Kur’ân’ı “dinlemek” yerine “konuşturmak”
Kur’ân’ı “dinlemek” yerine “konuşturmak”

Müminin Kur’an karşısındaki konumunun özelliğinden bahsettik. Kur’an’a yönelik salt akademik yaklaşımdan çok farklı olduğunu anlamak zor değildir bu konumun.

Bazen Kur’an’dan çağımızın ihtiyaçlarını karşılayacak, yaratıcı bir okuma için yoğun bir heves ortaya çıkar. Akademik yaklaşımın tabiatındandır, özgün olanın arayışındadır, daha önce yapılmamışı yapmak, söylenmemişi söylemek, görülmemişi görmek, göremiyorsa icat etmek ister. Bu esnada akademinin merhum Hüsamettin Arslan’ın tabiriyle hangi “epistemik Cemaat”in etkisi altında neyi aradığını kendisinin bile bilmeme ihtimali çoktur. Çünkü epistemik cemaatlerin kendiliğinden ideolojileri vardır. Kişi başarılı bir teemmül, tefekkür, nefis muhasebesine-murakabesine girişmezse, yeni tabirlerle özdüşünümselliği yakalayamazsa kendisine musallat olmuş bu ideolojileri de fark edemez. Kendini gayet objektif, bilimsel herşeyi anlamış biri sanarak ulaştığını düşündüğü küçük bilgiyi külli bilgi zannedip ahkam kesebilir. İnsanın tarihselliği de böyle bir şeydir. İnsanın kendisi tam da çoğu kez farkında bile olmadığı bu tür sıradan cemaat veya epistemik cemaat ideolojileriyle maluldür.

Spinoza’nın bir canlı varlık olarak külli bilgi hakkındaki bilgimizin katmanlarına dair çok güzel benzetmeleri vardır. Bir kan kurdu için külli evrenin boyutu ne olabilir ki? İçinde bulunduğu damar? Ya o damar için küll ne ola?.. Böylece evrenleri katman katman büyüterek küll hakkındaki algı ve bilgilerimizi sınayabiliriz.

Elbette insan için sınırlar ve boyutlar çok farklı. Bilmediği şeyler hakkında kıyas yaparak bütüne ulaşma yolları var. Tıpkı kan kurdunun damar içindeki konumuyla neticede ne bilirsek bilelim kendi bilgimizin faniliği hakkındaki kesin bilgiye ulaşabildiğimiz gibi.

Okuduğumuz metin hakkında önceden istesek de istemesek de bir önyargımız, bir ön-bilgimiz, ön-anlamamız var. Okudukça bu önyargılarımız değişir, dönüşür ama yok olmaz. Ön-bilgimiz değişir, belki düzelir, artar. Ön-anlamamız ise metinde karşılaştığımızla arada gerçekleşen hermenötik daireye takılır ve bu dairede elbette değişerek, dönüşerek, daralarak veya genişleyerek döner durur.

Karşı karşıya olduğumuz metin Kur’an ve onun hakkındaki ön-anlamamızı belirleyen temel bilgi onu nasıl okuyacağımızı da belirliyor. O, herşeyi mutlak bir biçimde bilen, bize bilmediğimizi öğretmiş olan, varlığını tasvir ve tasavvur edemediğimiz ‘Yaratıcı’nın kelamıdır. Bildiğimiz her cisimden her varolandan kendisini tenzih ederek muhatap olduğumuz bir ‘Varlık’tan ne işiteceğimize, ne dinleyeceğimize biz karar veremeyiz. Can kulağımızı açar dinleriz, kalp gözümüzü açar ayetlerini görmeye çalışırız.

Kitabı sıradan bir insanın okumasına elbette diyecek bir şey yok. Sıradan bir insan için bu Kitap başka herhangi bir metin gibi bir metinden ibarettir. Okuduğunda ne şekilde etkilenip etkilenmeyeceği tamamen onunla ilgili kendi ön-anlamasıyla, önyargılarıyla, tecrübeleriyle ve tabi okuma esnasındaki etkilenimiyle ilgilidir.

Ancak müminin Kur’an’la mahrem ilişkisi onu nasıl okuyacağını da belirler. Bu ilişkiyi doğru tesis eden her müminin her zaman aynı şeyleri anlayacağı anlamına gelmiyor bu. Bilakis kendini Kur’an’ın seslenişine açık tutan her kişi onda kendisine ışık tutacak, yolunu aydınlatacak, bazen kendine özel sesler de duyacak, ayetler de görecektir.

Kur’an’ı nesneleştirerek onun ne söyleyeceğine de kendisi karar veren bir yaklaşım için Kur’an’ın kendini kapatma ihtimali çok yüksektir. Bu kapanmaya yol açan Kartezyen nesnelci yaklaşım sadece Kur’an için böyle bir bereket kaybını getirmez. Doğaya yaklaşırken de aynı akıbeti çağırır insan. Duyup işitmesi gereken adına kendi konuşma, ondan duyması gerekeni kendi tayin etme işgüzarlığı modern dönemde doğa ve genel olarak varlık karşısındaki tutumunun özeti ve bu özetin dünyayı sömürgeleştirme yolunda getirdiği hal ortada.

Kur’an’a can kulağını vererek dinlemek lazım, Kur’an’ın bize ilk anda söylediğini önemsememiz lazım. İlk söylediğini aşmak ve onun ötesine geçme konusundaki hırs bazen Kur’an’ı bir kenara bırakıp onun adına onunla alakası olmayan her şeyi söylemeye itebiliyor. Daha önce hep tarihselcilik hakkında tespit ettiğimiz bu tutum Kur’an’ın batıni anlamları peşinde koştuğunu söyleyen bazı sufi yorumlar için çok daha fazlasıyla geçerli. Tamamen insan muhayyilesinin ürünü olan bir takım ilişkileri kurarak Kur’an’ın yer yer lafzi anlamlarını, Peygamber ve ashabının anladığı ve bir sağduyuya dönüşmüş asli anlamları iptal edecek veya ikincilleştirecek şekilde isnat edilen anlamlar ve yorumların Kur’an’ı araçsallaştırmaktan hiçbir farkı yok. O andan itibaren seslenenin Kur’an olmadığını hissediyorsunuz. Onun yerine Kur’an’a zorla söyletilmeye çalışılan bir söylem giriyor devreye.

Kur’an’ın son derece zengin anlam çağrışımlarının, ilhamlarının kaynağı olma ihtimalini elbette hiçbir zaman kimse inkar edemez. Ama bu ilhamların hiç biri Kur’an’ın ilk nesil tarafından anlaşılmış lafzını iptal edemez.

Buna dair bazı ilginç örnekler var, ama yerimiz kalmadı, bilahare devam ederiz inşaallah.

Din, şeriat  ve ictihad
Din, şeriat ve ictihad

İctihadı konuşmayı düşünüyoruz. İctihad, cehd ya da cuhd kökünden türetilen bir kavramdır. Bu her iki kelime de birbiri yerinde kullanılmakla beraber cehd, yorma bitap düşürme, cühd ise güç gayret ve çaba sarfetme demektir. Bizim cehd ve gayret deyimimiz bunu anlatır. Buna göre ‘ictihad’ yorucu bir gayretle dini bir konudaki hakikati, ya da olması gereken hükmü bulma çabasıdır. İctihada ehil olan insana da ‘müctehid’ denir. Yani müctehid denen âlimin ya da fakihin yeterli donanımı vardır ve bununla birlikte hükmünü aradığı konuda doğruya ulaşabilmek için var gücünü harcaması gerekir.

Cihad da ictihad ile aynı köktendir. Onda da bir yorulma ve gücünü sonuna kadar kullanma anlamı vardır. Arapça’nın bir kuralı şöyle der; bir köke harf ekleyerek kelime türetilirse, eklenen harfler arttıkça mana da artar. Bu sebeple ictihad, zorlukta ve gayret sarf etmede cihad’dan daha ileridir ve ondan daha zor bir iştir.

Meri hukukta da ictihad vardır, ama bu bizim fıkhımızdaki içtihada göre daha yalın, sınırları daha belirsiz ve daha kolaydır. Hukuk bilgisi almış her insan ictihadda bulunabilir. Bunu yargı yaparsa, mahkeme içtihadı olur, hukukçu yaparsa görüş ya da doktrin olur.

İslam’da ictihad çok farklı açılardan çeşitlere ayrılabilir, ama bana en anlamı gelen ayırımı şudur: Anlama içtihadı ve hüküm koyma içtihadı. Birincisi her türlü nasta yapılabilir. Anlamada akide konuları ve ibadetler de dâhil, bütün naslar içtihadın konusu olabilir. Akide ve ibadet konularındaki mezhep farklılıkları böyle bir anlama icitihadından doğmuştur. Yani buradaki hedef, yeni bir hüküm aramak değil, nasların söylediğini doğru anlamaktır. Bu çaba/ictihad dil açısından nassın ihtimal sınırlarını aşmadıkça meşrudur ve kaçınılmazdır. Yoksa akide ve ibadetler akıl ötesi oldukları için o konuda yeni bir hüküm koyma içtihadı yapılamaz. Çünkü ictihad büyük ölçüde aklın ürünüdür ve ancak aklın anlayabileceği alanda gerçekleşir.

Biz burada teknik anlamda içtihadı anlatacak değiliz, sadece dindeki yerine ve herkesi ilgilendiren bazı özelliklerine işaret edeceğiz ve o zaman göreceğiz ki, ‘Kuran bize yeter’ söylemi hesabı verilebilir bir söylem değildir.

Şuradan başlayalım: Kuranıkerim’e bakarak din ve şeriat ayırımı yapabiliriz. Çünkü Allah (cc) kendi katında yegâne dinin İslam olduğunu söyler. O halde Âdem’den (sa) bizim peygamberimize kadar din, hiç değişmemiştir ve o da İslam’dır. Dinin geçmişine de, son haline de ‘İslam’ diyen de Allah’tır. Bununla birlikte O, her peygambere farklı bir şeriat/şir’ah ve farklı bir uygulama biçimi/minhac, yani peygamber uygulaması verdiğini de söyler. ‘Dikkat edin, O’nun olan halis dindir’. Yani din, İslam’ın hiçbir şey karışmamış, saf halidir. Allah’ın dini budur. Oysa şeriatta içtihadın da yerinin olacağını göreceğiz. O zaman din ve dinî olan ayırımı da yapılabilir. Halis din Allah’ın koyduğu dindir. Ama onu anlamadaki farklılıklar dinî olabilir. İslam ve İslamî, şeriat ve şer’î ayırımı da bunun gibidir.

Bizim Peygamberimiz(sa)’e verilen ‘din’ öncekilere verilenden farklı değildir. Bunun özü, kulluğun sadece; bir olan Allah’a yapılacağıdır. Kulluğun değişik şartlara göre nasıl yapılacağı ise şeriat ve minhac’dır ve bunlar farklıdır. Kuranıkerim Müslümanlar için hem dindir hem şeriattır. Onun uygulama keyfiyeti ise Resulüllah’ın sünnetidir, yani minhac’ıdır.

Şimdi başa dönüp içtihada doğru yol almaya çalışalım. Allah bizi sorumlu tuttuğu dinini ve şeriatını, kelamullah olarak önce Cibril’e sonra Resulüllah’a indirgemiş ve onu peygamberin eğittiği ilk nesilde en doğru haliyle uygulatmıştır. Burada Kuranıkerim’in indirilmesini, yani inzal ya da tenzilini, indirgeme olarak düşünmemizin yanlış olmayacağı kanaatindeyim. Yani burada yukarıdan zembille bir indirme değil, algı boyutuna, belki frekansına bir indirgeme vardır. Kuranıkerim işin esası ve merkezidir, ama onu doğru anlayabilmek; öncelikle Allah’ı, Cibril’i, Resulüllah’ı ve o ilk neslin uygulamasını bilip tanımaya bağlıdır. Bunlar tanınmadan Kuranıkerim tanınmaz, tanınmayınca da anlaşılmış olamaz. Onun için dini kendi anladıkları olarak anlatmak isteyenler öncelikle sahabeye tan etmekle işe başlarlar. Çünkü onlar devreden çıkmadan bunlar söyleyeceklerini rahat söyleyemezler.

Sonra ittifak edilmiş ya da edilmemiş ictihadlar gelir. Müctehid ontolojik bir farklılığa sahip birisi değildir. Prensip olarak kadın ya da erkek, her mümin ictihad yapabilir. O zaman müctehid dine bir şey katmıyor ama dini alanı belirleyebiliyor demek olur. Bunun ne anlama geldiğini gelecek yazımızda görelim inşallah.

Helali aramak
Ramazan
Helali aramak
Helal ve temiz olana kanaat etmeyi desteklemeyen; emeği, alın terini değil, tamahı ve bu uğurda haramı göze almayı kolaylaştıran, yoksulu vahşice kışkırtan, zengini arsızlaştıran kapitalist dünyada, peygamber toplumunun erdemi, temizliği çok daha derinden idrak edilmeli değil midir? Nihayet Dergi'den Münire Daniş, helalin haramla karıştırılması, insanın hem kendine haksızlığı hem Rabbine iftirası olarak değerlendiriyor.
Nihayet Dergi
"Peygamberler diyarı" Eğil'de koronavirüs sessizliği
Koronavirüs
"Peygamberler diyarı" Eğil'de koronavirüs sessizliği
Kur'an-ı Kerim'de isimleri geçen Zülkifl ve Elyesa peygamberler dahil 9 peygamberin defnedildiğine inanılan Diyarbakır'ın Eğil ilçesi, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) tedbirleri kapsamında sessizliğe büründü. Kur'an-ı Kerim'de isimleri geçen Zülkifl ve Elyesa peygamberler dahil 9 peygamberin medfun (defnedilmiş) olduğuna inanılan, manevi iklimin yanı sıra Kralkızı Baraj Gölü, sur sarnıçları ve tarihi yapısıyla da ilgi gören ilçedeki tesisler, Kovid-19 ile mücadale tedbirleri kapsamında kapalı bulunuyor.
AA
Kur’an çocuklara ne diyor
Hayat
Kur’an çocuklara ne diyor
Çocuklara Kur’an’ın tanıtılması oldukça önemli bir konu. Bizde genellikle Kur’an’ı öğretme teknikleri üzerine yoğunlaşıyor eğitimciler… Öğrendikten sonra da kısa surelerin ezberi üzerinden gider bu konudaki eğitim. Halbuki bu ezberlenen ayetler bize ne diyor, onlardan nasıl anlamlar çıkarılmış hepimizin bilmesi gerekiyor.
Yeni Şafak
Tevfik Allah’tandır
Tevfik Allah’tandır

Bazı siyasi hareketleri gerçekleşmeyen ütopyaları, ulaşılamamış hedefleri, fiyaskoyla neticelenmiş veya hedefinden ciddi sapma göstermiş vaatleri üzerinden değerlendirmek mümkündür. Sosyalist hareketin, mesela başarısızlığı yüzyıllık siyasi tecrübeleri esnasında sayısız örnekle gösterilebilir. Liberalizmin tarihin sonunu ilan etmeye kadar varan çok yaklaşmış mutlak zafer vehminin kısa süre içinde kendisiyle dalga geçilmesine yol açan tam bir komediye meydan vermiş olması başka bir örnek.

Bu hareketlerin bu durumları bir başarısızlık olarak nitelenebilir elbet, ama yine de kimse liberal siyasallığın veya sosyalist siyasallığın sonundan bahsedemez. Ha, bundan da bahsedenler vardır, ancak bu bahis de büyük ölçüde sosyalistlerden veya liberallerden hazzetmeyenlerin bir bahsi oluyor. Bir de bu bahis, yine bu tür hareketlerle ilgili kişisel-bireysel deneyimlere dair bir fikir verebiliyor. O kadar.

Belli dönemlerde İslam adına bir ütopya kurgusu yapanlar olabiliyor. Belki sabit modelini Asr-I Saadetten aldığını düşünüp geleceğe doğru bunu projekte eden girişimler, denemeler. Bunların önemli bir kısmı “ideolojiler çağı”na ait denemelerdi.

Doğrusu, o tür ütopya denemelerinin bir tür İslami Siyonizm hevesleri olduğuna dair yine bizzat İslamcı kesim arasında sayısız eleştiriler yapıldı. O kadar ki, bu eleştiriler İslam’ı veya özel tabirle siyasal İslam’ı bir ütopya vaadine indirgeyebileceklerin söylemlerine daha baskın çıkmıştır. Müslümanlığın zaten yeterince kuşatıcı ve gerekli siyasallığı da yeterince barındırıyor olduğunu söyleyenlerin tonlamasında bile o İslamcı irade, kimlik ve siyasallık vardır zaten. Bu tür durumlarda gerçekten İslamcılık var mı, gerekli mi, öldü mü, kaldı mı tartışması havanda su değmekle eşdeğer hale gelebiliyor.

İslam bir din olma vasfıyla elbette Allah’ın nurunun tamamlanacağına ve küfre galebe çalacağına dair kesin bir inancı bütün müminlerde canlı tutuyor. Bunun ürettiği kaçınılmaz bir siyasallık var, kimlik, hak, adalet duygusu ve iyilerle kötüler arasındaki saflaşmaya dair duyulan kesin bir inanç var. Bu inanç belli dönemlerde belli kişiler tarafından İslam adına üretilmiş ütopik modellere indirgenemez elbet.

Batılı metafiziğe atfedilen en önemli kusur, herşeyin kesin hatlarla, dondurulasıyla, tanımlanması, nesneleşmesi ve böylece ve araçsallaşmasıdır. Siyasalın batılı tip metafizikleştirilmesi de kimliklerin hiçbir geçirgenliği olmayacak ve bütün zamanlar için sabitlenmiş klişelere dönüşmesine dair duyulan derin istektir. Belli klişelere sığdırılmış bütün insan tiplemeleri arasında ilanihaye devam eden mücadele batılı siyasallığın metafizik derinliklerini inşa eder. Bu tiplemeyle gerçekliğin çoğu kez alakası bile yoktur. Gerçek bir Müslüman karşılarına bütün derinliğiyle, insanlığıyla, ilmiyle veya en temel insani özellikleriyle çıktığında o siyasal metafiziği çatlatır.

Terörle mücadele diye çıktıkları yola tahrik etmek üzere deccallarını inşa etmeye yetmez o tipleme. O yüzden DAEŞ onlar için İslam’ı veya Müslümanları kesinlikle daha iyi temsil eder. Müslümanın vahşetinin, deccallığının yetmediği yerde tam da fantaziye uygun olarak stüdyo şartlarında o tipleme özenle-bezenle yaratılıp tedavüle sokulur. Bütün karikatür gibi pratikleriyle, laftan anlamaz, insani duygulara uzak, en zalim ve gaddar infazlarıyla, kafa kesmeleriyle ihtiyaç duyulan tiplemeyi üretir, sonra dönüp yeniden-üretir.

En kaba haliyle ve güncel siyasallığın aracı haline gelmiş oryantalizm bu tür tiplemelerle yürürken ne yazık ki Müslüman bilinci de etkiliyor. Bir çok Müslüman da o tiplemenin hipnotik etkisi altında kalarak davranış belirliyor. İslam’ın veya Müslümanın o değil bu olduğunu söylerken bile bu etkiden uzak kalmak o kadar mümkün olmuyor. Neticede bir metafizik-sabit Müslüman tanımına karşı başka bir metafizik-sabitlikte Müslüman klişesi ikame edilmeye çalışılıyor.

Müslüman dost-düşman ilişkileriyle kaim olan bir tipleme olarak görüldüğünde, bu dost-düşmanın da sabitlendiği yerde, Müslüman ne yaparsa yapsın nitelikleri, kalitesi değişmeyen bir özneye dönüşüyor. Aynı şekilde Müslüman olmayanlar da kıyamete kadar kendilerine atfedilen bütün özellikleriyle sabit olarak kalmış olurlar. Müslümanlar bir kez kazanmış oldukları bir kimliği, bir kazanılmış hak olarak, hiçbir zaman kendilerinden giderilemeyen bir imtiyaz olarak düşünürler ve yaptıkları ile İslam arasında bir özdeşleşme yaşanır. Rahmetli Akif Emre’nin giderek Müslümancılığa dönüşen süreç.

Oysa Müslümanlık bir müktesep hak değil ve her gün bedeli tekrar ödenmek zorunda olan bir tercihtir. Bir iyilik hareketi olarak kıbleyi doğuya veya batıya dönmeye indirgenemez, Müslümanım veya İslamcıyım demeye indirgenemez, hatta salt küffara karşı saf tutmaya da indirgenemez.

İyilik belli nitelikte eylemleri iyi niyetle sürekli yapmakla ilgilidir ve bunun imkanı her zaman başarı veya başarısızlığın sözkonusu olduğu bir imtihan şartlarına bağlıdır.

İslamcılar veya Müslümanlar başarısız olabilir, ama bu başarısızlık siyasi hedeflerine ulaşıp ulaşmamakla değil, Rablerine karşı, Peygambere, müminlere ve insanlara karşı sergiledikleri samimiyetle ilgilidir.

Yoksa elbette her zaman Tevfik Allah’tandır.

Sahabenin hayatını 
bugüne taşımak
Hayat
Sahabenin hayatını bugüne taşımak
Beyan Yayınları etiketiyle çıkan Peygamberimizin İzinde 40 Sahabi isimli seri, anlaşılır bir dille okurunu Hz. Muhammed’in (s.a.v) dostlarını ve arkadaşlarını tanıma fırsatı sunuyor. Kısa ve öz bilgilerden oluşan seri geniş bir okur kitlesine hitap ediyor.
Yeni Şafak
Korona günleri
Korona günleri

Evvelde, yani sanatın sanat, zanaatın zanaat olduğu demlerde tekkelerde sufiyân, medreselerde talibân üç kuruş harçlık kazanmak’çün okkayla diviti ellerine alırlarmış da hat levhaları yahut dualar yazarlarmış ki onları cömert kimeslenere satalar.

Ol dem, demlerin hası imiş ki bir kimesne dara düşecek olsa hemeninde sokağındaki tekkeye koşarmış da sufiyânın yazdığı bereket duasını alır imiş. Bir kimesnenin gönlü bunalsa sekine duası peşine düşer imiş. Bebesine beliğine nazar erişse nazar ayetleri yazılı levhalar alırmış da evceğizinin görünen yerine asar imiş.

Şol esnaf olsa “Er rızku alâ’llAllah” yazdırıp da asarmış dükkânına. Şol âlim olsa “hikmet müminin yitiğidir, onu nerede görse alır” hadisini seçermiş aradan.

Çün bilirmiş ki “dua da tedbire dâhildir.”

Bir kez daha yazmıştım. Adına genel olarak “tekke işi” denilen böylesi eserlerin hastasıyım. O kusurlu güzellikleri beni benden alıyor her gördüğümde. Ve tabii nerede görsem sahibi olmaya çabalıyorum.

Böyle iki tane “tekke işi” karşıma geçen yaz Ayvalık’ta çıktı. Güzel mi güzel bir antika esnafının anlattığına göre kadim Ayvalık’ta Müslüman evi pek azmış ama Müslüman evlerinden böyle tekke işleri çok çıkarmış.

Şimdi ofisimde, masamın hemen yanında asılı bu tekke işlerinden birinde Hz. İdris (a.s.)’ın meşhur duası yazılı. Tabii ki yazan sufî yahut talebe kâğıdı altlı üstlü boş bırakmamış. Üzerine duanın ne amaçla okunması gerektiğini belirtmiş, altına da duanın hangi kanalla bize ulaştığını anlatmış. Şöyle yazmış duanın altına: “İdris aleyhisselamın duası. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular: Her ne niyet için okunursa kabul olur ve fena ahlaklı insanlara öğretmemelidir.”

İkinci duanın açıklaması ise şöyle: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hadis-i şerifinin aynı olan bir dua-ı şerifedir.”

Korona günlerindeyiz ya. Çalışan arkadaşların tamamına izin vermiş bulunuyorum ya. Ofiste melül, mahzun, yalnız şekilde otururken bu ikinci duanın ne olduğuna bir bakayım istedim. Duanın son cümlesine meftun oldum: “Zehebe hemmi ve ğammi.”

“Hem”, yani “üzüntü…” “Ğam”, yani “keder…”

Efendimiz(sav)’in bu olağanüstü güzel duasının Türkçesi aşağı yukarı şöyle: “Allah’ım, ben senin kulunum. Bir erkek ve bir kadının oğluyum. Perçemim senin elindedir. Benim hakkımda senin hükmün geçerlidir. Benim hakkımda ne hüküm verirsen ver sen o hükümde âdilsin. Allah’ım kendini isimlendirdiğin veya kitabında indirdiğin veya yarattıklarından bir kimseye öğrettiğin veya kendi katında saklı tuttuğun bir ismin hürmetine Kur’ân’ı kalbimin neşesi ve baharı; göğsümün nuru; üzüntümün cilası; üzüntü ve kederimin gitmesinin sebebi kıl.”

Bu iki dua ile hemhal olunca o inşirah geldi de iniverdi kalbime. Mahzunluğumu da, yalnızlığımı da, sebepsiz kaygılarımı da aldı götürdü. Bir sükûnet anına komşu oldum.

Şöyle hissettim: “Tedbire sarıl ve duaya tutun. Çıkış orada. Kurtuluş orada. Sükûnet orada.”

Şimdi, fevkalade rahatlamış bir kalbim var. Daha doğrusu bir kalbim var. Onu hatırladım.

Ahval böyledir sevgili dostlar. Ahval böyledir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.