Kuramlar arası annelik
Hayat
Kuramlar arası annelik
Anneliği kuramlar arasında gezinerek daha iyi anlamak mümkün mü? Bu sorunun cevabını Ketebe Yayınları’ndan çıkan Melek Arslanbenzer imzalı Anneliğin Kitabı- Kuramlar Arası Bir Gezinti’de bulabiliriz. Kitap bizi, anneliğin en ideal donanımının sevgi olduğu sonucuna götürüyor.
Yeni Şafak
Turgut Atasoy’dan Naim Tiralı’ya bir yayınevi hikâyesi
Hayat
Turgut Atasoy’dan Naim Tiralı’ya bir yayınevi hikâyesi
Turgut Atansoy kurduğu İstanbul Yayınları (1954) vasıtasıyla sayısız kitap yayınladığı gibi edebiyat, sanat ve düşünce hayatımızı alttan alta besleyen beş ayrı dergi de çıkarmış. Meselâ, kasım 1953 ile şubat 1957 arasında 38 sayı devam eden İstanbul Kültür ve Sanat dergisinin yönetimi için, Mehmet Kaplan hocayı bulup çıkarması çok önemlidir.
Yeni Şafak
İflas dalgası Avrupa’da
Ekonomi
İflas dalgası Avrupa’da
İngiliz turizm şirketi Thomas Cook’un iflasının yankıları diğer Avrupa ülkelerine sıçradı. Şirketin ortaklığı bulunan Almanya ve Polonya’daki iştirakler de iflaslarını duyurdu. Franchise sistemiyle Thomas Cook’un ismini kullanan Türkiye’deki 30 civarında otel var. 4-5 grupta yoğunlaşan bu oteller için Avrupa’daki gibi bir iflas söz konusu değil.
Yeni Şafak
Stefano Napoleoni Göztepe'de
Spor
Stefano Napoleoni Göztepe'de
Transfer döneminin son günü hareketli geçiyor. Medipol Başakşehir forması giyen Stefano Napoleoni Göztepe ile anlaştı.
Diğer
Surre Alayı’nı tablodan okumak
Hayat
Surre Alayı’nı tablodan okumak
Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı’na bağlı Dolmabahçe Sarayı’nın koleksiyonunda bulunan 14 metrekarelik boyutuyla sarayın en büyük tablosu olan ‘Surre Alayı’ Kurban Bayramı öncesinde gerçekleştirilen hac yolculuğunu resmetmesi bakımından önemli detaylara sahip. İtalyan Ressam Stefano Ussi, 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılışını görmek için gittiği Kahire’de Surre Alayı ile karşılaşınca bu tabloyu yapmış.
Yeni Şafak
Mısır’dan referandum manzaraları ve Ermeni soykırımını anan darbeci General Hafter
Mısır’dan referandum manzaraları ve Ermeni soykırımını anan darbeci General Hafter

ABD’nin Ortadoğu’daki müttefiki ve hem İslam adına hem de demokrasi adına görmek istediği model olan Sisi yönetimindeki Mısır’da bir süredir gündemde olan anayasa değişikliği referanduma sunuldu. Değişiklik kısa bir süre önce parlamentoda sanırım oy birliğiyle (tamamı Sisi tarafından seçilmiş bir parlamentoda tahmin etmeye bile gerek yok herhalde) geçti.

Video: Mısır’dan referandum manzaraları ve Ermeni soykırımını anan darbeci General Hafter


Anayasa değişikliği askeri darbeyle işbaşına gelmiş olan ve mevcut anayasa gereği her biri 4 yıllık 2. döneminde bulunduğu için bir daha seçime girme ihtimali bulunmayan Sisi’ye görev süresinin sonunda sıfırdan başlayarak 2 defa daha ve bu sefer 6’şar yıllığına seçilme imkanı veriyor. Bu da toplamda 2034 yılına kadar iktidarda kalması demektir. Aynı zamanda Başkana yüksek yargı üyelerini ve bütün makamları seçme yetkisi tanıyan değişiklikler, silahlı kuvvetleri de Mısır halkının hizmetinde bir savunma gücü olmaktan rejimin üstünde ve rejimin sahibi olarak tanımlıyor. Eskiden de fiilen böyleydi gerçi, ama bu sefer olay anayasal bir düzenlemeyle teminat altına alanmış oluyor.

Tamamı akla, vicdana, izana aykırı bir anayasanın bir parlamentoda hiç tartışılmadan, sadece alkışlanarak geçirilmiş olması, o ülkede önce parlamentonun olmadığının, parlamento rolü yapan bir kurumunsa olayı artık bir çizgi film düzeyinde yaşadığını gösteriyor. Parlamentodan 17 Nisan’da hızla geçen anayasa değişikliği, aynı hızda halk oyuna 19 Nisan’da, yani parlamento tarafından onaylandıktan sadece iki gün sonra götürüldü.

Halkoyu diyorsak da ortada halk yok. Dostlar alışverişte görsün, birkaç sandık kurulsun birkaç oy kullanan görüntüsü olsun yeter.

Mevcut anayasa aslında bu tür anayasa değişikliği halkoylamalarında parlamento sürecinden sonra en az iki haftalık bir bekleme, hak tarafından durumun anlaşılması ve tartışılması için zorunlu süre tanıyor. Bu anayasal süreye de uyulmamış durumda. Yine anayasa gereği anayasa değişiklikleri madde madde oylanmak durumundayken bu sefer yine istisnai olarak toplu olarak oylandı.

Sisi için her şey istisna konusu olabiliyor. O “müstesna” bir lider olduğu için, kendisi adına yapılan bütün düzenlemelerde anayasa, kanun, hukuk, teamüller, hepsi istisnai olarak askıya alınabiliyor. Yurtdışında oy pusulaları damgalanmamış, sadece yazıcıda basılarak seçmenlere verilmiş. Tabii bir de referandumda oyunu önceden “evet” yönünde açıklayanlara dağıtılan yemekler, seçilen seçmenlere defalarca oy kullandırmak üzere yapılan organizasyonlar, “hayır” yönünde önceden bırakınız propagandayı, fikir beyanında bulunan seçmenlerin tutuklanması, ABD’nin Ortadoğu’daki demokrasi rüyasından referandum manzaralarından sadece bir kaçı.

Bu durumda, “Konu hangi halka götürüldü?” Mısır halkı bu soruyu sırf mizah olsun diye sormuyor, gerçekten ciddi bir merak konusu, çünkü bağımsız gözlemciler referanduma katılım oranının yüzde ikileri bile bulmadığını söylüyor. Buna rağmen herkes günün sonunda biraz daha yüksek bir katılım oranının ilan edileceğinden kuşku duymuyor.

Zaten seçmenler için bir veri tabanı yok. Mısır’da kimin hangi kurallara göre oy kullanacağı, kimin hangi listelerde olduğu belli değil. Elektronik bir veri tabanı bulunmadığı için seçmenler eğilimlerine göre tespit edilip önceden seçilip sandığa çağrılabiliyorlar.

Demokrasinin diyarı ABD için bunlar rahatsız edici şeyler olmalı değil miydi? Hatırlarsanız geçtiğimiz günlerde iki kız çocuğu ve bir damadı, ABD’de Müslüman görmeye tahammül edemeyen ırkçı, bağnaz komşuları tarafından öldürülen Dr. Abu Salah’ın Kongre’nin “ırkçılık ve beyaz şiddetini araştırma komisyonu” üyelerince dinlenmesi esnasında yaşananları anlatmıştık. O görüşme acılı babanın yaşadıklarını bir empati kurarak dinlemek yerine nasıl da İslam nefretinin kusulduğu saldırgan bir konuşmaya dönüşmüştü? Küstah Cumhuriyetçi aynı zamanda Amerikan Siyonist Örgütünün de başkanı olan MortonKlein çocukları hunharca, alçakça öldürülmüş Dr. Abu Salah’a şunu demişti hani:

“Bizim gerçekten Mısırlı Başkan Sisi’nin yaptığını yapacak Müslümanlara ihtiyacımız var, Kur’an’ın bazı parçaları üzerinde yeniden düşünmek ve yeniden teyit etmek gerek.”

Onlar için Sisi’nin ideal biri olarak görülmesi Sisi’ye kendi halkını daha da fazla zulmetme cesarete veriyor. Tencere yuvarlanıp kapağını buluyor, ama olan tencerinin içindeki Müslüman halklara oluyor. Onlar emperyalist tencere ile işbirlikçi kapağın zulmü arasında bunalmaya, ölmeye devam ediyorlar.

LİBYA’NIN SAVAŞ SUÇLUSU GENERALİ ERMENİ SOYKIRIMINDAN BAHSEDİYOR

Libya’da son zamanlarda Ortadoğu’da akan bütün kanların, ortaya çıkan bütün darbe ve işgallerin sorumlusu olan eksenin desteğiyle yaptığı darbe ve Libya halkını esir almak üzere yaptığı operasyonlar dolayısıyla savuş suçlusu ilan edilmek üzere yeterli suçu biriktiren General Hafter yönetimindeki Tobruk hükümeti, 24 Nisan gününü “Ermeni Soykırımında hayatını kaybedenleri anma günü” ilan etti. Güler misin ağlar mısın?

Ermeni soykırımına inanan Ermeni diasporasında bir gram samimiyet ve bir miktar da akıl olsa kendi davalarının bu şekilde bugünün soykırımcılarının elinde nasıl bir araca dönüştürülmüş olmasından ibret almazlar mı?

Hadi Ermeni meselesi, 1915 olaylarının tartışılabilir bir tarafı olduğunu kabul ediyoruz. Bunu da siyasetçiler değil tarihçiler belgeleriyle yapsın diyoruz. Ama bunu siyasetin gündemine bu kadar pazarlarsanız en büyük alıcısı günümüzün katilleri, mücrimleri, darbecileri, gözünü iktidar hırsı bürümüm ve bunun için milyonların kanını dökmekten çekinmeyen diktatörleri oluyor.

Hepsi de Türkiye’nin bugünkü duruşundan, kendi katliamlarına karşı duruşundan, çıkarlar yerine insanlığı önplana çıkarmasından rahatsızlar ve soykırım söylemlerini Türkiye’ye karşı bir hamle konusu olarak görüyorlar. Önce o acı olaylarda hayatını kaybetmiş olan Ermenilerin ruhlarını pazara çıkarmış oluyor, onları bir kez daha ama bu sefer gerçekten öldürmüş oluyorlar.

Azıcık akıl, azıcık fikir, azıcık ibret. Libya’da bir tek Ermeni bulunmaz, ama en az yüzde 15 Türk kökenli insan bulunur. Ermeni soykırımından bahseden ise yaptığı darbe ve işgal saldırılarıyla onbinlerce sivil insanın hayatına kast etmiş olduğu için bugün uluslararası ceza mahkemesinde yargılanması gündemde olan Hafter. Tablo yeterince net değil mi?

İslamofobinin mazereti olamaz
İslamofobinin mazereti olamaz

İslamofobinin, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın, insanlara karşı nefreti kışkırtmanın bir mazereti yok. Oysa, İslamofobi kelimesinin içerdiği fobi, yani korku, kendi içinde bu mazereti üretmeye teşnedir.

Video: İslamofobinin mazereti olamaz


Korkuyorlar, o yüzden nefret ediyorlar.

Korkuyorlar, o yüzden “önleyici” olarak saldırıyorlar.

Nefret ve saldırganlıklarının gerçek nedeni olan korku psikolojik bir durumdur, fobi ise bir hastalık. Her durumda raporluk bir durum ve bir mazeret üretebiliyor.

Oysa İslamofoblar gerçekten korktukları için Müslümanlara düşmanlık edip saldırıyor değiller. Bilançoya bakıldığında dünyada İslomofoblar hiç öldürülmüyor, saldırıya uğramıyor; onların marifetiyle katledilenler sadece Müslümanlar. Ama yine kendilerinden korkulanlar da Müslümanlar oluyor. Müslümanlar kendi katillerinden korkmuyor, ama katiller kendi kurbanlarından korkuyor. Böylesine tuhaf bir denklem.

Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesinin İslam ve Küresel İlişkiler Merkezinin (CIGA) düzenlediği 2. Uluslararası İslamofobi Konferansından bahsetmiştim. Artık küresel bir nitelik kazanmış olan İslamofobinin her yerde karşımıza çıkabildiğinden, çünkü büyük ölçüde batı-merkezli bir jeopolitiğin etkisiyle giderek kendi mazeretlerini üretip haklılaştırılabildiğinden sözetmiştik. Sayısız örnek verilebilir buna tabi. Ama bugün tipik bir örnek olay olarak ABD’de iki kızı ve damadı öldürülen Müslüman Dr. Muhammed Abu-Salah’nın geçtiğimiz günlerde ABD Kongresi’nin adalet komisyonunda “nefret suçları ve yükselen beyaz ırkçılık” örneği olarak çağrıldığı oturumda kongre üyeleriyle girdiği diyalog var.

Kongre üyeleri kendisini iki kızı ve bir damadı sadece başörtüsü ve Müslüman görmeye dayanamadığını söyleyen ırkçı bir komşuları tarafından Kuzey Carolina’daki Chapel Hill’de 2015 yılında vahşice taranarak katledilmişti. Doktor olan acılı baba komisyona ABD’de giderek yaygınlık kazandığı söylenen “nefret suçları ve yükselen beyaz ırkçılık” tehlikesine karşı hikayesini dinlemek üzere çağrılmış.

Ancak komisyon toplantısı boyunca “kendi çocuklarının otopsi raporlarını okumak zorunda kalmış tek değilse bile birkaç babadan biri, bu otopsi raporları kendi hafızasına saplanmış biri” olmanın dayanılmaz acısını paylaşmaya bile fırsat bulamadan, Komisyon üyelerinin tuhaf sorularına maruz kaldı. Sorular acılı babayı bir anda çocukları öldürülen değil de birilerini çocuklarını öldürmeye tahrik eden, buna mecbur bırakan bir şüpheli gibi tuhaf bir duruma düşürdü.

“Çocuklarınıza nefret aşıladınız mı?” diye sordu Morton Klein. Dr. Abu Salah’ın “Yusor ve Razan (kızları)’nın kafasından giren mermilerin beyinlerini parçalayarak çıkarken başörtülerinin üzerine kanlarının ve vücut parçalarının yapışıp kaldığını, damadı Deah’ın ise yere düşmeden önce göğsüne ve omuzlarına isabet aldığı kurşunlarla nasıl yere yığıldığını, otopsi raporuyla bunları canlı canlı yaşadığını” anlatırken öbürü “sizin dininiz size Yahudilere karşı nefret mi aşılıyor?” diye soruyor.

Abu Salah’ı Cumhuriyetçilerin sorumlu olduğunu düşündükleri “nefret suçları ve yükselen ırkçılık” karşısında çarpıcı örnek deneyimini anlatsın diye çağıran komisyonun Demokrat Partili üyeleri bile bu saygısızlık karşısında seslerini çıkarmıyorlar. Küstah Cumhuriyetçi aynı zamanda Amerikan Siyonist Örgütünün de başkanı olan Morton Klein çocukları hunharca, alçakça öldürülmüş Dr. Abu Salah’a soru sormanın ötesine geçip nasihat ediyor:

“Bizim gerçekten Mısırlı Başkan Sisi’nin yaptığını yapacak Müslümanlara ihtiyacımız var, Kur’an’ın bazı parçaları üzerinde yeniden düşünmek ve yeniden teyit etmek gerek. Neden Amerikalı Müslümanların üçte biri anti-semitiktir, bunun anlaşılması gerek… Bu Müslüman anti-Semitizmi hakkında konuşmamız lazım” diyerek hem kendi İslam nefretine mazeretini göstermiş oldu hem de bu nefretin anti-Semitizmin başka bir versiyonu, çok daha feci bir versiyonu olduğu gerçeğine kör ve sağır kaldı. Oysa o anda karşısında anti-Semitizm yoktu. O anda anti-Semitizm sadece bir ihtimaldi ama İslam düşmanlığının ortaya koyduğu insanlık dışı vahşet apaçık bir gerçekti.

Apaçık gerçeği bütün çarpıcılığıyla görmeyip artık uzak bir ihtimal olan anti-Semitizmi hele böyle bir ortamda dile getirmek basit bir münasebetsizlik sorunundan ibaret değil elbet. Amerikan siyasetine iyice sinmiş bulunan utanmazlık, nezaketsizlik ve karşılıklı sorumluluk duygusunun tükenişi. Bu tükeniş ABD’yi de içten içe tüketir, hiç kuşku yok, kaçış yok.

Kurbanları Müslüman olan vahşi, alçak insanlık dışı bir şiddetten bile anti-Semitizm için bir kar çıkarma uyanıklığını geçtik, buradan Müslüman nefreti ve düşmanlığı için bir mazeret üretebilmek büyük bir arsızlık.

Aynı arsızlığı ABD Başkanı Trump bir Cumhuriyetçi Kongre üyesini söylemlerinde ve politikalarından dolayı eleştirdi diye Siyahi Müslüman kadın kongre üyesi İlhan Omar’i anti-Semitistlikle suçlayarak gösteriyor. Meğer söylemleri ve siyaseti dolayısıyla eleştirilen kişi Yahudi imiş de, bundan dolayı Omar Yahudi düşmanlığı yapmış oluyor. Baksanıza şu anti-Semitizmin nasıl bir koruma hatta saldırganlık kalkanına dönüştüğüne.

İslamofobinin küresel bir konu haline gelmesinde kuşkusuz Amerikan siyasetinin bu arsız, duyarsız ve sorumsuz yaklaşımlarının çok büyük rolü var.

Bunları izlemeye devam etmek gerek.

Bu arada Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’ni (CIGA) kurmuş ve yönetmekte olan Prof. Sami el-Arian’ı dikkatle ve tebrikle takip ediyorum. Yönetmekte olduğu merkez her hafta farklı ama her biri birinci sınıf bir etkinlikle akademik-düşünce hayatımıza çok ciddi-kaliteli katkılar sağlıyor. Tabii ki üniversitenin rektörü Prof. Dr. Mehmet Bulut’u da bunun için ayrıca tebrik etmeli. Türkiye’de üniversitelerin iyi yolda olduğuna dair bir umut veriyor. Tebrikler ve teşekkürler.

“İsrail Lobisi”ne tokat gibi cevap..
“İsrail Lobisi”ne tokat gibi cevap..

ABD Kongresi’nin Müslüman vekillerinden İlhan Ömer, “İsrail Lobisi”ni eleştirmeye cüret ettiği için bir linç kampanyasının hedefindeydi. Somali kökenli İlhan Ömer ve Filistin kökenli Raşide Tlaib, İsrail lobisi, Hıristiyan-Siyonistler ve İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler tarafından ‘istenmeyen kişi’ ilan edildi. Ancak Ömer ve Tlaib, Demokrat Parti tabanında güçlü desteğe sahipler. Üstüne üstlük İlhan Ömer, kritik önemdeki “Meclis Dış İşleri Komitesi”ne üye seçildi. İsrail Lobisi ve Trump ise Ömer’in Komiteden çıkarılması için çağrılarda bulundular.

Video: “İsrail Lobisi”ne tokat gibi cevap..

İlhan Ömer “AIPAC(Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi)” başta olmak üzere İsrail Lobisi’nin Amerikan siyaseti üzerindeki nüfuzunu eleştirdiği için ‘anti-Semitik(Yahudi karşıtı)’ olarak suçlanıyor. Oysa Ömer fosil enerji, silah ve ilaç lobilerini de aynı kategoride görüyor. Genç Demokratlar da lobilerin siyaset üzerinde kanserojen etki yaptığı konusunda hemfikirler. Ömer, İsrail Lobisi’nin bazı unsurlarını ‘çifte sadakat’ ile niteleyerek şimşekleri daha da üzerine çekti. Lobi, Ömer aleyhinde Kongre kararı çıkartmak için harekete geçti.

2020’deki başkanlık seçimlerinde adaylık için yarışan Demokrat senatörlerden Bernie Sanders, Elizabeth Warren ve Kamala Harris’e göre, İlhan Ömer’e yönelik linç kampanyası İsrail eleştirisini boğmayı amaçlıyor. Her üç isim de politika eleştirisi ile anti-Semitizmin ayrı şeyler olduğunu savunarak Ömer’e sahip çıktılar. Ünlü yazar Naomi Klein’in de aralarında yer aldığı yüzlerce Yahudi aydınıysa İlhan Ömer ve Raşide Tlaib’i destekledi. Ortak Açıklamaya çok sayıda Yahudi sivil toplum kuruluşu imza attı. Metin’de “Uzun zamandır sosyal adalet ve ırkçılık karşıtı geleneğe sahip olan Yahudiler olarak, AIPAC bizi temsil etmiyor” ibaresi de yer aldı. Metinde Kongre’de İsrail eleştirisinin tabu olduğu belirtilerek, bu tabuyu yıkma cesareti gösterdiği için Ömer’e ayrıca teşekkür edildi.

Lobiden gelen baskılar üzerine Temsilciler Meclisi’ni kontrol eden ‘Demokrat liderlik’ bir çalışma başlattı. Önce 4 sayfalık bir metin hazırlandı. İlhan Ömer isminin doğrudan yer almadığı metin sadece anti-Semitizmin kınanmasını içeriyordu. Bu metnin Çarşamba günü Meclis’te oylanması bekleniyordu. Ancak Demokrat Parti’nin yeni yıldızlarından Alexandria Ocasio-Cortez metinde “Latinler” ve diğer diğer gruplara yönelik ırkçı saldırıların yer almamasını çifte standart olarak gördüğünü söyledi. Tepkiler üzerine oylama ertelendi.

Meclis’te “Siyah”, “Hispanik(Latin)” ve “İlerici” vekilleri temsil eden örgütler de metne itiraz ettiler. Demokrat Parti’nin gövdesini temsil eden bu gruplar, Asyalı, Afrikalı ve Hispanik Amerikalılara, İslam’a ve diğer inanç gruplarına yönelik ırkçı saldırıların da kınanmasını istediler. Bunun üzerine itirazcıların taleplerine uygun olarak 7 sayfalık yeni bir metin hazırlandı. Perşembe günü oy çokluğuyla geçen bu karara sadece 23 Cumhuriyetçi “hayır” oyu verdi. “Hayır” diyenler metnin sadece anti-Semitizmi kınamasını istiyorlardı.

Dünya Yahudi Kongresi(WJC)” ve “Amerikan Siyonist Organizasyonu(ZOA)” ise Meclis’in kınama kararını kınadılar. Trump da yaptığı bir açıklamayla kararı eleştirerek, “Demokratlar İsrail karşıtı, Yahudi karşıtı bir parti oldu ve bu çok kötü” dedi.

İsrail Lobisi’nin İlhan Ömer’i linç etme girişimi tam tersi sonuç verdi. Ömer bu kampanyadan güçlenerek çıktı. Meclis kararını birçok yönden ‘tarihi bir karar’ olarak gördüklerini belirten İlhan Ömer cephesi, “Müslüman karşıtı bağnazlığı kınayan bir karara ilk defa oy verdik” diyor. “ABD-İsrail ilişkisini sorgulamak kabul edilemez ” diyen siyasetçilerse ağır darbe aldılar. Kongre’de yaşanan bu gelişme, Demokrat Parti içindeki yeni akımın ne kadar güçlü olduğunu ve gelecek yıllarda İsrail-ABD ilişkilerinin seyrini değiştirebilecek bir nitelik kazandığını gösteriyor. Bu karar ile İsrail Lobisi’nin üzerindeki perde de kaldırılmış oldu.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.