Mahşerin beş atlısı: Eğitim, gençlik, kültür, medya ve şehircilik
Mahşerin beş atlısı: Eğitim, gençlik, kültür, medya ve şehircilik

Geleceğimizi belirleyecek mahşerin beş atlısı olarak adlandırdığım beş alan var. Bu beş alanın buluştuğu ortak ama hayatî bir nokta şu: Hepsinin öznesi de insan. Hepsi de, bir toplumun ruh mâcerasını yaşadığı, yaşattığı imkânlar, alanlar, dünyalar...

EĞİTİM, ÖNCÜ KUŞAKLAR YETİŞTİREMEZSE, TOPLUMUN MEZARINI KAZMAKTAN BAŞKA BİR İŞE YARAMAZ!

Eğitim, bir toplumun insan yeşerten bahçesidir.

Bir toplumun insan tipini, anlam haritalarını, ruh köklerini genç kuşaklara aktarır eğitim. Bir ülkenin umudunun ve ufkunun ipuçlarını ele verir.

Eğitimde büyük atılımlar yapamayan toplumlar, geleceğe umutla bakamazlar.

Eğitim bir medeniyet meselesidir. Medeniyet iddiaları ve rüyaları üzerine bina edilen bir eğitim sistemi, güçlü tohumlar eker toprağa. Tohumlar, yeşerir, meyve verir, hayat sunar topluma ve insanlığa her alanda çığır açacak öncü kuşaklar yetiştirerek...

Eğer eğitim sistemi, her alanda çığır açacak öncü kuşaklar yetiştiremezse, toplumun mezarını kazmaktan başka bir şe yaramaz!

GENÇLERİNİ İHMAL EDENLER, GELECEKLERİNİ İMHA EDERLER!

Gençlik, bir toplumun, geleceğini inşa edecek umudu, ufku ve yurdudur.

Gençlik, benim gözümde biyolojik değil ahlâkî niteliği bakımından anlam ve değer ifade eder: Genç, isyan eder, isyan edendir: Yetişkinlerin duyarsızlıklarına, ruhsuzluklarına, vurdumduymazlıklarına, kaşarlanmışlıklarına, kanıksamışlıklarına başkaldırandır.

Bütün bu insanî özelliklerin yitirilmesine başkaldırmıyorsa, isyan etmiyorsa, genç genç değildir, fosildir.

Genç, zamanı durduran, hayatı karartan, mekânı solduran her şeye isyan ediyorsa, gençtir; diridir, yaşıyordur, diriltici bir heyecan ve ruh yeşertebilir demektir.

Bir toplumun gençliği kültürünü, kültürel kimliğini koruyabilecek, diri tutabilecek, yaşatabilecek ve yeniden üretebilecek kadar yaşıyor ve yaşatabiliyorsa, o toplumun geleceği parlaktır, önünü görebilir demektir.

KÜLTÜR, BİR TOPLUMUN RUH KÖKLERİ...

Kültür, ekilendir; toprağa düşürülen, ruhlara nakşedilen...

Kök’tür.

Bir toplumun ruh kökleri. Anlam haritaları, değerleri, eskimeyen yemişleri, taze kan devşirilecek, her yeri ve herkesi sulayan, zamana meydan okurcasına, durmamacasına, her dem taze bir güne doğarcasına, her vakit, vaktin ruhunu kuşanırcasına yenilenen, yenilendikçe insanı da, geçtiği her yeri de yenileyen, gürül gürül akan nehirleridir.

Nehirler gürül gürül aktığı zaman, toprak sulanır, ırmak arınır, insanı arındırır, bütün canlıları aynı anda ve aynı yerde yaşatır...

Kültür, bir toplumun geçmişini bugüne taşıyan, geleceğini inşa edecek ruhu, ruh kökleri, umut ve ufuk kaynağıdır.

MEDYA, ÇAĞLA, DÜNYAYLA KURULAN İRTİBATIN ANAHTARI

Medya, bir toplumun yaşadığı çağla kurduğu irtibatın anahtarıdır.

Toplumun medeniyet dinamikleri ışığında çağla nasıl ilişki kurulabileceğini, kültürün, kültürün ürünü sanatların nasıl yeniden üretilebileceğini, çağdaşlaştırılabileceğini gösteren bir anlam ve değer geliştirme ve yayma mecrası.

Medya, mücadele ve varoluş alanı. Medyada yoksanız yoksunuz, yok olmaktan kurtulamazsanız. Medyayı hem iyi kullanmak hem de dönüştürmek zorundayız.

ŞEHİR EN İYİ ÖĞRETMENDİR

Şehirleri bir toplumun aynı anda üç zamanı birlikte yaşayabildikleri, soluyabildikleri en bilge öğretmenleridir. Şehir en iyi öğretmendir, diye düşünürüm tam da bu nedenle: Üç zamanı, geçmiş’i, şimdi’yi ve gelecek zamanı aynı anda duyma, yaşama ve görme biçimlerini öğreten zamanları ve mekânları aynı ânda yaşatan, temâşâ ettiren, zamanda, mekânda, tabiatta, tarihte, yerde ve gökte seyrüsefer yaptıran bilge.

Eğitimi çöken bir toplum, solar, yönünü, yörüngesini yitirir, yolunu şaşırır, zihnen köleleşir.

Gençliğini ihmal eden, kaybeden bir toplum, geleceğini kendi elleriyle imha eder, yok eder.

Kültürünü yitiren, yeniden üretemeyen bir toplum, epistemik kölelere dönüşür, celladına âşık tasmalı çekirgelerden geçilmez.

Medyada varlık gösteremeyen, kültürünü medyayla yeniden üretemeyen toplum, mankurtlaşmaktan ve çağın dışına atılmaktan kurtulamaz.

Şehirlerini yitiren bir toplum şiiri bitirir, şuurunu yitirir.

Bu beş alan, bir toplumun varlığını sürdürebilmesinin anahtarlarını sunar. Bu beş alanda varlık gösteremeyen toplumlar, mezarlarını kazdıklarını, iyi bilmeliler!

Mahşerin beş atlısı olarak gördüğüm bu beş alan, bu ülkenin güvenlik ve bekâ sorunudur. Bu beş alanda büyük adımlar atmak, büyük atılımlar gerçekleştirmek zorundayız. Yoksa yok olmaktan kurtulamayız.

Benden hatırlatması.

Vesselam.

İdeal kadın müsabakası ya da hangi kadın!
İdeal kadın müsabakası ya da hangi kadın!

Türkiye’de kadın kimliğinin inşası ya da değişimi üzerinden yürütülen münakaşalar elbette yeni değil! Batı karşısında kendimizi anlamaya çalıştığımız anda kadını da tartışmaya başlıyoruz. Kısacası son 200 yıldır bu tartışma ve itiş kakış hali sürüp duruyor. Yani mevzu ne İstanbul Sözleşmesi’yle başlıyor ne de sona eriyor.

Türkiye’nin kadın tarihine baktığımızda, en içte kadınların kendi hikâyelerini oluşturduğu süreci, ardından ülkenin hikâyesini ve en dış halkada da dünyadaki değişimleri gördüğümüz bir sarmal çıkıyor karşımıza. Birbirinden ayrılmaz katmanlardan oluşan bu sarmaldan soyutlanıp bir “modern kadın’’ ya da “dindar kadın’’ modeli çıkartmak mümkün değil. Olsa olsa hayal olur. Hakeza erkek için de durum farklı değil.

TOPLUMSAL TARİH VE KADIN OLMAK

Masamın üzerinde iki yayın var bugün. Birincisi ‘Toplumsal Tarih’ dergisinin 31. sayısı. İkincisi de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Din Sosyolojisi öğretim üyelerinden Dr. Şule Albayrak’ın editörlüğünü yaptığı Kadın Olmak isimli kitap. Toplumsal Tarih Dergisi’nde rastladığım, 1930 ve 1960’lardaki kadını anlatan iki makale bugün içinde bulunduğumuz tartışmaların eskiden de hiç hafif geçmediğini gösteriyor.

Türkiye’de ülkenin istikametiyle birlikte kadın kimliği de değişime uğruyor. Tanzimat’la başlayan siyasi ve toplumsal değişim süreçlerinin her birisinde aynı tablo görülüyor. Döneminde her alanda ilerici kabul edilen isimler dahi konu kadına gelince cedelleşmeye başlıyor.

1930’lu yıllarda, Kemalist kültür modeline göre oturtulmaya çalışılan “’Cumhuriyet kadını’’ yani “asri kadın’’ modeli bir taraftan toplumu cepheleştirse de diğer taraftan erkekleri birleştiriyor.

“1930’ların İstanbul Basınında Kadın’’ ismiyle Işık Özel’in kaleme aldığı inceleme yazısında Cumhuriyet kadınını destekleyenler olduğu gibi karşı çıkanlar da olduğu görülüyor. Mesela bir tanesi diyor ki: “Efenim kadın okuyunca ne oluyor? Ne erkeğin yerini tutabiliyor, ne de kendine has meziyetleri muhafaza edebiliyor. İkisinin ortası bir şey vazgeçin efenim.” 1932 yılında Millet Meclisi’nde bütçe görüşmeleri esnasında geçen bir konuşmada kullanılan kavramlar da bir hayli ilginç!!!

“Kadın bugün müstehlik olmaktan çıkıp mühlik” olmuştur diyen milletvekiline Bedia Muvahhit şöyle cevap vermiş: “Bu darbeyi bekâr bir mebus indirmeye kalkışmış olsaydı, bekârlık kabahatini tevil etmek istiyor derdim. Kadın öteden beri müstehlik değil müstahsildir…’’

Şu “bekârlık kabahati” lafı da dönem ruhu açısından dikkat çekici J

O yıllarda “Cumhuriyet kadını’’ demek, asri olmak anlamına geliyor, bazı yeni özellikler yükleyerek bu prototipin içi doldurulmaya çalışılıyor.

1960’lara gelindiğinde ise kadın kimliği siyasi ve ekonomik kırılmalarla yeniden bir değişime uğruyor. Bu yılların getirdiği ekonomik koşullar ve köyden kente göç, kadın konusunu yakından etkiliyor. Fabrika işçisi kadınlar ayrı bir başlık!

Bu dönemde “Cumhuriyet kadını’’ lafının yerini “İdeal Türk kadını’’ tarifiyle bir başka prototipin aldığı görülüyor. Şevket Rado’nun çıkardığı Hayat Mecmuası’nda “İdeal Türk Kadını Nasıl Olmalıdır’’ başlığında bir anket bile başlıyor. Bir İdeal Kadın müsabakası bile yapılıyor. Hayat Mecmuası’nın sayfalarına yansıyan kadından yola çıkarak bir makale kaleme alan Güven Bakırezer o dönemde medyada “kadın ve erkeği eşit gören’’ insanların sayısının çok az olduğunu söylüyor. En ilerici kesim olarak kabul edilen sanat çevrelerinde bile zihniyet değişmiyor. Mesela tiyatro oyuncusu Muammer Karaca, çalışan kadının evinde huzur olmayacağına inananlardan imiş. Ünlü sanatçı Münir Nureddin Selçuk, zaruret olmadan kadının çalışmaması gerektiğini söyleyenler arasında yer alıyor. 1980’li yıllarındaki çağdaş kadın filmlerinin yönetmeni Atıf Yılmaz o yıllarda “kadının çok şey bilse bile alçakgönüllü olması gerektiğini’’ savunanlardan. Dergi, 1967’de bir ideal ev adını yarışması düzenliyor ama birinciliği 41 yaşında iki çocuk annesi lise öğretmeni Lale Ünlü elde ediyor. Dergi sonucu şöyle duyuruyor: “Jüri heyeti Türk kadınlarının meziyetlerinde yepyeni bir unsurun ortaya çıktığını tespit etti.

Yarışmaya katılanların % 89’unun aynı zamanda dışarıda da çalışan hanımlar oluşu klasik ev kadını meziyetlerinin yanısıra hayat yükünü eşleriyle bölüşenlerin sayısının arttığını gösterdi.’’ 1970 öğrenci olayları ve 1980 darbesi kadın tartışmalarını yakından etkiledi. Bugüne geldiğimizde tüm bu tarihi dönemeçlerin kadınlar üzerindeki etkisi devam ediyor. Bugünün kadın prototipi tek tip değil; çok renkli ve seçenekli. Mahalleleri farklı olsa da ortak özellikleri çok.

İz Yayıncılık’tan Şule Albayrak’ın editörlüğünde çıkan ve ağırlıklı olarak din ve kadın ekseninde çalışan kadın akademisyenlerin çalışmalarının yer aldığı kitap; tam da bu noktada tekil bir gelenek ve kadın okumasına karşı çıkıyor. İslâm, gelenek, modernite ve ötesinde, kadın olmayı farklı alanlarda uzmanlaşmış akademisyenlerle birlikte irdeliyor. “Kadın Olmak’’ isimli kitabı tartışmalara katkı sağlaması umuduyla okumanızı tavsiye ederim.

Gıybet ve kavimler arası evlilikler sağlıklı toplumun neresinde?
Gıybet ve kavimler arası evlilikler sağlıklı toplumun neresinde?

İslam’ın yeniden hayata hâkim olması, müminler olarak yeniden izzet bulmamız, toplumun müslümanlaşması, hukukumuzun, ahlakımızın, kültürümüzün bizim olması için uğraşanlara, böyle bir derdi olanlara söylüyoruz. Bu işin bireyi, aileyi, mahalleyi, ülkeyi ve bütünüyle İslam dünyasını ilgilendiren tarafları var. Nefisle cihaddan, yani bireyden başlanmazsa iyi bir müslüman olamayız, iyi bir müslüman olamayınca iyi bir temsil yapamayız, iyi bir temsil olmayınca da tebliğimizin ve davetimizin bir anlamı kalmaz, havanda su döver dururuz. Çünkü asıl gaye bireyin mümin ve müslüman olması, Allah’ı tanıyıp O’na iman etmesi ve ebedi âlemi kazanmasıdır. Başka her şey; güç, kuvvet, devlet, hukuk hep bunun için vardır, bunun için var olmalıdır. Yani bunlar gaye değil, gayeye götüren sebeplerdir. Hatta bir İslam devleti kurmak bile birincil bir hedef değildir. Resulüllah (sa) Mekke’de arkadaşlarına; hadi çalışalım, gayret edelim, kendi devletimizi kuralım, burada başaramazsak bunu gidip Medine’de başaralım diye bir hedef göstermemiştir. İnsanları Allah’a çağıralım, şirkten ve ebedi felaketten kurtaralım demiştir. Yani onlar bağımsız bir devlet kurunca müslüman olmamışlar, müslüman olunca tabii olarak devlet kurmuşlar. Bu durum devleti kim yönetirse yönetsin, biz müslüman olalım yeter anlamına gelmez. Sadece neyin lazım, neyin melzum olduğunu anlatır.

Durum böyle olunca en basit zannettiğimiz bir İslam ahlakı en temel başlangıç noktası olabilir. Mesela gıybet etme öyle muzır bir mikroptur ki, iki kişi arasında olgunlaşır ve bir veba gibi toplumu sarar. Hatta dikkatle bakarsak genel olarak insanların, özel olarak da müslümanların birbirlerine karşı kin, haset, düşmanlık beslemeleri, birbirlerinin kuyusunu kazmaları, birbirlerine suizan etmeleri, bu sebeple onları kötü bilip kardeşlerinin yüzlerine tebessümle bakacaklarına somurtmaları, hırçınlaşmaları, güçlerini birbirlerinde tüketmeleri hep gıybet mikrobuyla başlar. Yanınızda gıybeti edilip kötülükleri sayılan bir ihsanı siz artık kötü bilirsiniz. Kuranıkerim’de Allah’ın gıybet için verdiği örnekten daha sarsıcı bir örnek var mıdır? Ölmüş kardeşinin etini bir sırtlan gibi dişleyip kemirmek… Buna; öyle ama adam bunu hak ediyor, biz olanı söylüyoruz gibi gerekçeler aramak da şeytanın bir başka hilesidir.

Gıybete başlanırsa Allah’ın verdiği bu örneği hatırlamamız ve terk etmemiz gerekir. Hatta gıybet edilmesine göz yumup susan da gıybete ortak olmuş olur. Bazen bu o kadar sıradanlaşır ki, arkadaş, gıybet etmeyelim diyecek olsanız ‘doğrucu davut’ olmakla suçlanır ve dışlanırsınız. Bu durum arkadaşlarınızın kötü olduğunu gösterir.

Şöyle bir yargının anlamlı olduğunu düşünüyorum: Gıybet etmekten Allah için kaçınabilmek bilinçli dindarlığın çok önemli bir göstergesidir, ya da başlangıcıdır.

İslam’ı topluma ve hayata hâkim kılmanın bireysel düzeyde bir başka vasıtası; bu fakire göre çapraz evliliklerdir. Şu anda mesela Türkiye bölünemiyorsa, yetersiz de olsa kavimler arası evlilikler sebebiyle bölünemiyor. Böyle evlilikleri daha ileri düzeylerde yapabilmiş olsaydık, bölmek için çabalayanlar bu kadar da olmayacaktı. Hz. Ömer’in sözü olarak nakledilen ‘uzaktan evlenin ki, zayıflık oluşturmayasınız’ sözü hep, çocuklarınız zayıf olmasın, gürbüz olsun diye anlaşılmış ama bundan muhtemelen böyle toplumsal bir zaaf da anlaşılabilir. Hatta kavimler arası evliliklerin sadece ülkenizle sınırlı kalmaması, bütün İslam ülkelerini kapsaması da güzeldir. Yeter ki, müslümanlar öncelikle güvenilen insanlar, yani gerçek mümin olsunlar. Pek çok ilişki gibi bu evliliklerdin de asıl engeli müslümanların güvenilen/mümin insanlar olma özelliklerini kaybetmiş olmalarıdır.

İslam toplumunu yeniden oluşturmak için buraya kadar söylediklerimiz hep bireysel hareket noktalarıdır. Bunlar olduğunda artık toplumdasınız, temsili öyle ya da böyle yapabiliyorsunuz. O halde artık sıra emr bil-marufa gelebilir. Bu da bizatihi bir gaye değil, sözünü ettiğimiz o asıl gayeye götüren araçlardan biridir. O halde araçlar gaye olarak görülmemeli ve şartlar hangi araçları ne şekilde kullanmamızı gerektiriyorsa onları öyle kullanmalıyız. Meşru olması kaydıyla araçları da sürekli değiştirmeliyiz. Ama öyle sanıyorum ki, mesela kahve kahve dolaşıp emr bil-maruf yaptığını sananlar bu işi en azından çok iyi yapmış olmayabilirler. Gerçi her ortamın gerektirdiği farklı bir yöntem de olabilir.

Bir de yapılacak organize işler vardır. Onları da bilmeliyiz.

AK Parti Genel Başkanvekili Kurtulmuş: Darbecilerin ismini Türkiye'den kazıyıp atmamız lazım
Gündem
AK Parti Genel Başkanvekili Kurtulmuş: Darbecilerin ismini Türkiye'den kazıyıp atmamız lazım
AK Parti Genel Başkanvekili Kurtulmuş, "Darbecilerin hepsinin ismini Türkiye'den silip, kazıyıp atmamız lazım. 1960, 12 Mart, 12 Eylül darbecilerinin de 28 Şubatçıların da aynı şekilde 27 Nisan e-muhtırasını hazırlayanların da hepsinin siyaseten bu memlekette adları silinip, bir türlü atılmalıdır" dedi.
AA
Halimiz, imkânımız ve vazifemiz
Halimiz, imkânımız ve vazifemiz

Müslümanın ferde, aileye, cemiyete, ümmete ve insanlığa yönelik vazifeleri vardır. Müslüman bunları gücünün yettiğince ifa etmekle yükümlüdür. Allah Teâlâ kulunu, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmıyor. Zafer, başarı, kurtulma ve kurtarma ihtimallerinin güçlü olmadığı durumlarda canı ve malı tehlikeye atmak da caiz değildir.

Vazifeyi ifa için güce ihtiyaç vardır. Vazifelerin topluma yönelik olanlarını başarabilmek için örgütlenmek gerekir. Başta devlet olmak üzere vakıflar, dernekler, sivil toplum örgütleri, eğitim ve öğretim yapılanmaları, çeşitli birlikler başlıca örgütlenmeler ve güç odaklarıdır.

Başarının birinci şartı aynı temel değerleri benimsemiş ve aynı hedefe yönelmiş bulunan örgütlerin birlik kurup vazife taksimi (iş bölümü) yapmalarıdır. Müslüman gruplar pireyi deve yaptıkları, öncelikleri ıskaladıkları, ehem ve mühim dengesini kuramadıkları, olmazsa olmaz ortak değerlerde birleşmek yerine ikinci derecedeki tercihler, ictihadlar, yorumlar sebebiyle birbirlerine düştükleri, zaruret fıkhını ihmal ettikleri sürece ferdi aşan vazifelerin ifası mümkün değildir.

Düşman bu gerçeği iyi kavradığı içindir ki, tarih boyunca ümmetin arasına ajanlarına sokuyor, bu ajanlar dar görüşlü ve kısmen cahil önderlerle işbirliği yapıyorlar, ümmeti parçalayıp birbirine kırdırıyor ve bundan azami faydayı sağlamaya bakıyorlar.

Bugün İslam dünyasının haline bakınca insanın içi kanıyor. Büyük çoğunluğunda istibdad hakim, müstebidler de kendilerini oraya getiren ve orada tutan iç ve dış güçlerin emrindeler. Aklı başında Müslümanların büyük emekler ve fedâkârlıklarla elde ettikleri birikim ve kat ettikleri yol düşmanın gözüne batınca bir kısım cahilleri veya kiralık aktivistleri devreye sokuyor, sözde zulümden kurtulmak ve şeriatı hakim kılmak için silahlı ayaklanmaya kalkışıyorlar, dindaşlarını düşman ilan edip katlediyorlar, çok çirkin ve nefretlik davranışlar sergiliyorlar, sonunda kendilerine de, doğru yolda yürüyen Müslümanlara da onarılması güç zararlar veriyorlar.

Doğrusu nedir?

Doğrusunu bulmanın vazgeçilemez yolu ve çaresi ülkelerin iyi yetişmiş, bilge, ilmiyle amil, erdemli alimlerinin sıkça bir araya gelerek müzakereler ve danışmalar yapmalarıdır. Bu alimler ve birlikleri (örgütleri) ümmetin tabanı ile saygı ve güven ilişkisi içinde oldukları sürece çatlak seslerin önemli bir zararı olmayacaktır.

Bu ihtiyacı saklı tutarak şartların oluşmasına kadar geçecek sürede yapılacak şeylerle ilgili bazı düşüncelerimi paylaşabilirim:

Saltanat, askeri dikta, istibdad ile yönetilen ülkelerde zulmün elindeki orduya karşı zayıf, iç ve dış destekten mahrum silahlı çıkışlar eğer proje değilse intihardır, cinayettir. Buralarda yapılacak şey eğitim ve öğretime ağırlık vererek kamil İslam insanları yetiştirmeye çalışmak ve daha ziyade dış imkanları kullanarak zalim yönetimi sıkıştırmak, tavize zorlamaktır.

Laik demokratik siyasi sistemleri uygulayan ülkelerde Müslümanların vazifelerini yerine getirebilmeleri için önce her bir ferdin ve mensup bulunduğu ailenin mümkün olan son sınıra kadar İslam’ı hayatlarında uygulamaları, bunun için zaruri olan eğitim ve öğretimi her çareye baş vurarak elde etmeleri gerekiyor. Bu ihtiyacı devletin karşılamadığı veya karşılayamadığı noktalarda sivil toplum örgütleri devreye girecek ve eksikleri ikmal edecektir.

Müslümanlar insanlara İslam’ı sevdirebilmek için onda var olan güzellikleri sergileyecek, zalimler ve saldırgan İslam düşmanları dışında bütün insanlara sevgi, merhamet, yardım, dayanışma duygu ve davranışları içinde yaklaşacaklardır.

Çıkmaz yol olan silahlı ayaklanma, terör, bölücülük yerine laik demokrasiden İslâmî demokrasiye geçişi sağlamak üzere siyasi örgütlenme tercih edilecekse -ki, bana göre edilmelidir- Müslümanlar, bu yola giren kardeşlerine maddi ve manevi destek verecek, o yolda başarı neyi gerektiriyorsa ehlinin istişaresi ile tespit edildikten sonra bunlar yapılacak, fikir ve tavsiye bakımından muhalif olmak serbest olmakla beraber fiilde bölücülük ve ayrılıkçılık yapılmayacaktır.

Müslüman topluluğu temsilen siyasi faaliyet yapanlar istişareyi terk eder, zaruri ve gerekli olmadığı halde İslam’a uymayan tasarruflarda bulunur ve bunda ısrar ederlerse yine yetkili sivil danışma heyetinin kararı ile vazife devrine karar verilecektir. Bu karar verilirken onaylanmış bir farklı kadronun var olup olmadığı, geçişin eldeki imkanları ötekilere kaptırmadan mümkün olup olmadığı göz önüne alınacak ve kavgaya, tefrikaya, meşru olmayan davranış ve yöntemlere asla yer verilmeyecektir.

Annelere en büyük baskı diğer anneler ve kayınvalidelerden geliyor: Çevre baskısı anneleri yıpratıyor yanlışa sürüklüyor
Hayat
Annelere en büyük baskı diğer anneler ve kayınvalidelerden geliyor: Çevre baskısı anneleri yıpratıyor yanlışa sürüklüyor
Anne Meclisi Derneği tarafından gerçekleştirilen “Annelere Yönelik Toplumsal Baskı” konulu çalıştayda, anne olan kadınlara yönelik farklı alanlarda uygulanan baskı tartışmaya açıldı. Çalıştay kapsamında ayrıca Wizsight araştırma şirketi tarafından yapılan ‘Bebek Beslenmesi ve Sosyal Baskı’ konulu araştırmanın sonuçlarına da yer verildi. Araştırmaya göre; annelere en büyük baskı diğer anneler ve kayınvalidelerden geliyor.
Yeni Şafak
Paralı askerlere inat ön saflarda savaştılar
Hayat
Paralı askerlere inat ön saflarda savaştılar
Endülüs medeniyeti üzerine kısıtlı bulunan kaynakları araştıran tarihçisi Prof. Dr. Lütfi Şeyban, alimlerin toplumsal hayattaki fonksiyonlarına odaklanarak "Endülüs Alimleri / Bilginin Toplumsal Rolü" isimli bir eser hazırladı. Endülüslü alimleri anlamanın Endülüs toplumunu anlamak olduğunu söyleyen Şeyban, alimlerin tarım ve hayvancılık, botanik, harp teknikleri, tıp ve eczacılık, kimya ve simya, dini ilimler, mimari ve şehircilik, zanaat ve sanat gibi alanlarda faaliyet gösterdiklerini anlattı. Paralı askerlere inat bilginlerin cephelere koşarak ön saflarda savaştığını da belirten Şeyban, “Endülüs’ün tüm Müslümanların ortak tarihi” dedi.
Yeni Şafak
Kooperatifçilik alternatifi ile faizsiz birikim ve finansman
Kooperatifçilik alternatifi ile faizsiz birikim ve finansman

Faizsiz finansmanın araçları içinde şirketleşme, katılım (tekafül) sigortacılığı, katılım bankaları, üçkağıtçılık dışı borsalar yanında bir de bizde garip kalmış kooperatifçilik vardır. Ömrünü bu konuya vermiş, kalınca bir kitaba da ima atmış olan Ticaret Başmüfettişi Yusuf Üstün Bey’in uzunca bir yazısını ikiye bölerek okuyucularıma ve ilgililere takdim ediyorum. Bundan sonraki söz Yusuf Bey’indir.

Video: Kooperatifçilik alternatifi ile faizsiz birikim ve finansman


Ekonomide 2019-2021 hedeflerini barındıran orta vadeli bir Yeni Ekonomi Programı açıklandı. Programın “Enflasyon İle Mücadele”ye yönelik alt başlığı altında yapısal dönüşüm adımlarından birisi de, bugüne kadar bir ekonomik plan ya da programda yer verilmediği şekilde “kooperatifçilik odaklı bir enflasyonla mücadele” vurgusu barındırması oldu.

Kooperatifleri diğer şirketler, dernekler, üretici birlikleri ve sair tüm organizasyonlardan ayıran en önemli iktisadi özellik, kooperatiflerin içinde bulunduğu sektöre göre ya arzı ya da talebi toplulaştırarak maliyeti azaltmasıdır. Maliyetleri arz ve talep yönünden azaltacak olan bu mekanizmanın varlığına olan ihtiyaç, açıklanan Yeni Ekonomi Programı sunumunda; “Kooperatifçilik Odaklı, Bölge ve Ürün Bazında; Arz/Talep Planlaması, Sözleşmeli Tarımın Yaygınlaştırılması, Üretici ve Tüketici Arasında Değer Zincirinin Sağlanması, Kurumsal Altyapıların Tesis Edilmesi, , Gıda Ürünlerinde Ulusal Markalaşma, Üretici ve Kooperatiflerin Hal İçerisindeki Payının Artırılması, Maliyetlerin Düşürülmesi, Üretimde Rekabetin Artırılması, Toptan, Perakende, Lojistikte Gözetim – Denetim” şeklindeki hedeflerle ifade edilmiştir.

Özünde bir işletme modeli olarak kooperatifler, küçük üreticileri çatısı altında birleştirerek büyük tüketici kitleleriyle buluşturur. Bu durum, gereksiz aracıları ortadan kaldırıp pazarlama maliyetini düşürdüğü için enflasyon üzerinde son derece olumlu etkisi vardır. Basitçe anlattığımız bu ilişkinin kazananı çok sayıda ve gelir düzeyi düşük üretici kitlesi ile sağlıklı, ucuz ve güvenli gıdaya ulaşabilecek olan geniş tüketici kitlesidir.

Kooperatiflerin Sosyo-ekonomik sorun alanları üzerinde çözüm kabiliyeti üzerinde durmamız gerekiyor.

Toplum sağlığının korunması ve halkın sağlıklı beslenmesi, ancak gıdanın üretiminden, dağıtımına ve tüketimine kadar tüm süreçlerin planlanmasıyla mümkündür. Bu planlamanın merkezine ise bu işi adeta kendiliğinden yapan kooperatiflerin konulması çok önemlidir.

Aslında kooperatifçilik “zamanın ruhu”na da uygun olarak uzunca bir süredir ülke gündeminde yer tutmakta. Sadece enflasyonla mücadelenin bir aracı olarak değil; kurgusu gereği bünyesinde “karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve kefalet” mekanizmasını barındırdığından, finanstan tarımın yeniden yapılandırılması, toprak reformundan konut üretimine, ulaşımdan coğrafi kültürel varlıkların korunmasına, eğitimden sağlığa ve daha birçok sektöre “sadra şifanın ötesinde” bir çözüm potansiyeli barındırmaktadır.

Kooperatif yönetim sisteminin getirdiği/gerektirdiği ve aynı zamanda başka hiçbir şirket ve organizasyon modelinde bulunmayan “otokontrol” sayesinde, gıda egemenliği ve gıda güvenliği için kooperatifler karşımıza kaçınılmaz aktörler olarak çıkmaktadır.

Bu nedenle;

Yabancı sermayeli şirketlerce satın alınamayacağı için yerli ve milli üretimin tek yolu olması,

Bir nevi kendi üretimini kendisi tükettiği için yüksek kar elde etme hırsıyla aldatıcı işlemler yapılmaması,

Yüksek kar elde etmek yerine müşterek maliyetleri azaltarak tasarrufu öncelediği için gıda enflasyonuna olumlu katkı sağlaması,

Hiçbir surette kayıtdışı işlem ve istihdam yapılamaması vb. özelliklerinden dolayı, yerli ve milli bir ekonomik kalkınma sürecinde en hızlı sonuç alınabilecek alan ve konunun merkezinde kooperatifçilik gelmektedir.

Ayrıca kooperatifler, kurgusu gereği sosyal ve ekonomik fonksiyonları aynı anda bünyesinde barındırdığı için, sosyal bir yönü bulunmayan ve yalnızca ekonomik bir araç olabilecek ve ona göre çözüm üretebilecek olan diğer şirketler ile ekonomik bir yönü bulunmayan bir sosyal örgüt niteliğini haiz derneklerden pozitif ayrışarak hemen her alanda çözüm üretme kabiliyetini haizdirler. Bu nedenle, sosyal bir yönü olan herhangi bir sorun alanı (enflasyon, işsizlik, ulaşım, sağlık, gıda güvenliği vb.) gündeme geldiğinde, kooperatif yaklaşımıyla (adeta çok fonksiyonlu çakı seti gibi) bir çözüm üretmek mümkündür.

Bu nedenle, gıda, tarım, sağlık, ulaşım, finans gibi ekonominin ana sektörlerinde otokontrolü sağlayan işletme sistemi olarak kooperatifler üzerinden;

Tarımda Planlama, Münavebe, Tarımsal Destekleme, Profesyonelleşme, Ortak Maliyetlerin Azaltılması, Bilgi Paylaşımı, Ürün Güvenliği, Kayıtdışılığın önlenmesi, Üretim-Tüketim Zincirinin kısalması, İsrafın Önlenmesi,Tasarrufun Artırılması, Sermaye Birikimi, Yeni yatırım maliyetinin paylaşılması, Demokratik kültür gelişimi vb. çok önemli konuların ve sorun alanlarının üstesinden gelinebilir, ilerleme sağlanabilir.

Aynı şekilde, yakında sonuçları açıklanacak olan III. Tarım Orman Şûrası için belirlenen 21 çalışma grubu başlığından 18’inde kooperatif çözüm geliştirmek mümkündür.

(Gelecek yazıda “Kooperatifçiliğimizin durumu).

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.