtiyaç, ihtiras, arzu, hırs, bilgi, emir, inanç, alışkanlık, âdet, mizaç; daha da sayılabilir.

Bakın işin içine ne kadar çok sebep ve kavram karışıyor. Bunlardan biri mi yoksa ikisi mi, hepsi mi?

Niyet nerede oluşuyor?

Akılda, duyguda, düşüncede, kalpte, nefiste vesaire. Yine karmaşık bir tablo karşısındayız.

İnsanı anlamak, kendimizi tanımak ne kadar zor. O sebepten düşünürlerden biri: İnsan bu, meçhul diye bir kitap yazmış. İnsanı çözmek zor, insanın kendi kendisini tanıması zor. “Kendini bilen Rabbini bilir” sözü bu yüzden sırlı ve derin.

Lügatte niyet şöyle tarif edilmiş: Bir fiili basit bir maksat için yapmayı düşünme ve yapmak için yönelme, bir şeyi yapmaya karar verme, azmetme, bir şeyi isteme, kastetme, murat etme.

İnsanoğlunun içinde cereyan eden bu olgu, temel kavramlardan olduğu için, dilimizi zenginleştirerek meramı anlatmaya zemin hazırlamış. Deyimler, sıfatlar vücut bulmuş. Bunlardan bazıları: Niyetli: Bir şeyi yapmaya istekli, kararlı. Oruç ibadetinde bizatihi oruçlu kimseye “niyetli” deriz. Aslında bütün fiiller gibi ibadetlerin de çıkış noktası niyet.

“Niyetsiz” ise “gönülsüz” mânasına geliyor. Demek ki niyette “gönüllü olma”, gerçekten isteme, azmetme, kararlı olma esas alınacaktır.

Gönül ile niyet arasındaki bu rabıta bize niyetin nereden doğduğuna dair bir ipucu vermektedir. Bana göre bu akıldan, düşünceden, bilgiden ziyade “kalp”tir. Bu yüzden “niyeti bozuk” deyimi, “kötü bir fiili işlemeye yönelen” onu düşünen kimseler için kullanılır. Yani yöneliş kuvveden fiile çıkmasa da temel değerler olarak kabul ediliyor.

Buradan Hz. Peygamber’in konu ile ilgili hadisine bakabiliriz.

“Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes niyetine göre muamele görür. Hicreti Allah ile Resulü’ne olanın hicreti Allah ve Resulü’nedir. Hicret elde edeceği bir dünyalık ya da nikâh edeceği bir kadın için olursa hicreti neye göre yapmışsa onun için olur.”

Dilimizde aynı bağlamda meseleyi daha da açık kılan bir deyim var: Kalbini bozmak. Bir kötü fiil işlemeye karar veren, haram olan bir şeye yönelen kişi; bu fiili işlemese bile niyeti itibarı ile kalbini bozmuştur.

İşin günah-sevap boyutu, hukuk-fıkıh boyutu âlimler tarafından din kitaplarında ince elenip sık dokunarak izah edilmiş, bir Müslümanın bu konu hakkında takınması gereken tavır, yapması gereken fiil, yürümesi gereken yol belirtilmiştir.

Peki mesele bu kadar aydınlanmış iken, ben neden burada dışarıdan gazel okumaya çalışıyorum? Herhalde dertleşmek içindir. Nitekim merhum Mehmet Âkif de bir muhtaç kişiye sadaka vermek için elini kesesine atar, bakar ki kesesinde mühründen gayrı kuruş kalmamış. O anda içinden bir feryat kopar: “Ya hamiyetsiz olaydım, ya param olsa idi.”

Yaşadığımız çağ (Ahir zaman) bizi bizden koparmak için türlü desiseler ile tıka-basa dolmuştur. Ferdin ihtiyacı âdeta elinden alınmış, insanlık bir sürüye dönüşmüştür. Seçimlerimiz, adımlarımız, ihtiyaçlarımız, duygularımız, düşüncelerimiz, zevklerimiz, yaşam tarzımız başkaları tarafından, sistem tarafından tanzim edilerek bize dayatılmıştır.

Af buyurun insanlıktan çıkıp her birimiz birer robot olduk sanki. Bir robotun niyeti olabilir mi, ameli de bununla rabıtalı sayılsın.

Bu kötümser yorum ile cümlemizin yoldan çıkıp, niyeti bozduğunu söylemek istemiyorum. Şair bunu asırlar önce demiş: “Düşman kavi, tâli zebun” diye.

Biz kalbin aynasını saf ve temiz tutmaya bakalım ve Cenab-ı Hakk’a yalvaralım: Ya Rabbi niyetimizi halis eyle ki amelimiz makbul ola. Bizi bize bırakma. Rahmetini esirgeme üzerimizden.

Rize-Uzungöl 1987 Gölün bugünkü fotoğrafını koymak istemedim. Çünkü: Bâ’de harâbi’l-Basra.

Tarihte tekerrür eden şey nedir?
Tarihte tekerrür eden şey nedir?

Kur’an’ı daha iyi anlama, hatta vahye ilk muhatap olanlar gibi, en doğru şekilde anlama arayışının götürdüğü duraklardan birisi onu ayetlerinin indiği sıraya göre okumak oluyor. Bu amaçla iniş sırasına göre mealler, tefsirler ayrı bir literatür oluşturmuş durumda. İzzet Derveze’nin Et-Tefsirü’l-Hadis: Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri (Ekin Yayınları), Mehmet Ali Baltaşı’nın İlk Mesajlar’ı, Tuncer Namlı’nın Kur’an Aydınlığı: Kronolojik Kur’an Mesajı (Fecr Yayınları) isimli hepsi birbirinden değerli tefsir ve meallere ilaveten yakınlarda Mana Yayınları tarafından yayınlanan Muhammed Abid el Cabiri’nin “Fehmü’l Kur’an: Nüzul Sırasına Göre Tefsir”i, Kur’an’ı siyer eşliğinde anlama çabasının güzel örneklerinden.

Kuşkusuz Peygamber Efendimiz’in siyerini anlamanın bir yolu olarak, Kur’an’ı iniş sırasına göre yeniden düşünmek çok anlamlı ve tarihsel olarak da en etkili ve en sağlam bilgiyi verdiği gibi Peygamber ve ashabının yaşadıklarıyla Kur’an arasındaki canlı diyalogu bugün yeniden hissedebilmek açısından çok değerli. Bu hem Kur’an’ı daha iyi anlamayı sağlıyor hem de onu bir insan hayatı içinde en ideal biçimde temsil eden Peygamber ve ashabının tecrübesini.

Ancak bu okuma biçiminin verimliliği dahi Kur’an’ın neden indiği sıraya göre değil de elimizdeki mevcut hale göre tertip edildiği sorusunu daha fazla uyandırıyor. Üstelik en sahih olarak kabul edilen görüşe göre bu tertip de tevkifi, yani vahiy kaynaklıdır, rastgele veya Peygamber(s)’in bir içtihadı neticesi değildir.

Böyle olduğuna göre nüzul sırasına göre okumakta ısrar etmenin bir anlamı olur mu? Elbette, nüzul sırasına göre okumayı veya o sırayı takip etmeyi yasaklayan hiçbir şey yok, üstelik siyerin ruhunu anlamak açısından böyle bir takibin faydaları tartışılmaz. Tabii bu, nüzul sırasına göre alternatif bir tertip ikame etmemek şartıyla. Öbür türlüsü yine vahyin sahibi tarafından yani yine bir vahiyle verilmiş bir kararı görmezden gelmek anlamına geliyor.

Ancak nüzul sırasına göre okumanın ardındaki başka bir fikre değinmiştik. O da Kur’an etrafında bir Müslüman topluluğunun doğuş tecrübesini tekrar yaşama veya hissetme düşüncesi. O noktada durup şunu sorduk: Neyi tekrarlıyoruz, nasıl tekrarlıyoruz? Sünnete tabi olmak bir tekrar mıdır? Bir tecrübe aynı şekilde başkaları tarafından nasıl tekrarlanır?

Tarihin bir tekerrür olduğu bir gerçek. Ancak bu tekerrürün bizim zihnimizdeki hikayeye uygun şekilde gerçekleştiğini vehmetmemek gerekiyor. Tarihte tekrar eden şey nedir? Ve sünnette tekrar ettiğini görebileceğimiz, dolayısıyla bizim de katılmamız gereken bu tekrar nedir?

Esasen Kur’an ardı sıra bir çok peygamberin ve salih insanların kıssalarına değinir. Onların hepsinin çok farklı tecrübeleri, farklı şartları, farklı sorunları, tarihleri ve toplumsal ortamları var. Ancak hepsinde de ortak olarak tecrübe edilen, tekerrür eden bir boyuta dikkat çekiliyor. Hepsinin de tecrübesinde cahiliyeye karşı, kula kulluğa karşı bir mücadele var. Bu mücadelede yaşanan diyaloglar birbirine, tekerrür hissini verecek kadar benzer. Ama aynı zamanda tarihin her döneminde kula kulluk da insanın sürekli tekrarlayan bir eğilimi. Kula kulluğu doğuran cahiliye ve onun bütün nitelikleri tarihin ve dünyanın her yanında görülüyor. Onlara karşı verilen mücadele de bütün peygamberlerin mücadele tarihinde kendi kendini tekrarlıyor ama farklı biyografilerde ve farklı hayatlarda.

O yüzden bugün Kur’an ayetlerinin nüzul sırası üzerinden anlamaya çalıştığımız Peygamberin hayatında Kur’an ayetlerinin sürekli önceki peygamberlerin çok farklı tarihlerdeki mücadelelerinden örnekler getirdiğini görüyoruz. Yeryüzünü gezip önceki kavimlerin neler yaşadıklarını ve başlarına nelerin gelmiş olduğunu bilerek kendi tecrübeleri için bir ibret almaya davet ediyor. Önceki kavimlerin, Hıristiyan, Yahudi veya müşriklerin yaptıkları hatalar, geçmişte kalmış, bir daha tekrarlamayacak davranışlar olarak zikredilmez. Aynı hataları tekrarlama ihtimali hiçbir zaman yok olmayacağı için anlatılır. Müslümanların Müslüman olmak dolayısıyla bir garantileri yok yani. Aynı hataları yapma istidadı herkeste vardır.

İniş sırasına göre okumanın ardında Peygamberin tecrübesini bire-bir yaşama, tekrarlama, isteği de olabiliyor. Buna sevk eden varsayım yaşadığımız dünyanın da başa dönmüş olduğu ve yeniden ve baştan bir Kur’an’ın nüzulünü gerektirdiğidir. Yeniden canlanış, nahda, ihya bunu gerektirir. İman eksikliği vardır ve Mekki surelerle önce imanın temelleri atılmalı. Sonra adım adım Medine’ye, Medine’de inen ayetlerin eşliğinde yürümeli.

Oysa Kur’an’ın ilahi bir takdirle kararlaştırılmış olan bu tertibinin ardındaki hikmetlerden biri, Allah daha iyisini bilir, bir tecrübenin bu şekliyle hiçbir zaman başka bir yerde aynı şekilde tecrübe edilememesi gerçeğidir. Mutlaka bütün insan tecrübelerinde tekerrür eden bir şey vardır, ama bu tekerrür zihnimizde önemsediğimiz veya tespit ettiğimiz şeylerin tekerrürü değil. Neyin tekerrür ettiğini de bize vahiy bildiriyor aslında. Peygambere ve bize farklı tarih tecrübelerinin hepsinde tekerrür edenleri ayetleriyle gösterdiği gibi.

Sünnete tabi olmak elbette Peygamber’in tecrübesini tekrar, o tecrübeye katılma isteğinin ifadesidir. Ancak bu tecrübenin içinde gerçekten neyin tekrarladığını da iyi görmek gerekiyor. Tekrar eden ve bizim de tekrarlamamız gereken, zaten katılmak suretiyle tekrarlamakta olduğumuz şeyler üzerine düşünmek gerekiyor.

Peygamber ve ashabının Mekke’den Medine’ye doğru yaşadıkları tecrübenin bir daha aynı şekilde tekrarlaması imkansızdır. Tıpkı Hz. Musa’nın Firavun’la ve İsrailoğulları’nı özgürleştirme yolunda yaşadığı tecrübelerin aynı şekilde tekrarlamasının imkansız olması gibi. Veya Hz. Nuh’un, Hz. Süleyman’ın, Hz. Şuayb’ın, Hz. Yusuf’un veya tüm diğerlerinin siretlerinin biricik, kendine özgü, tekrarlanamaz olması gibi. Ancak her bir biricik tecrübe içinde Kur’an’ın dikkat çektiği tekerrür edenin ne olduğunu iyi görmek, iyi anlamak gerekiyor.

Kur’an’ın nüzulundan sonra dünya artık eski dünya değildir, Kur’an’ın müdahalesine uğramış bir dünyadır ve işi başa döndürmenin bir imkanı da bir anlamı da yoktur.

Hatasız kul olmaz
Hatasız kul olmaz

Orhan Gencebay ile anılan arabesk müziğinin sözleri çokluk halkın inanç ve değerleri ile örtüşüyordu (Fevkalâde kabul görmesinin sebeplerinden biri de budur). Yazımıza başlık olarak seçtiğimiz unutulmuş parça bunlardan biridir. Bir atasözü yani. Her insanın bir eksiği, noksanı vardır. Her insan hata işleyebilir. Kusuru ve ayıbı yüzünden bir insana fazla yüklenmemek lazımdır. Hata ve kusurdan uzak olan yalnızca Cenab-ı Hak’tır.

Hz. Peygamber bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Kim bir Müslüman kardeşinin ayıbını araştırır, kusurunu ortaya koyarsa, kıyamet gününde Allah onun ayıbını ortaya koyar. Kim bu dünyada bir Müslüman kardeşinin ayıbını örterse Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.”

“Ayıp” lügatte şu mânalara gelmektedir. 1. Utanılacak şey, kusur, leke. 2. Noksan, hata, eksik. 3. Terbiye ve nezaket harici. 4. Müstehcen. 5. “Utanılacak şey” mânasındaki azarlama hitabı.

“Utanma”nın mânaları ise şunlardan oluşuyor: 1. Başkalarının yanında küçük düşmek veya gülünç olmak hissine kapılmak. 2. Çekingen ve sıkılgan davranmak.

“Hicap”; perde ve örtü anlamlarına geldiği gibi, “utanmak” mânasını da taşır.

Hicap etmek (veya duymak) aynı zamanda hayâ etmek demektir. “Hayâ”nın mânaları şunlardır: 1. Utanma, sıkılma duygusu. 2. Allah korkusu sebebi ile kötü, ahlâk dışı ve günah olan şeylerden kaçınma. 3. Ahlâk kaidelerine bağlı olma. Edeb, ar, namus.

Bakınız bir “hata” veya “ayıp” kelimesi dil içinde çıktığımız yolculukta bizi nerelere götürüyor. Bu İslâm ahlâkının bütünlüğüne ve Müslümanın davranışlarındaki ilişkilere işaret eder.

Bana göre hatası olan, ayıp bir iş yapan, kusur işleyen kişinin eğer yüzü kızarıyorsa bu onun en azından kalben hayâ sahibi olduğuna en büyük delildir. O kişinin yüz kızarıklığı ayıbının örtülmesini, affını gerektirir. Bildiğiniz gibi “af adaletten daha yukarıdadır.”

Atasözlerimizde de yolumuzu aydınlatan ibareler vardır.

Meselâ: Ayıpsız yar (dost) arayan yarsız (dostsuz) kalır. Bu atasözü her bakımdan “Hatasız kul olmaz” ifadesini tamamlamaktadır.

“Utan utanmazdan, kork korkmazdan” diye başka bir atasözümüz daha vardır ki çok ibretlidir.

Bir kişide “utanma” duygusu kaybolmuş ise o insandan çekinmek gerekir. Onda Allah korkusu, hayâ kalmamıştır. Her türlü çirkin fiili işleyebilir.

Buna mukabil bir ayıp işleyen kişinin yüzü kızarıyorsa o adam zaten büyük bir pişmanlık içindedir. Pişmanlık ise affın kapısıdır.

İnsanlar arasında hata yaptığı zaman yüzü kızaranlarla alay edildiğini gördüğümde kahroluyorum.

Sanki yüzü kızarmamak bir marifetmiş gibi kabul ediliyor.

Tam tersine bu tutum kötü fiilleri işlemekten utanmayan, yüzü kızarmayan “kaşarlanmış” tiplere mahsustur. Bunlara nasihat dahi tesir etmez.

Hz. Peygamber’in hadisi eleştiri anlayışımıza bir nitelik kazandırıyor. Bu nitelik şudur: İyi ve güzel olanı destekle, alkışla, ortaya çıkmasına yardım et, olumlu davran. Kötü ve çirkin olanı araştırıp, bulup, ortaya çıkarıp yaymakta hevesli ve aceleci olma. Ayıbın ve hatanın sebebini araştır. Belki de bu ayıp ve hata elde olmayarak vücut bulmuş, bunu işleyen kimse buna mecbur kalmıştır. Hepimiz adem-oğluyuz, hatasız kul olmaz; kimseyi yaptığı hata sebebi ile utanılacak duruma düşürme.

Ama utanmayı unutmuş, Allah korkusu nedir tanımayan kişinin çirkin ve kötü fiillerini de tenkit etmekten geri durma. Unutma ki haksızlık karşısında susan kimse dilsiz şeytandır.

Peygamberimizin en sevdiği yemekler
Ramazan
Peygamberimizin en sevdiği yemekler
Sofrada kendisinden yaşça büyük kimse varsa asla yemeğe başlamayan, yemek davetlerine hep icabet eden, yemeği hep sağ eliyle yiyip, mutlaka Besmele ile başlayan, yemeğin dibini asla bırakmayan, aile fertlerinin yemeği hep bir arada yemelerini tavsiye eden bir Peygamber… Lokma Dergisi, Peygamber Efendimizin (s.a.v) yemek yeme alışkanlıkları ve en sevdiği yemekleri bizlere tekrar hatırlatıyor.
Lokma
Kur’ân’ı “dinlemek” yerine “konuşturmak”
Kur’ân’ı “dinlemek” yerine “konuşturmak”

Müminin Kur’an karşısındaki konumunun özelliğinden bahsettik. Kur’an’a yönelik salt akademik yaklaşımdan çok farklı olduğunu anlamak zor değildir bu konumun.

Bazen Kur’an’dan çağımızın ihtiyaçlarını karşılayacak, yaratıcı bir okuma için yoğun bir heves ortaya çıkar. Akademik yaklaşımın tabiatındandır, özgün olanın arayışındadır, daha önce yapılmamışı yapmak, söylenmemişi söylemek, görülmemişi görmek, göremiyorsa icat etmek ister. Bu esnada akademinin merhum Hüsamettin Arslan’ın tabiriyle hangi “epistemik Cemaat”in etkisi altında neyi aradığını kendisinin bile bilmeme ihtimali çoktur. Çünkü epistemik cemaatlerin kendiliğinden ideolojileri vardır. Kişi başarılı bir teemmül, tefekkür, nefis muhasebesine-murakabesine girişmezse, yeni tabirlerle özdüşünümselliği yakalayamazsa kendisine musallat olmuş bu ideolojileri de fark edemez. Kendini gayet objektif, bilimsel herşeyi anlamış biri sanarak ulaştığını düşündüğü küçük bilgiyi külli bilgi zannedip ahkam kesebilir. İnsanın tarihselliği de böyle bir şeydir. İnsanın kendisi tam da çoğu kez farkında bile olmadığı bu tür sıradan cemaat veya epistemik cemaat ideolojileriyle maluldür.

Spinoza’nın bir canlı varlık olarak külli bilgi hakkındaki bilgimizin katmanlarına dair çok güzel benzetmeleri vardır. Bir kan kurdu için külli evrenin boyutu ne olabilir ki? İçinde bulunduğu damar? Ya o damar için küll ne ola?.. Böylece evrenleri katman katman büyüterek küll hakkındaki algı ve bilgilerimizi sınayabiliriz.

Elbette insan için sınırlar ve boyutlar çok farklı. Bilmediği şeyler hakkında kıyas yaparak bütüne ulaşma yolları var. Tıpkı kan kurdunun damar içindeki konumuyla neticede ne bilirsek bilelim kendi bilgimizin faniliği hakkındaki kesin bilgiye ulaşabildiğimiz gibi.

Okuduğumuz metin hakkında önceden istesek de istemesek de bir önyargımız, bir ön-bilgimiz, ön-anlamamız var. Okudukça bu önyargılarımız değişir, dönüşür ama yok olmaz. Ön-bilgimiz değişir, belki düzelir, artar. Ön-anlamamız ise metinde karşılaştığımızla arada gerçekleşen hermenötik daireye takılır ve bu dairede elbette değişerek, dönüşerek, daralarak veya genişleyerek döner durur.

Karşı karşıya olduğumuz metin Kur’an ve onun hakkındaki ön-anlamamızı belirleyen temel bilgi onu nasıl okuyacağımızı da belirliyor. O, herşeyi mutlak bir biçimde bilen, bize bilmediğimizi öğretmiş olan, varlığını tasvir ve tasavvur edemediğimiz ‘Yaratıcı’nın kelamıdır. Bildiğimiz her cisimden her varolandan kendisini tenzih ederek muhatap olduğumuz bir ‘Varlık’tan ne işiteceğimize, ne dinleyeceğimize biz karar veremeyiz. Can kulağımızı açar dinleriz, kalp gözümüzü açar ayetlerini görmeye çalışırız.

Kitabı sıradan bir insanın okumasına elbette diyecek bir şey yok. Sıradan bir insan için bu Kitap başka herhangi bir metin gibi bir metinden ibarettir. Okuduğunda ne şekilde etkilenip etkilenmeyeceği tamamen onunla ilgili kendi ön-anlamasıyla, önyargılarıyla, tecrübeleriyle ve tabi okuma esnasındaki etkilenimiyle ilgilidir.

Ancak müminin Kur’an’la mahrem ilişkisi onu nasıl okuyacağını da belirler. Bu ilişkiyi doğru tesis eden her müminin her zaman aynı şeyleri anlayacağı anlamına gelmiyor bu. Bilakis kendini Kur’an’ın seslenişine açık tutan her kişi onda kendisine ışık tutacak, yolunu aydınlatacak, bazen kendine özel sesler de duyacak, ayetler de görecektir.

Kur’an’ı nesneleştirerek onun ne söyleyeceğine de kendisi karar veren bir yaklaşım için Kur’an’ın kendini kapatma ihtimali çok yüksektir. Bu kapanmaya yol açan Kartezyen nesnelci yaklaşım sadece Kur’an için böyle bir bereket kaybını getirmez. Doğaya yaklaşırken de aynı akıbeti çağırır insan. Duyup işitmesi gereken adına kendi konuşma, ondan duyması gerekeni kendi tayin etme işgüzarlığı modern dönemde doğa ve genel olarak varlık karşısındaki tutumunun özeti ve bu özetin dünyayı sömürgeleştirme yolunda getirdiği hal ortada.

Kur’an’a can kulağını vererek dinlemek lazım, Kur’an’ın bize ilk anda söylediğini önemsememiz lazım. İlk söylediğini aşmak ve onun ötesine geçme konusundaki hırs bazen Kur’an’ı bir kenara bırakıp onun adına onunla alakası olmayan her şeyi söylemeye itebiliyor. Daha önce hep tarihselcilik hakkında tespit ettiğimiz bu tutum Kur’an’ın batıni anlamları peşinde koştuğunu söyleyen bazı sufi yorumlar için çok daha fazlasıyla geçerli. Tamamen insan muhayyilesinin ürünü olan bir takım ilişkileri kurarak Kur’an’ın yer yer lafzi anlamlarını, Peygamber ve ashabının anladığı ve bir sağduyuya dönüşmüş asli anlamları iptal edecek veya ikincilleştirecek şekilde isnat edilen anlamlar ve yorumların Kur’an’ı araçsallaştırmaktan hiçbir farkı yok. O andan itibaren seslenenin Kur’an olmadığını hissediyorsunuz. Onun yerine Kur’an’a zorla söyletilmeye çalışılan bir söylem giriyor devreye.

Kur’an’ın son derece zengin anlam çağrışımlarının, ilhamlarının kaynağı olma ihtimalini elbette hiçbir zaman kimse inkar edemez. Ama bu ilhamların hiç biri Kur’an’ın ilk nesil tarafından anlaşılmış lafzını iptal edemez.

Buna dair bazı ilginç örnekler var, ama yerimiz kalmadı, bilahare devam ederiz inşaallah.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.