Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Müslümanca duruş neyi gerektirir?
Müslümanca duruş neyi gerektirir?

Bizim kötülükleri caydırıcı, önleyici önerilerimiz nedir? Bunlar konuşulmadan kadınları, çocukları koruyucu şemsiyeleri kaldırmanın vebali büyüktür, günahtır… Yaklaşık 200 yıldır uluslararası kavramları sözleşmeleri yapan bir ülkeyiz, tek sorun bu mudur? İnsan hakları kavramından mülteciliğe, sendikadan kadın haklarına ve hatta sivil toplum kuruluşları kavramına kadar pek çok kelime Batı toplumunun kendi kültürel kodlarıyla şekillenir. Dünyanın paylaştığı ortak bir kelimeye dönüşür. “Toplumsal Cinsiyet’’ kavramı da “ötekileştirme’’ gibi, “insan hakları’’ gibi, “ayrımcılık” gibi bir kavramdır. Kelimedir nihayetinde… Yaşayan hayat değildir. Şiddet olup can almaz, tecavüz olup bir kadının çocuğun hayatını cehenneme çevirmez, cinsel şiddet olup bir kadını sakat bırakmaz. Ama tartışırız elbette, fikirdir, itiraz ederiz, severiz-sevmeyiz… İslâm dünyasında birçok ülkedeki kadın haklarını kapsamlı çalışmış birisi olarak her ülkenin “kadın hakları kavramı algısı sorunları kültürel ögelerle değişir’’ cümlesini belki bin kez sarf ettim, yazdım. Feminizmi eleştirdim, kadın hakları meselesine karşı kendi kavramlarımızı, çözümlerimizi üretmemiz gerektiğini söyledim durdum. Ortak kavramlarımız olmalıydı elbette, ama olamadı… Eleştirmekten, adam taşlamaktan vakit kalmadı. Olanı beğenmedik ama yerine bir şey de önermedik, önerebilecek kapasitede olanları de sindirdik. Öneri dediğimiz “medeniyet tasavvuru’’ ya da “tarihin öznesi olmak’’ gibi bir sonraki adımı olmayan muhayyel laflar değil elbette.

***

Kadın sünneti, Sudan’da Afrika’da gelenektir, sorundur ama kadınları sakat bırakır. Töre cinayeti gelenektir, toplumsal dayatması vardır, çözüm üretmek gerekir. Pakistan’da toplu tecavüzün gelenek olduğu bölgeler vardır. Ya da kızını çocuk yaşta parayı çok verenle evlendirmek de gelenektir. Tüm bunlar dünyanın pek çok ülkesinde var. Onlarla hem yerli unsurlar hem de uluslararası platformların desteğiyle mücadele ediliyor. Gözümüzü kapatıp muhayyel, yaşamayan bir İslâm tasavvuru ile bunları yok mu sayacağız? Peygamberimiz’in kız çocuklarının diri diri gömülmesi geleneğini kaldırmasını örnek mi alacağız? Ya da bunları görüp öldüren, sakat bırakan, zarar veren gelenek ile yaşatan geleneği ayrıştıracak mıyız? Bence asıl konuşulması gereken budur…

***

Eski FETÖ savcılarından Gültekin Avcı’nın Kıyamet Kadınları diye bir kitabı vardı, kadın haklarını savunan bizlere bu sıfatı layık görmüştü. Şimdiki söylemlere çok yakındı sözleri. Aramızdaki en ılımlı olanlara bile “şeytan’’ diyenleri de bilirim. Ama hiç bu kadar ağırını işitmedi bu camia. Geçen hafta İstanbul Sözleşmesi’ni destekleyen, AK Partili kadınlara özellikle STK temsilcilerine ağır ötesi hakaret dolu bir yazı yazan Dilipak eski zamanlarda, ötekileştirme, insan hakları konularında konuşmalar yapan, yazan birisiydi. O dönemlerde zıt fikirlerdeki insanlarla ortak kitap yazarak farklı fikirleri gündeme taşırdı. Mehmet Metiner ile Şanar Yudatapan ile insan hakları konusunda yazdığı kitapları arasam bulurum. Şimdilerde ise İstanbul Sözleşmesi üzerinden AK Parti’ye, kadınlara sadece veryansın etmiyor, iftira ediyor. AK Parti camiasından, kimi damgalıyorsa onlardan helâllik dilemesi gerekir. (Bu arada Dilipak’ın aile üyelerine yönelik tepkileri de üzüntüyle karşılıyorum. Gerçekten çok ayıp! Tartıştığımız bir kelime, sözleşme sonuçta. Dilipak bunu kastetmediğini söylüyor)

***

Kafalar çok karıştı. Öyle karıştı ki artık üç kelimeden destan yazılıyor. İtirazların haklı olduğu yerlerin düzeltilmesi de böylece zorlaşıyor. Ortada somut bir değişim isteğinden ziyade külliyen, neredeyse koruyucu tüm yasaların değişim talebi görülüyor. Böyle olunca murat edilen nedir sorusu öne çıkıyor? İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkan yazar 27 Kasım 2019’da övüyor, 4 Aralık 2019’da ortada yazıyor, 29 Temmuz 2020’de ise önceki fikirlerinin tam tersi bir yazı kaleme alıyor. Ne oldu da bu kadar kısa sürede bu konu gündeme oturdu. Gezi direnişinin ağacı haline geldi, anlamaya çalışıyorum.

Yasalar, yorumları, uygulamaları ve etkileri
Yasalar, yorumları, uygulamaları ve etkileri

İstanbul Sözleşmesi üzerine yazdığımız yazıya gelen tepkiler, tam da beklediğim tepkilerdi. Bir çok konu gibi İstanbul Sözleşmesi, etkisi, içeriği, bağlamı ve anlamı üzerine hiç kimsenin vakıf olmadan kamplaştığı bir konu haline gelmiş bulunuyor. Oysa neyi tartıştığımızı bilebilmek için bile her şeyden önce Sözleşmenin birbirinden ayrıştırılması gereken yanları var.

Mesela, konu kadına yönelik şiddetin engellenmesi mi, yoksa bu Sözleşmeye hakim olan ve eşcinselliği meşrulaştıran toplumsal cinsiyete dair dili midir? Konu kadına yönelik şiddet ise bu Sözleşmenin bu amacı gerçekten gerçekleştirip gerçekleştiremediğine dair bir etki analizi yeterince yapıldı mı, yapılıyor mu? Böyle bir tartışmayı açmaya, yürütmeye hazır mıyız?

Böyle bir soruyu bile duymaya tahammül etmeden insanları yargısız infaz etmeye kalkışanların ne kadar şiddete meyilli oldukların gördükçe, kadına yönelik şiddeti engellemek bunlara kalmışsa, hayıflanmamak mümkün değil.

Ne laftan anlayan ne söz dinleyen, ilk duydukları lafların peşine takılarak bir linç güruhuna kapılan bu tipler zaten toplumsal şiddetin en büyük kaynağı. Bu kafadan kadına da, çocuğa da, kendilerinden zayıf her insana da her türlü şiddet beklenir. Çünkü anlayışsızlar. Çünkü laf dinlemiyorlar. Çünkü çok bilmişler. Bütün bilgileri, verileri, yemiş yutmuşlar, hiç kimseden hiçbir şey dinlemeye ihtiyaçları yok. İçeriğini, anlamını ve etkisini bilmedikleri bir belgeyi holiganca savunurken dillerinden herkese bulaşan şiddet dökülüyor. Fanatikçe ve içeriğini bilmeden savunuyorlar, çünkü bir noktadan sonra artık o Sözleşme belgesi fetişleşmiştir. Bir kutsala dönüşmüştür. Ona atfedilen kurtarıcılık, koruyuculuk artık onu sosyolojinin değil psikiyatrinin, belki de teolojinin konusu haline getirmiştir.

Söylediğimiz şey çok açık. İstatistiki rakamlar ortada. Sözleşmenin imzalandığı tarih 2011, uygulamaya başlandığı tarih 2014. O tarihten bu yana bu sözleşmenin de ruhuna uymak adına sözümona kadını korumaya yönelik bir dizi yasal düzenleme yapıldı. Bu düzenlemelerde kadına yönelik şiddete hiçbir tolerans tanımayan yargı(ç) teamülleri bile radikal anlamda değişti. En ufak bir şikayette veya aile içi ihtilafta kadının beyanı baz alınmak suretiyle kadın lehine kararlar alınmaya başlandı. Aile içinde kadın ve erkek arasında bir ihtilafta kadının beyanı hakimin de kararı haline geldiği için hemen uzaklaştırma kararı verilmeye başlandı. Bu yönde alınan kararlar o kadar yaygınlık kazandı ki, şu anda Türkiye’de evden uzaklaştırılmış koca meselesi dünyada başka hiçbir ülkeyle karşılaştırılamayacak kadar arttı.

Sadece bu bile ciddi bir toplumsal sorun haline gelmiş bulunuyor. Üstelik sadece erkeği değil, daha ziyade kadını ve ailenin diğer efradını olumsuz olarak etkileyen bir sorun. Üstelik normal iki insan arasında çıkan şikayet konusu bir ihtilafta taraflardan biri şikayetini çektiğinde dava düştüğü halde aile içi kavgalarda kadın şikayetini geri çekse bile konu bir kamu davası olarak sürdürülmektedir.

Bu ve bunun gibi bir çok yeni uygulamanın kadına yönelik şiddette caydırıcı olacağı varsayılmıştır ki, geçen süre bütün bu tedbirlerin hiçbir caydırıcı etki göstermemiş olduğunu göstermiştir. Hatta 2014’ten bu yana şiddet vakalarında bir artış kaydedildiğine göre Sözleşmenin veya bu konudaki yasal düzenlemelerin etkisi üzerine daha soğukkanlı bir sorgulama yapmanın gereği ortaya çıkmıştır.

Yasa çıkarmak çok kolay, ama çıkarılan yasanın toplumsal etkisini görmek, hesap edebilmek o kadar kolay olmayabiliyor. Bugün kadını korumak üzere çıkarılan yasaların bizatihi kadını daha fazla mağdur etmesi, onu şiddete daha fazla açık hale getirmesi sözkonusu olabiliyor.

Doğrusu Sözleşmeyi eleştirenlerden hiç kimsenin kadına yönelik şiddete karşı adli veya kolluk tedbirleri alınması hususunda itirazlarının olduğunu sanmıyorum. Ancak bunun yöntemi hususunda akla ilk gelen seçenekler konusunda temkinli olunması gerektiği hususunu yeterince görmüş olmalıyız.

Bilmeliyiz ki, tek sorunumuz yasalar olmadığı gibi sorunlarımızın tek çözümü de yasalar çıkarmak değildir. Zira görüyoruz ki, her şeyin yasalara bağlandığı yerde, yani vicdana göstere göstere güvenilmediği yerde, vicdan da intikamın feci bir biçimde alıyor ve yasaları geçersiz hale getiriyor gibi. Vicdan olmasa, merhamet olmasa, sorumluluk olmasa kadını erkeğe, çocuğu zalim ebeveyne, kadını kadına, küçüğü büyüğe, işçiyi işverenine karşı koruyacak hangi yasa olabilir?

Daha önce de söylemiştik, belki olayı başlıca kadına karşı şiddet diye görmekle başlıyor her şey. Sorun insanların sahip oldukları gücü sorumsuzca kullanma konusunda sergiledikleri kontrolsüzlük. Sorun erkeğin kadına yönelik şiddetinden ibaret değildir. Bu sorun güçlü olanların kendilerinden daha zayıf olanlara, varlıklı olanların yoksullara, büyüklerin küçüklere nasıl davranmaları gerektiği hususunda tabi olmaları gereken güçlü bir toplumsal ahlakla ilgili bir sorundur.

Bütün bunlar ayrıca ve etraflıca tartışılır elbet.

Ancak Sözleşme ile ilgili tek konu kadına yönelik şiddet değil. Asıl itiraz onun cinsiyetleri birbirine karıştıran ve belirsizleştiren dilidir ve bu yönüyle hiçbir etkisi olmasa bile böyle bir sözleşmenin Türkiye gibi bir ülkenin kabul edeceği bir belge olması mümkün değildir.

İstanbul Sözleşmesi cinsiyetçi isyanın parçasıdır
İstanbul Sözleşmesi cinsiyetçi isyanın parçasıdır

İstanbul Sözleşmesi etrafında fırtınalar kopmaya devam ediyor. Büyük bir kültürel çatışmayla yüz yüzeyiz. Beyaz Türk burjuvazisi, beyaz Türk elitleri ve kimi muhalif muhafazakarlar el ele verip İstanbul Sözleşmesi kalacak diye emir buyuruyor. İlanları ve söylemleriyle dünya egemen kültürüyle halay çekiyorlar. 28 Şubat’ta tek bir başörtülüyü şirketlerine almayan ve hatta staj yapmalarına bile kapılarını yüzlerine kapatan bu beyaz burjuvazi, bugün kadın hakları diye sözleşmeyi bayraklaştırıyor. Araştırma şirketlerine “Kadın şiddetine karşı olan İstanbul Sözleşmesi’ni destekliyor musunuz?” gibi angajman sorularla marketçilik yaptırıyor. Bilimi araçsallaştırıyor. Elbette araştırmada çıkacak sonuç da yüksek olacak. Ne güzel! Halkımız muhafazakâr ve moderniyle kadına şiddete karşı. Ama bu görüş İstanbul Sözleşmesi’ni savunma diye pazarlanıyor. Pazarlamayı iyi bilen bu burjuva, bu defa bilimle ideolojiyi pazarlıyor. İstanbul Sözleşmesi ruhunun toplumsal cinsiyet eşitliği, gey ve lezbiyen içeriğini pazarlıyor. “Oğlancı” ve lezbiyenlerin söylemini kamuoyu araştırmalarıyla meşru gösteriyor.

Bir kamuoyu araştırması tamamen güdüleyici. Halk, İstanbul Sözleşmesi eşittir kadına şiddete karşı olmak biçiminde cevap vermeye güdüleniyor. Biz araştırmacılar için bilimin araçsallaşması açısından örnek bir araştırma! Derslerimizde “nasıl araştırma yapılmaz” yaklaşımını anlatmanın örnek olayı. Oysa İstanbul Sözleşmesi’nin içeriği sorular haline getirerek cevaplar verme konusunda halk özgür bırakılsaydı hakikaten halkın gerçek algısı ortaya çıkacaktı. Bunu istemiyorlar. Çünkü bu halk toplumsal cinsiyet ideolojisini “örtük dil” ile içinde tutan bu metne iyi bakmaz. Yani eşcinselliği, lezbiyenliği ve oğlancılığı kimse iyidir diye cevaplamaz. Mesela “oğlunuzun ‘oğlancı’ olmasını ister misiniz” diye soru sorulsa kimse evet demez bu toplumda.

Kadın şiddeti ve kadın hakları söylemi arkasına saklanarak kullanılan “örtülü” dil çeşitli kavramlar ve ifadelerle kendisini dışa vuruyor. “Cinsel yönelim”, “cinsel kimlik”,

“18 yaşın altındakine kadın denecek” gibi kavram ve ifadeler buna örnektir. Adeta bir “batıni” tutumla yüz yüzeyiz. Nitekim BM’nin Herkes Eşit ve Özgür Doğar adlı 67 sayfalık metni bunu ortaya koyuyor. Bu metnin alt başlığı “Uluslararası İnsan hakları Hukukunda Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği” adını taşıyor. Burada İstanbul Sözleşmesi’nde geçen cinsel kimlik ve cinsel yönelimin ne olduğu açığa vuruluyor. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile lezbiyen, gey, biseksüel ve trans kişiler kast edildiği anlatılıyor. Hatta “interseks” bireylerden bahsedilmekte.

Batı’da 68 kuşağı ile gelen feminizm ve cinsel özgürlük dalgası, 1990’lar ile beraber yükselerek büyüdü. Nihilizm ve anarşizm ideolojilerin kırmasından toplumsal cinsiyet eşitliği ideolojisine dönüştü. “Kaos Gel” sloganları bunu anlatıyor. Bu slogan onların bütün felsefesini özetliyor. Hiçbir değere inanmıyorlar. Cinsel alanda doğru ve yanlış yoktur. Bugün eril, yarın dişil, öbür gün hiçbiri olabilirler. Tam bir cinsel akışkanlık durumu. Trans-kültürün cinsel alandaki yansıması. Cinsellik “iyi” ve “kötünün” ötesindedir. Haz esastır. Bu nihilist cinsiyetçilikle beraber anarşist bir tutuma da sahip. Ondan dolayı özgürlük arayışı yıkıcı, kaos üreten ve hiçbir norm tanımayan boyutlara sahip. Feminist felsefe, karşı cinsle nikahlanarak oluşan aileyi küçümser ve hatta “aile kadını boğan hücredir” der. ancak öte yandan “oğlancıların” ve lezbiyenlerin beraber yaşamalarına aile denmesini istiyor.

Türkiye’ye ve dünyaya yaşayan bu cinsellik felsefesi, kültürü ve hukuku CEDAW ile başlayıp şu an İstanbul Sözleşmesi ile devam ediyor. İstanbul Sözleşmesi, bu gelmekte olan trans-kültür ve akışkan cinselliğin konseptinde yer alıyor. Elbette metin tek başına tüm kötülüklerin anası değil, ama bu metin Batı kültür taarruzunun bir parçası. Okumamızı böyle yapmalıyız. Bu bağlam ile beraber metin kendi dünyasını bize açar. Nitekim toplumsal cinsiyet eşitliği adı altında MEB yapılan uygulamalarda bunu net bir biçimde gördük. Yine lezbiyen ve “oğlancıların” faaliyetlerinde meşruiyet metni olarak buraya atıf yaparak hareket ediyorlar.

“Kaosa gel” demek bir isyan bayrağıdır. Cinsiyetten ve cinsellikten beslenen bir isyan. Özgürlük ve birey taleplerinden beslenen bir isyan. Cinsel kimlikle ilgili değerlerimize, mahremiyetle ilgili inançlarımıza, aile yapılarımıza, anne ve baba olmanın doğal biçimlerine karşı bir isyan. Erkekle kadını bir birine saldırtan, ebeveynle çocukları birbirine düşman eden, hududullahı çiğneyen bir isyan. Neslin korunmasına ve devamına karşı bir isyan. Bu isyana karşı durmak hududullaha saygısı ve inancı olan her müminin görevidir. Aile ve neslin saadetine inana her insanın mesuliyeti.

20 bin sözleşmeli öğretmen ataması kapsamında yapılan sözlü sınav sonuçları açıklandı
Gündem
20 bin sözleşmeli öğretmen ataması kapsamında yapılan sözlü sınav sonuçları açıklandı
20 bin sözleşmeli öğretmen ataması kapsamında yapılan sözlü sınav sonuçları açıklandı. Öğretmen adayları, sonuçları e-Devlet üzerinden öğrenebilecek.
Yeni Şafak
Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır!
Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır!

Kadın cinayeti gibi kangrene dönüşen bir sorunun o ürpertici Pınar Gültekin cinayetinden sonra sosyal medyada gündeme oturması kaçınılmazdı elbette.

Konu, kadın tecavüzü, cinayeti ve şiddeti’ydi.

Nasıl tartışıldı peki bu konu?

Şöyle: “Eğer İstanbul Sözleşmesi iptal edilirse, bu cinayetler kontrolden çıkar, dolayısıyla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması cinayettir!” denildi!

Konu, Pınar Gültekin cinayeti’ydi. Ama konuşulan, İstanbul Sözleşmesi’nin kadın cinayetinin önlenmesinde bir kurtarıcı olduğu iddiası!

“KADIN CİNAYETİ”, “KADINA ŞİDDET” İŞİN MASKESİ, KILIFI!

Birincisi, İstanbul Sözleşmesi’nde kadın cinayetine, kadın şiddetine ilişkin çok şey var. Fakat bu yasa uygulamaya konulduğu zamandan bu yana kadına yönelik cinayet ve şiddet olaylarında azalma değil, artma hatta katlanma olmuş!

Demek ki, neymiş? İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik cinayet ve şiddet olaylarını azaltmamış aksine artırmış, üstelik de katlayarak artırmış!

Bütün rakamlar, veriler, kadına yönelik şiddet, tecavüz ve cinayet olaylarında İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmaya başlanmasından bu yana patlama olduğunu göstermesine rağmen birileri neden ısrarla İstanbul Sözleşmesi’ni ölümüne savunma ihtiyacı duyuyor peki?

İkinci dikkat çekeceğim nokta tam bu soruyla ilgili: İstanbul Sözleşmesi’nde kadına yönelik şiddet, cinayet, tecavüz sorunlarının hepsi maske, kılıf. Asıl dert “toplumsal cinsiyet eşitliği” ve “cinsel yönelim tercihi” (madde 3) gibi kavramlarla sapkın eşcinsel ilişki biçimlerini yasayla meşrulaştırmak ve yasa yoluyla topluma dayatmak!

Zokayı yutmayalım lütfen!

İstanbul Sözleşmesi’nde şiddetle, nefretle karşı çıktığımız yer burası işte: Birileri kadına cinayeti önleme kılıfı altında, bütün dünyada eşcinsel ilişki biçimlerini meşrulaştırma, dayatma ve yaygınlaştırma, dolayısıyla aile kurumunu çökertme amacı güdüyor!

Buna aslâ göz yumulamaz ve izin verilemez!

Kadına şiddetle, cinayetle ilgili başka yasa yapamayacak kadar aptal mı bu ülkenin hukukçuları?

Hasta mısınız siz?

Kimi aldatıyorsunuz?

Eğer bütün bunları bilerek yapıyorsanız bu toplumun altını sinsice oyacak, aileyi sinsice ortadan kaldıracak tehlikeli bir oyun oynuyorsunuz demektir ve bu tezgâhınız er geç deşifre edilip suratınıza çarpılır.

POLONYA KADAR OLAMAYACAK MIYIZ?

Tıpkı Polonya’da olduğu gibi...

Polonya, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıyor.

Gerekçesi sarsıcı!

Polonya, bugünden itibaren İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış sürecini resmen başlatıyor...

Polonya Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış gerekçesini açık, net ama son derece sarsıcı bir şekilde şöyle açıkladı:

“İstanbul Sözleşmesi, kabullenemeyeceğimiz sakıncalı ideolojik dayatmalar içeriyor. Meselâ bunlardan biri, “toplumsal cinsiyet” düşüncesi. Buna göre cinsiyet doğuştan değil, herkesin sosyo-kültürel kararına göre belirleniyor. Bu ideolojik varsayıma dayanan sözleşmeye göre, sözleşmeyi imzalayan devletler genç nesillere, bu “değer ve düşünceleri” öğretmek için eğitim sistemini değiştirmek zorunda. Önemli olanın sosyo-kültürel tercihlerimize göre belirlediğimiz cinsiyet olduğunu söylüyor. Bunu yanlış buluyoruz ve reddediyoruz.”

Yanarım yanarım da, şu Müslüman ülkede Polonya Adalet Bakanı kadar İstanbul Sözleşmesi’ni açıkça ve son derece tutarlı, güçlü bir şekilde reddeden bir devlet adamı çıkmadı, ona yanarım!

Kadın cinayetini kimse savunamaz! Bu sözleşmenin asıl meselesi de kadına yönelik şiddet, cinayet değil. Milleti aptal yerine koymayın!

Kadın cinayeti maskedir, işin kılıfıdır!

Kaldı ki, biraz önce de dikkat çektiğim gibi, kadın cinayetini önleyecek yasa yapmaktan âciz mi Türkiye?

Oysa burada asıl amaç, eşcinsel ilişkilerin yasal hâle getirilmesi, yasayla dayatılması ve ailenin çökertilmesidir!

Böyle bir sözleşmenin adının “İstanbul Sözleşmesi” olarak adlandırılması ise yüzkarası!

Polonya Adalet Bakanı’nı dinlerken, İstanbul adının geçmesinden yüzüm kızardı, bu ülkenin her bir insanının da, yöneticisinin de bu videoyu izlediklerinde yüzlerinin kızaracağından, İstanbul’un adının insanı soysuzlaştıracak bir sözleşmenin adı olmasından çılgına döneceklerinden eminim.

Türkiye, böylesine iğrenç bir amaçla hazırlanan, cinsiyetsiz bir dünya inşasının kilometre taşlarını döşeyen yüzkarası bir anlaşmadan derhal çıkmalıdır!

Yoksa yasayla kendi ellerimizle kendi toplumunun altını oyma cinayetine imza atmış insanlar olarak tarihe geçeceğiz -Allah muhafaza!

İstanbul Sözleşmesi’nde neyi tartıştığımızı biliyor muyuz?
İstanbul Sözleşmesi’nde neyi tartıştığımızı biliyor muyuz?

“Koç Holding’in ardından TÜSİAD kanadının önemli aktörlerinden Sabancı Vakfı ve Borusan Holding de İstanbul Sözleşmesi’ne destek mesajları yayımladı ve yürürlüğe girmesi çağrısında bulundu. Açıklamalarda, İstanbul Sözleşmesi’nin korunması, etkin bir biçimde ve kararlılıkla uygulanması gerektiği vurgulandı.” Böylece İstanbul Sözleşmesi üzerine bir süredir iyice ısınmaya başlayan tartışmada karşı tarafın kadrosu da tamamlandı. Şimdi kıran kırana bir mücadele için bütün hazırlıklar tamam.

Kadroya geç de olsa katılan bu oyuncuların açıklamalarına bakılırsa İstanbul Sözleşmesinin tek amacı kadına şiddeti önlemek.

Oysa Türkiye’de kadına yönelik şiddetin artışı ile bu sözleşmenin yürürlüğü neredeyse birbirine paralel. Sözleşmeye hakim olan dil ve söylem zaten bizim yasalarımıza veya yargı ve polisiye uygulamalarımıza haddinden fazla uyarlanmış durumda. Kadına yönelik şiddete tolerans sıfırın bile altlarına inmiş durumda. Yargı mensupları en ufak bir aile içi şiddet ihtimali karşısında hiçbir risk almamak adına hemen erkeğe uzaklaştırma cezası vermektedirler. Kadının beyanı karakolda da mahkemelerde de esas alındığı için aileler arasına telafi edilemeyen geri dönülemeyen bir kamu otoritesi girmektedir. Bir hesaba göre şu anda uzaklaştırma cezası almış koca sayısı 250 bini bulmuş durumda.

Bunun ülke için ne anlama geldiğini tasavvur edebiliyor musunuz? 250 bin koca, çoluk çocuğuyla 250 bin aile demektir. Bu ailelerin eşi, dostu akrabaları bu aile içi ihtilaftan etkilenmektedir. Bu aynı zamanda aile içi şiddet vaka sayısında da bir patlama anlamına geliyor.

Eskiden bu kadar aile-içi şiddet mi yoktu, yoksa kaydı mı tutulmuyordu? Bunu anlamanın yolu nedir? Kuşkusuz bunu anlamanın yolu, işi ideolojikleştirmeden en nesnel biçimiyle olaylar arasındaki nedensel ilişkileri soğukkanlı bir biçime tespit etmekle başlar. Daha tespit aşamasında herkes kendini rahatlatmanın peşine düşüp işi kendi günahının keçisine yüklemeye kalkınca ne aile içi şiddet ne de kadına şiddetin önü alınabilir, sadece aile içi şiddet dolayısıyla birikmiş öfkemizi bütün topluma yansıtılan bir şiddet şeklinde yaşar gideriz.

Nedensel ilişki açısından bakıldığında İstanbul Sözleşmesinin etkinliği ile kadına yönelik şiddet oranının artışı arasındaki paralellik kaydedebileceğimiz en nesnel veri görünüyor. Yani zannedildiği gibi Sözleşme aile içi şiddeti hiç engellemiyor, engelleyemiyor. Bilakis nedensel ilişkiyi kesin olarak ilk anda söyleyemesek bile

bu Sözleşmenin etkinliği arttıkça kadına yönelik şiddette de bir artış olduğunu görebiliyoruz.

Buna rağmen, Sözleşmeye atfedilen roller üzerine konu o kadar efsaneleştirilmiş durumda ki, Sözleşme lağvedildiğinde aile içi şiddeti engelleyebilecek, kadını koruyabilecek hiçbir mekanizma kalmayacak zannediliyor. Sansasyonel vakaların psikolojik etkisi Sözleşmenin tarafına çekilerek efsanevi söylem daha da derinleştiriliyor. Pınar Gültekin vakasında mesela sözleşmenin rolü ne? Onu canice vahşi duygular içinde katleden hayvan Sözleşmenin lağvedilme ihtimalinden mi cesaret buldu sanki? Bu sözleşmeci uyanıklara bakılırsa öyle gibi. İnsan aklıyla dalga geçmenin tipik kurnaz yolu.

Diğer yandan Sözleşmeye karşı çıkanlar açısından bakıldığında, boşanmaların artmasında Sözleşmenin iddia edildiği gibi rolü o kadar büyük müdür? Burada da Sözleşmeye zannedildiğinden fazla bir sosyolojik güç atfediliyor olduğunu söylemek zorundayız. Boşanmaların artışı ve aile içi rollerin hızla değişmesi sözleşmeye bağlanamaz elbet. Türkiye’nin hızla değişen bir sosyolojisi var. Kadının iş hayatına eskisine nazaran hızla daha fazla katılması Sözleşmenin ortaya çıkardığı bir sonuç değil. Bu katılım ise kadın ve erkeğin ailedeki ve toplumdaki rollerini hızla değiştirmektedir. Sözleşmeye şiddetle karşı çıkan muhafazakar insanların şu soruya samimiyetle cevap vermeleri gerekiyor: Kendi oğullarına üniversiteyi bitirmiş olduğu halde çalışmayan bir gelin almayı göze alabiliyorlar mı? Veya kız babaları artık kızlarının meslek okuyup meslek sahibi olmasını neden istiyorlar?

Kadın ve erkeğin eşit şekilde çalışma hayatına katılması ister istemez aile içindeki bütün dengeleri değiştirmektedir.

Yanlış anlaşılmasın bunun kötü veya iyi olduğunu söylemiyorum. Şu an itibariyle sosyolojik gerçekliğimiz ile aile değerlerimiz arasında ciddi bir açıklık var. Aile değerleri dediğimiz şey metafizik sabitelere konu şeyler değil. Bazı geleneklerden koptuk ama kendimize yeni gelenekler ve bu geleneklere uygun değerler oluşturamadık daha.

Bugünün dünyasında kadın ve erkek rollerini değiştiren İstanbul Sözleşmesi değil. Ona bundan dolayı öfkelenmek belki bizi rahatlatır ama Sözleşme lağvedilse bile birçok sorunumuz çözülmeyecek. Sözleşmeyi savunanlar için de aynı şey geçerli: Sözleşme sonuna kadar uygulansa bile kadına yönelik şiddete bir çare olmuyor, gördük işte. Meğer ki, İstanbul Sözleşmesi savunmasında kadına yönelik şiddet, metnin asıl niyetine, cinsiyet rolleri söylemi üzerinden eşcinselliğin meşrulaştırılmasına, normalleştirilmesine ve yasal dayanaklara kavuşturulmasına bir kalkan oluşturmasın. Sözleşmeyi savunanlar mertçe buradan savunsun, karşı çıkanlar da buradan karşı çıksın. Kimin ne dediği daha iyi anlaşılır.

O zaman geri kalan konular üzerinde işin içine sosyoloji, antropoloji, psikoloji, psikiyatri, ilahiyat ve hukuk nazarından daha doğrudan tartışırız.

Gaullizm ve İstanbul Sözleşmesi
Gaullizm ve İstanbul Sözleşmesi

Yaşadığımız süreci siyâsal kültürel olarak değerlendirdiğimde durumu 19. asrın ilk yarısı ile 20. asrın ikinci yarısı arasında yaşananlara benzetmekten kendimi alıkoyamıyorum. Evet, târih tekerrür etmez; ama bir ilerlemeler silsilesi de değildir. Onu var eden şeyin “süreklilikler” olduğunu da biliyoruz. Târihsel birikime konu olan pek çok şey “başkalaşarak” karşımıza çıkıyor.

19. asır Amerikan ve Fransız Devrimlerinin tesiri altında başladı. Devrimler evvelinde Amerikan devrimcileriyle Fransız devrimcilerinin, Farmasonik mahfillerde sık sık buluştuğu ve yemeli-içmeli uzun toplantılarda bir araya geldiklerini biliyoruz. Alexander Hamilton, James Madison, John Jay gibilerle Robespiere, St. Just, Danton ve Marat gibilerin dünyâ görüşleri birbirine alabildiğine yakındı. Kendilerine Cumhûriyetçi diyorlardı. Bu işbirliği, farklı sâiklerden türemiş olsa da biraz da Birleşik Krallıktan duyulan, yer yer nefrete varan menfî hislerdi. Devrimlerin ruhu, 1800’lerin yeni nesillerine derin bir şekilde nüfuz etmekteydi. Ama Amerikan örüntüsü ile Cumhûriyetçiliğin Kıt’a Avrupasındaki serencâmı aynı olmadı. Amerika’da Bağımsızlık sonrası Cumhûriyetçi fikirlerin önünde müesses hiçbir engel kalmadı. Cumhûriyetçilik kolaylıkla pragmatizme evrildi ve püritan çevrelerin tesiriyle reddettiği baberkil (patenalist) kodlarla sentezlendi. Ama Avrupa’da durum farklıydı. Kıt’ada çok köklü müesses babaerkil yapılar mevcuttu. Kavga alevlendi. Mücâdele bir vuruşta dünyâyı ve târihi, karpuz misâli ikiye ayırıyor ve safları belirginleştiriyordu. Kavga, müesses yapıları savunan “eski” ile “yeni”, baba ile oğul arasındaydı. Gençlik târihte ilk defâ bir özne olarak sahneye çıkmıştı. 1815’te, Klemenz Von Metternich’in başını çektiği babaların dünyâsı duruma vaziyet etmek için bir “barış” ve “tâmirat” devrini başlattı. Görünüşte hâkimdiler. Ama Metternich’in, kendisini tebrik edenlere dönüp, “Biliyor musunuz, zafer bizim gibi görünüyor, ama aslında kaybettik” dediği rivayet edilir. Metternich sistemi ancak 5 sene dayanabildi. 1820’ler, 1830’lar ve 1840’lar Avrupa’sı kanlı isyan ve bastırma hareketlerine sahne oldu. 1840’lardan başlayarak mücâdelelere sayısız ideolojik örüntü eklemlendi. 1848 Paris Komünü ve 1871’deki başkaldırılarda bunların izini sürmek mümkündür.

1870’lerde başlayıp 1914’e kadar devâm eden Belle Epoque devrinde, siyâsal tansiyon düşmedi; ama mücâdeleye marjinal eksende sayısız kültürel-sanatsal dava da eklemlendi. 1945 sonrası kurulan dünyâda babaların iktidârı yeniden tescillendi. Keynesyen paradigma ekonomik ve siyâsal düzlemde (baba) devletin müdahalesine zirve yaptırıyor; toplumsal düzlemde ise yine babanın baskın olduğu çekirdek âile düzenini merkeze koyuyordu. De Gaulle, Adenaure, Churchill, Roosevelt ve Truman ve Stalin Yalta sonrasının babalarıydı. Hepsi kendilerini uluslarının babaları olarak görüyor; dahası öyle de algılanıyorlardı. Toplumsal ve siyâsal barıştan anladıkları kesintisiz konformizmdi. Ama bu konformizme tepki gecikmedi. 1950’lerin sonunda başlayan Karşıt Kültür hareketleri, 68’liler, Prag Baharı, Baba-Oğul kavgasının en derin siyâsal-kültürel boyutlarını sergileyen süreçlerdir.

Doğrusu ben, bu mâhut kavgada galebe çalanın bugüne kadar hep babalar olduğunu düşünüyorum. Metternich’in sıkıntısı kaybetmekten değildi. Muhtemelen babalar için artık “huzursuz babalık” sendromunun mukadder olduğunu görüyordu. Eski, huzurlu babalık günleri geride kalmıştı.

Küreselleşme, yâni benim sermâye-devlet akdinin sona ermesi olarak gördüğüm süreçte bu gerilim, çok başka bir kültürel bağlamda nüksetti. Küresel-finansal sermâye bu târihsel enerjiyi veyâ gerilim hattını kendi çıkarları doğrultusunda, devleti ve üretim ekseninde yapılanmış olan ulusları çözmek adına kullanmayı son derecede iyi bildi. Sorosçu ve benzeri vakıf yapılar mârifetiyle küresel sermâye ile yeni Jönlük arasındaki bağların alabildiğine kuvvetli geliştiğini biliyoruz.1990-2000 arasında devletler ve uluslar alabildiğine yıpratıldı. 2000’li senelerden sonra ise durum tersine döndü. Ağır yapısal-çevrimsel krizler küreselciliği zora soktu. Devletler için intikam saati geldi. Babalar yeniden gündemde. Ama sermâye de kolay pes edecek görünmüyor.

2020’lerde sanki 1820’leri yeniden yaşıyoruz dedik. Ama bâzı mühim farklarla birlikte. 1820’lerin liberal isyancıları olan “Jönler” diğerkâmcıydı. Toplumsal düşünüyor, ulusları veyâ sınıfları devlet baskısından özgürleştirmeyi esas görüyorlardı. “Yeni Jönler” ise alabildiğine toplumsaldan kopuk ve bireyci. Eski Jönlerin ellerinde kitaplar, dergiler ve manifestolar vardı. Yeni Jönlerin ellerinde ise akıllı telefonlar var. Onları kütüphanelerde, okuma salonlarında değil, twitter, facebook ve diğer sohbet ve iletişim mecrâlarında görüyoruz. Mücâdelenin karakteri ise daha çok 1968’lere benziyor. Siyâsal değil; yoğun ve keskin bir biçimde kültürel. Mesele artık basit olarak Baba-Oğul meselesi de değil. Onun daha karmaşık cinsiyet meseleleri üzerinden çeşitlenmiş halleri.. Müesses siyâseti en fazla zorlayan şey ekonomi ve kültürel dâvâlarla boğuşmaktır. Ekonomik ve kültürel akıllar ile siyâsal aklın arası hiçbir zaman hoş olmamıştır. İstanbul Sözleşmesi etrafında yürütülen tartışmaları bu bağlamlarda tâkip etmek gerekiyor.

Polonya sözleşmeden çekiliyor
Dünya
Polonya sözleşmeden çekiliyor
Polonya, Türkiye’de de “eşcinselliği teşvik ettiği” gerekçesiyle tartışma konusu olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceğini duyurdu. Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro, bazı maddelerin çocuk ve gençlere “eşcinsellerin aile kurabilecekleri” yönünde eğitim verilmesini öngördüğünü, bunun kabul edilemez olduğunu söyledi.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.