Şiî teo-politiği, Sünnî jeo-politiğini kuşatırken...
Şiî teo-politiği, Sünnî jeo-politiğini kuşatırken...

Tarih felsefecisi Arnold Toynbee, Türkiye’de hilâfetin kaldırılmasından üç yıl sonra yazdığı “1920’lerde Türkiye: Hilâfetin İlgası” (Yöneliş Yayınları, 2000) başlıklı kitabında, hilâfetin kaldırılmasının iki önemli sonucu olduğuna dikkat çeker: Birincisi, “Ehl-i Sünnet’in paramparça olması”; ikincisi de, başta Türkiye olmak üzere, yeni icat edilen ama Batılı emperyalistlerin güdümündeki ya da kontrolündeki sözümona Müslüman ülkelerde, hızla “laikleştirme politikaları”nın uygulanması.

Toynbee, bu iki önemli hâdiseye de İslâm dünyasının dört bir tarafından çeşitli tepkiler gösterilmesine rağmen çok büyük isyanların olmamasına şaşırır -haklı olarak!

Zayıf tepkilerin gösterilmesinin nedeni, İslâm dünyasının fiilen işgal altında olması ve zaten sömürgecilere karşı her yerde bağımsızlık mücadelelerinin veriliyor olmasıdır. Ölüm kalım savaşı verildiği bir sırada, hem hilâfetin yok edilmesi hem de İslâm dünyasında hızla sekülerleştirici düzenlemelerin yapılması, can çekişmekte olan İslâm dünyasına ölümcül bir darbenin indirilmesidir!

BİN YILLIK EHL-İ SÜNNET OMURGA KURULDU VE DÜNYA TARİHİNİ BİZ YAPTIK

Ehl-i Sünnet, İslâm medeniyetinin, dünden bugüne İslâm dünyasının omurgasıdır. Akîdevî olarak da, fikrî olarak da, siyasî olarak da böyledir bu.

İslâm medeniyetinin koordinatları, Ehl-i Sünnet ekseninde teşekkül etmiştir.

Biraz daha açmak gerekirse, İslâm medeniyetinin koordinatları, Sünnî teo-politiği ile Şiî teo-politiği arasında yaşanan, birinci büyük medeniyet krizinin yaşanmasına yol açan gerilim sonrasında Sünnî jeo-politiği üzerinden belirlenmiştir.

Müslümanların tam bin yıl dünya tarihini şekillendirmelerini mümkün kalan Selçuklu-Osmanlı tecrübesiyle gerçekleştirilen küresel medeniyet atılımı, medeniyet koordinatlarının omurgasının Ehl-i Sünnet tarafından yeniden-inşa edilmesiyle mümkün olabilmişti.

Birinci büyük medeniyet krizi sırasında Şiî teo-politiği, Bağdat dışında Şam ve Kahire başta olmak üzere Irak’tan Tunus’a kadar Sünnî jeo-politiğini kuşatmış, Sünnî teo-politiğini de yutmak üzereydi: El-Ezher’in Şiîler tarafından kurulması, bütün İslâm dünyasının akīdevî, fikrî ve siyasî anlam haritalarının Şiiler tarafından belirlenecek bir hâl alması üzerine Salahaddin Eyyûbî, bu duruma son vererek dengeleri sağlayacak, taşları yerli yerine oturtacak tarihî bir adım atmıştı.

Krizler hem bir imtihandır hem de bir imkân.

Birinci medeniyet krizinin esaslı bir imkâna dönüştürüldüğünü gözlemliyoruz. Burada Türklerin, dışardan Haçlı ve Moğol saldırılarını, içerden de Şiî fesadını Kürtlerle omuz omuza vererek geliştirdikleri Sünnî teo-politik meydan okumayla püskürterek tarih kurucu bir rol oynadığını görüyoruz.

İKİ ŞİÎ HİLÂLİ

Tam da Sünnî dünyanın İslâm anlayışının protestanlaştırıldığı bir süreçte, Şiî akidesine dayalı bir İslâm devleti kuran İran’ın önünün açılması, birkaç asır sonrasını dizayn etmeye, Sünnî omurgayı çökertmeye, dolayısıyla İslâm dünyasındaki kökleşmiş dengeleri yerle bir etmeye dönük bir operasyondur.

Batılılar, İslâm dünyasını kontrol etme ve dönüştürme stratejilerini İran üzerinden gerçekleştiriyorlar!

İki yolla yapıyorlar bunu: İran’ı mazlum duruma düşürüp önünü açarak...

İkincisi de, İran’ın İslâm dünyasına enlemesine ve boylamasına, yani hem bilfiil / siyasî hem de bilkuvvve / kültürel olarak İslâm dünyasına derinlemesine yerleşmesini sağlayacak kapıları açarak...

Bu iki Şiî Hilâli’nin sonucunda, İran, bilfiil Arap dünyasını kontrol altına almış, Türkiye’yi güneyden kuşatmış; kuzeyde ise Türk cumhuriyetlerine bilkuvve / kültürel olarak yerleşmiş durumda.

MEZHEPÇİLİK TUZAĞINA DÜŞMEYECEĞİZ AMA TEYAKKUZU DA ELDEN BIRAKMAYACAĞIZ!

Mezhepçi tahliller yapmıyorum. Aksine aslında İran’ın mezhepçilik yaptığına, küresel sistemin İran’ın önünü açarak mezhepçi çatışmayı kaşıdığına dikkat çekmek!

Maalesef, İranlılar, hedef saptırmakta, kamufle olmakta, kendi çıkarları için en iyi dostlarını bile satmakta çok mâhirler.

Türkiye, İran’ın vurulmaması için “çırpındı durdu” bütün küresel platformlarda, BM’de vesaire.

Ama İran bizi bütün zaaf anlarımızda arkadan vurmaktan çekinmedi: 15 Temmuz gecesi, Tahran sokaklarında sevinç gösterileri yapılması ibretliktir!

Ümmetçi, vahdetçi gözükerek tam tersini yapan, Suriye’de on binlerce masumu katleden, mazlumlara saldıran ama mazlumlardan yana, emperyalistlere karşı mücadele veren bir ülkeymiş görüntüsü vermeyi başaran, her şekle, her kalıba giren bir takiyyeler ülkesi İran.

Biz sağduyuyu, kardeşliği savunduk, bundan sonra da öyle yapacağız.

İran’ı karşımıza almayacağız, Batılıların bu tuzağına düşmeyeceğiz. Ama İran’a biçilen role, İslâm dünyasının omurgasını oluşturan Ehl-i Sünnet dünyayı kontrol etme, hadım etme girişimleri konusunda oynanan şeytanî oyunlara karşı da müteyakkız olacağız.

Cansuyu Sierra Leone’de sünnet organizasyonu gerçekleştirdi
Dünya
Cansuyu Sierra Leone’de sünnet organizasyonu gerçekleştirdi
Cansuyu Derneği muhtaçlar için yeni projelerini hayata geçirmeye devam ediyor. Yetim Projesi’nden Kurban Organizasyonuna, Gıda dağıtımlarından Temiz Su Kuyusu Projesi’ne kadar 21 farklı alanda faaliyet gösteren Cansuyu, son faaliyet hizmeti olan Afrika’da Sünnet Projesi ile büyük bir ihtiyacı karşılıyor.
Yeni Şafak
Sünnet hakkında
Sünnet hakkında

Erkek çocuklara icra edilen küçük operasyon manasındaki sünnet gelenekte neredeyse farzların bile önüne geçmiştir. Birçok günah işleyerek, birçok sünneti terek etmiş olarak ölmüş birine eğer sünnet olmuş ise Müslüman muamelesi yapılır da, birçok sebeple zamanında sünneti yapılamamış bir kimsenin Müslümanlığından şüphe edilir.

Geleneğin gücüne bakın ki, mesela birçok İslam muhitinde gelenek haline gelmediği için kadınların sünneti yapılmaz; halbuki maksadı ve yerelliği tartışılsa da rivayetlerde bu da vardır. Sünnet diye icra edilen buna benzer daha nice davranışlar ve âdetler var.

Peki çocuklara yaptığımız “sünnet”e bu kadar riayet ediyoruz da Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.) din, ahlak, âdâb, sosyal düzen… hakkındaki sünnetlerine niçin bu “sünnet” ölçüsünde riayet etmiyor, hatta önem vermiyoruz?!

Bu bir soru ve her Müslümanın bu soru karşısındaki durumunu yeniden gözden geçirmesi salih kul olabilmesinin şartıdır.

Öte yandan insanlar toplanıyor bazı hadis kitaplarının metinlerini, şerhlerini, tercümelerini okuyorlar. Bu okumaların ifrata ve tefrite düşmeden salih kul olmaya medar olabilmesi için “Usul” bilgisi ile birlikte yapılması gerekiyor. Eğer usul bilgisi bir yana bırakılarak Kur’an-ı Kerim ve hadis kitapları, üstelik muteber şerhlerine bile bakılmadan okunursa bu okumalardan DAİŞ benzeri okumuşlar da mezun olabilir.

Bu işin bir ucu, diğer aşırı ucuna örnek olarak da hayli yaşlanmış ve camiamızda saygı gören bir Hoca’nın videoya kaydedilmiş bir konuşmasını vereceğim. Hoca özetle şöyle diyor: “Fıkıh Usulü ilmi ortaya çıkıncaya kadar Müslümanlar dini doğru anlıyor ve uyguluyorlardı, bu ilim ortaya çıkıp da vahye dayalı metinlere uygulanınca Müslümanlar yollarını sapıttılar. Bu sebeple fıkıh usulü bir yana atılmalı, Kur’an’da ne helal ise onu helal, ne haram ise onu da haram bilmeli, bunun ötesi de yoktur.”

İşte bu ölçüde sapıtmaların önüne geçecek olan bize göre Fıkıh Usulü ilmidir.

Kur’an âyetleri birbirini tefsir eder, hadisler de hem birbirini hem de Kur’an âyetlerini tefsir eder. Okumalardan bir hükme varmak isteniyorsa Kitab ve Sünnet’in, usulü dairesinde bir bütün olarak göz önünde bulundurulması şarttır.

Hadis ve Siret (Peygamberimizin hayatını anlatan kitaplar) Kur’an’ın hakimiyeti altında bize sünneti taşırlar ve öğretirler, ancak her hadis, her siret rivayeti Müslümanlığın kaynaklarından biri olan sünneti taşımaz. Yani Peygamberimizin her sözü, her fiili dinin tebliği ve din kuralının kaynağı değildir. Alimler O’nun davranışlarını, “dînî olan ve olmayan, bağlayıcı olan ve olmayan” kısımlarına ayıran çalışmaları oldukça erken devirlerden itibaren yapmışlardır.

Yıllar önce yazdığım bir yazıda, sünnet olmasa bile Peygamberimiz’in beşeri âdetlerini ve davranışlarını sırf O’na karşı aşku muhabbet sebebiyle kendine uygulayan bir kimseye takdirden başka diyeceğimiz bir şey olamaz ama bu kişilerin bu tür davranışları başkalarından da beklemeleri, terk edenlere kötü nazarla bakmaları da caiz değildir.

Bir münzevî âlimin portresi
Bir münzevî âlimin portresi

“Bizzat ben 1939’da, bir merkep sırtında öğleden sonra saat 5’te hareket ettim ve Kara Dağı eteklerine gece yarısı vardım. Ertesi sabah erkenden yola çıkarak, yokuş yukarı bir yolculukla öğleden önce Tâif’e ulaştım. Develer, Cairrâne yönünü izleyerek bu yolu iki günde alırlar. Yeni yapılan karayolu daha uzundur; yaklaşık 120 kilometredir. Dönüşte bindiğim posta arabası, tüm molaları ile beni yaklaşık 4 saatte Mekke’ye getirdi…”

Video: Bir münzevî âlimin portresi


Muhammed Hamidullah’ın (1908-2002) “Hz. Peygamber’in Savaşları” isimli kitabından altını çizdiğim bu satırları, Ketebe Yayınları’nın aralık ayı kitapları arasında okura takdim edilen, Doç. Dr. Abdulkadir Macit imzalı “Muhammed Hamidullah – Modern Bir Müslüman Âlimin İlmî Portresi”ni okurken yeniden hatırladım. Uzun ömrü ilmî mücahadeyle, hasbî gayretle, sahada gözlem ve incelemeyle ve münzevî bir şekilde sürekli üreterek geçmiş bu büyük âlime bir kez daha rahmetler diledim.

Kitabın içeriğinin uzun okumalar ve atölye çalışmaları sonucunda şekillendiğini vurgulayan Abdulkadir Macit, Muhammed Hamidullah’ın hayat hikâyesine kısaca yer verdikten sonra, onun düşüncesinin gelişim safhalarını gözler önüne sermiş. Bu bağlamda doğup yetiştiği Hindistan’ın Haydarâbâd bölgesi, ardından yerleştiği ve uzun yıllar akademisyen olarak görev yaptığı Paris, nihayet İstanbul (ve Türkiye’nin diğer şehirleri: Ankara, Konya, Erzurum…) çevrelerindeki ilmî ve kültürel ortam tasvir edilerek, bunların Hamidullah’a sağladığı katkılar ayrıntılı biçimde ortaya konulmuş. Ancak kitabın en dikkate değer tarafı, şüphesiz, Hamidullah’ın fikrî duruşunun ve meselelere bakış açısının aktarıldığı kısımlar. Hamidullah’ın metodolojisini ele alarak konuya giriş yapan Macit, onun din ve nübüvvet anlayışını, İslâm iktisadıyla ilgili yorum ve önerilerini, yönetime dair söylediklerini, tamamen kendi eserlerini temel alarak açıklamış. Muhammed Hamidullah’ı gerçekten ve yakından tanımak isteyenler için, kitabın bu bölümleri bilhassa önemli ve hayatî.

Abdulkadir Macit’in de ilgili pasajlarda yer verdiği üzere, Muhammed Hamidullah, Türkiye’deki bazı çevrelerce ağır biçimde eleştirilmiş ve dışlanmış bir isim. Hüseyin Hilmi Işık tarafından “İsmâilî mezhebinde, koyu Ehl-i Sünnet düşmanı olarak yetişti. Açıkça ve sinsice İslamiyet’i bozmaya, Ehl-i Sünnet âlimlerini lekelemeye çalışmaktadır” biçiminde tanıtılan Hamidullah, Necip Fazıl Kısakürek’in “Türkiye’nin Manzarası” ve emekli Yüksek İslâm Enstitüsü hocalarından Ahmed Davudoğlu’nun “Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri” kitaplarında tahkir ve hakarete varan cümlelerle tenkit edildi. Kendisi hakkında “mason”, “İngiliz ajanı”, “mezhepsiz”, “sapık”, “Vehhabi” gibi yakıştırmalar yapıldı. Fikrî anlamda bu isimleri takip edenler, Hamidullah’a yönelik olarak aynı ezberleri, -eserlerini okumaya bile gerek görmeden- bugün de tekrarlıyor.

Hamidullah eleştirilerinde, benim dikkatimi özellikle çeken iki husus var:

Bunlardan birincisi, eleştirilerin kâhir ekseriyetinin hakaret, tahkir ve tekfir boyutunda olması. Her fanî gibi Muhammed Hamidullah’ın eserlerinde de -ve onu eleştirenlerin eserlerinde de- yanlışlar ve eksikler mutlaka var. Soğukkanlılıkla, delile dayalı biçimde ve insaflı bir çizgide bunları dile getirmek yerine, işin iftira ve aşağılamaya vardırılması, eleştirilerin arkasındaki niyeti de sorgulatıyor. Dahası, eleştiri yapanların tamamına yakınının İslâmî ilimler sahasında hiçbir yetkinliklerinin ve eğitimlerinin bulunmaması da, işin bir başka boyutu. Bu yönlerden, Türkiye’deki Hamidullah eleştirilerinin -çok az sayıda, nadir ilmî örnekler hariç- bir tür “kulaktan kulağa oyunu”na dönüştüğünü söylemek gerekiyor.

İkinci nokta, Hamidullah’ın, kendisine yönelik hakaretler karşısında takındığı tavır. Salih Tuğ ve İhsan Süreyya Sırma başta olmak üzere bütün talebeleri, onun şu minvalde ifadelerini aktarıyor: “Cedel ve tartışma benim usulüm değil. Yanlışlarımı ilmî delillerle göstersinler, ben de onlara ilmî delillerle cevap vereyim. Gerçekten yanlış yapmışsam, hatamı düzelteyim. Başka türlüsüne lüzum yok.” Hocasının acımasızca iftiralara uğraması karşısında isyan eden Sırma’ya, Paris Camii’nde fısıldadığı şu sözler de dikkate şâyan: “Evladım, en günahkâr Müslüman kardeşin, en iyi kâfirden evladır. Müslümanlar, birbirleriyle uğraşmasınlar.”

Son bir şey:

Hayatı boyunca evlenmeyen, doğduğu toprakların hasretiyle gurbetlerde yaşayan Muhammed Hamidullah, yazdığı kitaplardan hiç telif almamıştır. Yayıncılarına söylediği “Bana vereceğiniz parayı, kitaba indirim olarak yansıtın” sözü, eli kalem tutan herkes için ibrettir.

Yönetim İslâmî değilse
Yönetim İslâmî değilse

Daha ziyade fıkıh ve kelam kitaplarında ve az sayıda siyaset, emval vb. konulara ait kitaplarda İslam devlet başkanı olabilmek için kişinin hangi nitelikleri taşıması gerektiği anlatılmış ve tartışılmıştır.

Ehl-i sünnete göre Kurayş kabilesinden, müctehid derecesinde alim, vücutça sağlam, güzel ahlak sahibi olması ve bir şekilde ümmetin kendisine bey’at etmiş olmaları gerekiyor, ama evdeki hesap pazardakine uymuyor. Uymayınca da teker teker niteliklerden vazgeçiliyor, zaruret, fitnenin ve kargaşanın önlenmesi, ümmetin ve İslam vatanının korunması, maksadın bir şekilde hasıl olması gibi kavramlar kullanılarak başta bulunan veya güç kullanarak başa geçen meşrulaştırılıyor.

İslam devlet başkanının elbette İslam’a uygun davranması gerekir, ama davranmayanlar, fasıklar, zalimler de halife adıyla sultan oluyorlar, böyle olunca da aslında azledilmeleri gerekirken buna ümmetin temsilcilerinin (ehlü’l-halli ve’l-akdin) ya gücü yetmiyor veya onlar da baştaki ile işbirliği yapmış olabiliyorlar.

Tarih sahnesinde ve günümüzde Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde ya açıkça ve resmen İslam’ın devlet, siyaset, sosyal ve hukuki hayattan dışlandığı, ferdin iman ve ibadetine indirgendiği, ya da sözde şeriatla yönetildiği, anayasalarında “devletin dini İslam’dır” yazıldığı halde hem başkanlarının şahsi hayatı ve ahlakında hem de devlet yönetiminde İslam’ın hayli azaltıldığı görülüyor.

Bu ülkelerde yaşayan Müslümanlar ne yapacaklar, bu devletin kanunlarına ve düzenine hangi ölçüde itaat edecekler?

Bu sorunun cevabını teşkil eden çalışmalar, nispeten hürriyete kavuşan ülkelerde sür’atle artmış adeta bir kütüphanelik kitap ve makale oluşmuştur.

İstibdadın hüküm sürdüğü devirlerde konuya tahsis edilmiş eser yok gibidir. Genel fıkıh ve kelam kitaplarında “Allah’ın sözünü tutmayan yöneticinin sözü tutulmaz” ilkesi tekrarlanır. Ama bunu kitaplardan ve teoriden hayata ve pratiğe aktarmak sanıldığı kadar kolay değildir. Zalim ve fasık yöneticilerin, öyle ulema heyetinin gelip “sen kırmızı çizgileri aştın, uyarılara da kulak tıkadın, ümmet adına seni azlediyoruz” demeleri ile makamı ehline terkedivermeleri beklenemez, ayrıca bunu diyecek ulema da çok nadirdir.

Şu halde açıkça laik olan halkı Müslüman ülkeler ile sözde şeriatla yönetilen ama uygulamada ondan büyük ölçüde sapmış ülkelerde yaşayan Müslümanlar ne yapacaklar, kime ne ölçüde itaat edecekler?

Öncelikle şunu hatırlamamız gerekiyor: Dinin emir ve yasaklarına uygun davranılmasını temin, gücü ve imkanı ölçüsünde bütün Müslümanlara farzdır. Müslümanların teşkilatları gerektiğinde en az zararla değişimi sağlamaktan aciz ise sözlü ve yazılı muhalefet yapılacaktır. Buna da güç yetmiyorsa niyet, bilgi, zihniyet, inanç, duygu olarak muhalefete devam edilecek, bu aşamadan sözlü ve sonra fiilî değişim aşamasına geçebilmek için planlı, programlı, danışmalı, bilgiye ve hikmete dayalı faaliyetler yürütülecektir.

Bu tabloda “gücün yetmemesi” ne demektir?

Değişim için gerekeni yapmaya kalkışıldığında hem sonuç alamamak hem de bir yandan ümmetin can, mal, vatan, bağımsızlık gibi varlığının, diğer yandan kazanımların kaybedilmesi demektir. İşte böyle durumlarda ehl-i sünnete göre tahammül (sabır) gösterilerek beklenecektir. Tahammül ve sabır ise içte muhalefet, dışta itaat demektir.

Ne beklenecek, beklerken ne yapılacaktır?

İşte bir yazı konusu daha.

ADEV'den ''Kirvem Olur Musun?'' projesi: Afganistan'da bin 250 çocuk sünnet edildi
Dünya
ADEV'den ''Kirvem Olur Musun?'' projesi: Afganistan'da bin 250 çocuk sünnet edildi
Talukan şehrinde düzenlenen sünnet törenine, ADEV Başkanı Mahmut Önügören, Dünya Sünnet Vakfı Kurucu Başkanı Dr. Fatih Soydemir, vakıf gönüllüleri İbrahim Tatalak ve Faruk Budak ile ahali katıldı.
AA
Battalgazi’de toplu sünnet
Gündem
Battalgazi’de toplu sünnet
Battalgazi Belediye Başkanı Osman Güder, belediye tarafından düzenlenen toplu sünnet töreninde çocukların mutlu günlerine ortak oldu. Güder, belediyenin şefkat elinin vatandaşın üzerinde olduğunu söyledi.
Yeni Şafak
Cadde, buzdolabı ve sırat köprüsü
Cadde, buzdolabı ve sırat köprüsü

Mustafa Şen ağabeyin hem muhatabını dinlendiren hem de insanda “soru sorma, sorunun peşine düşme” isteği uyandıran bir sohbet etme tarzı vardır. Hayatın, oluşturabildiğimiz küçük anlarında bu sohbetlerin hemen tamamından çok faydalandığımı söylemeliyim.

Video: Cadde, buzdolabı ve sırat köprüsü


Dünkü son oturumumuzda Mustafa abiyle birbirimize karşılıklı iki örnek verdik. O bana “ben senin örneğini alır, kullanır, telifini de öderim” dedi, ben de ona. Böylelikle örneklerimiz birbirimizin oldu.

Örneklere geçeceğim elbet ama önce biraz baştan alayım. Sohbetimizin temel meselesi “ehlisünnet müdafi” olmak ile “ehlisünnet canavarı” olmak arasındaki farklardı.

Mustafa abi şu serzenişinde haklı değil mi: “Ehlisünnetin temel yaklaşım farklılığı, kişinin imanına delil sayılabilecek en küçük işareti veri kabul edip kulu İslam dairesinde sayması iken; bugün kişinin dalaletine, sapmasına delil olacak en küçük işareti bir tekfir mekanizması olarak kullanıyoruz ne yazık ki.”

Şurası kesin bence. Bugün İmam-ı Azam Ebu Hanife yaşasaydı, onun yolunun yolcuları olduğunu söyleyen, onu savunmak için her şeyi göze aldığını beyan eden koca koca adamların asıl işi onu taşlamak olurdu. Çünkü zihinlerinde kurgulayarak “tatlı kârlılıklarını” sürdüren yarım hocaların anlattığı İmam-ı Azam ile gerçek İmam-ı Azam arasında dağlar kadar fark olduğu çok açık. Ve hayır, buradaki “tatlı kârlılık” sadece para kârı değildir. Hatta “keşke ve sadece para kârı olaydı” diyeyim de mesele anlaşılsın.

Başka bir patika bulalım kendimize. Bin sekiz yüzlü yılların sonunda Ahmet Cevdet Paşa riyasetinde toplanan bir heyet, Mecelle isimli kanunlar toplamını hayata geçirmişti malumunuz. Mecelle’nin kabulü Osmanlı Devleti’nde iki türlü karşılanmıştı. Bir taraf Mecelle’yi desteklerken diğer taraf Mecelle’yi “Allah’ın dinini ifsat etmek, yoldan sapmak” olarak değerlendirmişti. Sorun şu ki o gün Mecelle’yi “dinden sapma” olarak konumlandıran “insan tipi” seneler içerisinde Mecelle’nin en ateşli savunucusu; Mecelle’yi destekleyen “insan tipi” ise Mecelle’nin en ateşli karşıtı durumuna gelmiştir. Sadece “mesele üzerinde bölünerek iktidar alanı açma” durumu üzerinden değişen hiçbir şey yoktur.

Gelelim önce benim verdiğim örneğe. Ben dedim ki “Mustafa abi, bugün Türkiye’de bazı yarım hocalar ‘bozmayın Allah’ın dinini’ diyerek Allah’ın dinini mutlak surette buzdolabında, müzede, kasada saklama çağrısı yapıyorlar. Din, bu çağrılarla korunmuş olmadığı gibi hayata müdahale etme ve hayatı biçimlendirme gücü bakımından da zayıflıyor.”

Bunun üzerine Mustafa abinin örneği geldi. Dedi ki “ben ehlisünnet anlayışın bir cadde olduğunu düşünüyorum. İpten bir çizgi değil, bir cadde. Evet, iki tarafı uçurum ama en nihayet iki uçurumun arasında, dilediğin gibi, istediğin yerini seçerek yürüyebileceğin koca bir cadde var. Bu caddeyi bir sokağa, bu sokağa üzerinde yürümekten başka şansın olmayan bir ipten çizgiye dönüştürmenin bizatihi kendisi bir ehlisünnet tavır değildir.”

Bugün memlekette “ehlisünnet müdafi” olarak dolaşan pek çok ismin aslında nasıl birer “ehlisünnet canavarı”na dönüştüğünü cesaretle konuşmadan alabileceğimiz bir mesafe yok. Ehlisünnet sırat köprüsünün kendisi değildir. Sırat köprüsüne bizi hazırlayan bir caddedir. Tehlikeleri işaretlemiş, ruhsatları belirlemiş, yürünecek yolu işaret etmiştir. Ehlisünneti sırat köprüsünün kendisi olarak tanımlayan da, ‘bozmayın Allah’ın dinini’ diye mırıldanan da aslında bir düşüncenin değil, çok temel bir düşüncesizliğin ürünüdür.

Tam burası Yusuf Kaplan hoca ile ayaküstü de olsa konuştuğum meseleye çıkar. Nedir o mesele? Şudur: Din ve iman gayretiyle yola çıkıp dini kendince tanımlayan, imanı elindeki “iman ölçerlerle” ölçmeye çabalayan adamları “Ehlisünnet” olarak tanımlarsak elimizde bugünden yarına işaret edebilecek bir ufuk kalmayacak.

Esas gündemlerimizden biri bu olmalıdır.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.