Irak izlenimlerinden dörtlü zirveye mesaj
Irak izlenimlerinden dörtlü zirveye mesaj

Cumartesi günü İstanbul’da yapılan dörtlü zirve Suriye’nin ve Ortadoğu’nun geleceği için atılmış önemli bir adımdır. Türkiye başta olmak üzere bölge ile doğrudan ilgisi olan ABD dışındaki aktörler müşterek bir irade beyan ederek hem Astana sürecini teyit etmişler ve hem de Suriye’nin geleceği için yeni bir yol haritası çizmişlerdir. Kuşkusuz kayıp ve yıkımlardan sonra Suriye’nin geleceğini belirleme konusunda alınan bu mesafede, Türkiye ve Rusya’nın daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin’in büyük katkıları olmuştur.

Video: Irak izlenimlerinden dörtlü zirveye mesaj


DÖRTLÜ ZİRVENİN İRADESİ: SURİYE ANAYASASI

Her konuda fikir birliği olmasa da dörtlü zirvenin çözüme odaklanma konusunda irade beyan etmiş olmaları; Almanya ve Fransa’nın Türkiye ve Rusya ile aynı sahnede poz vermeleri; savaş baronlarının egemen olduğu dünyamızda barışın da mümkün olabileceğini göstermiştir. Bu görüntü umut verse de barışın hala uzakta olduğunun da bilinmesi gerekmektedir. Birbiri ile zıt düşünceleri ve çıkar çatışmaları olan ülkelerin İstanbul’da bir araya gelip irade beyan edebilmeleri, savaş döneminden diplomasinin daha aktif rol oynayacağı silahlı barış dönemine geçişin işareti sayılmalıdır.

Dörtlü zirvenin ortak iradesinin en önemli sonucu; Suriye için bir anayasa komitesinin hayata geçirilme isteğidir. Kuşkusuz bu talep, Suriye’nin geleceğinin Suriyelilerin elinde şekillenmesi için yerinde ve adil bir taleptir. Ancak işler her zaman teoride tanımlandığı kadar kolay değildir. Hatta teorik mükemmeliyetin pratikte tam tersi sonuçlar verebildiğinin de pek çok örneği bulunmaktadır. Uzağa gitmeyelim. 2003’teki ABD işgalinden sonra 2005’te ilan edilen Irak Anayasası’nı hatırlayalım. Bu anayasa yüzünden dünyanın en eski medeniyet merkezi ve birlikte yaşama coğrafyası Dicle ve Fırat havzasında bugün huzurdan eser bulunmamaktadır.

IRAK İZLENİMLERİ

Geçen hafta bir kaç yıl aradan sonra tekrar Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteklediği ve Tarık Çelenk’in koordine ettiği “100 yıllık Düğüm: Musul Vilayeti Meselesi” konulu kitap ve belgesel araştırması için Irak’a gittim. Güney’den Kuzey’e, Bağdat, Erbil, Musul, Kerkük ve çevrelerinde bir dizi ziyaretlerde bulundum. Üniversiteler, araştırma merkezleri, kütüphane, arşiv ve müzelerden başka pek çok bilim, fikir adamı ve kanaat önderleriyle, dini ve cemaat liderleri, ayrıca çeşitli azınlıkların temsilcileri ile görüştüm.

Hatırlayalım. Tarihin en eski medeniyetlerine beşiklik etmiş olan Irak coğrafyasında, geçmişten devralınan mirasla bütün semavî dinler ve mezhep müntesiplerinin yanı sıra pek çok heterodoks grup ve etnik unsur bir arada yaşamaktadır. Daha doğrusu geçmişte bir arada ve nispeten barış içinde yaşayabilme tecrübesi geliştirmiş toplulukların varisleri şimdi sadece yaşar gibi görünmektedir.

Irak’tan dışarıya yansıyan en büyük sorun Sünnî-Şiî ayrımıdır. Bu güne kadar defalarca analizi yapılan bu sorunun burada detaylarına bir kere daha girmeye gerek yoktur. Fakat bu iki anlayışın da Irak toplumunun temel karakteri olduğu unutulmamalıdır. Buna rağmen aralarındaki çekişmeler mezhebi olmaktan ziyade siyasidir. Bu tarihi mirasın bir parçası da Araplar, Kürtler, Türkmenler ile Hristiyanlığın farklı mezhepleri, Yahudiler ve Irak toplumu arasında kardelen çiçekleri gibi serpilmiş Kakailer, Yezidiler, Mandeilerdir.

İmam-ı Azam’da ziyaret ettiğim, “Mecmau’s-Sünnî” yani Sünni Alimler Birliği; Kazimiye’de görüştüğüm Şiî müçtehidler; Hamdaniye’de (Karakuş’ta) Süryani Katolik Patrikliği; Şeyhan’da, Laleş Yezidi mabedinin pirleri; Kerkük’teki Kadiri Berzenci Dergahı postnişini; Kakailerin Seyyidi; Musul’da Türkmen Kültür Merkezi ile Kerkük’te Türkmen Cephesi yetkilileri ile Erbil’deki Kürtler’in tamamı, son yüz yılın üzerlerinden bir silindir gibi geçtiğini söylemektedirler. Ancak hemen tamamı Saddam’ın kendilerine zulmettiğinden bahsederken bile ABD işgali sonrasında yaşadıklarının daha büyük felaketlere sebep olduğunu itiraf etmekten geri durmamaktadırlar.

Hemen tamamına Irak Anayasası’nı sordum. Aldığım cevabı tahmin edebilirsiniz. Anayasanın sözde bölge gerçeklerine dayandırıldığını ama aksine bir sonuç doğurarak, bölünmeyi, parçalanmayı ve siyasi çekişmeyi arttırarak Irak’ta barışı bozduğunu beyan edip şikayet ettiler.

Oysa, 2005 Anayasası’nın adeta bir medeniyet ve birlikte yaşama dersi veren giriş kısmına bakıldığında; bugün Irak, sahip olduğu imkanlarıyla yeniden Babil bahçelerinin yurdu olması gerekirdi. Oysa ABD’nin sömürge valisi sıfatıyla Anayasa’nın yapılmasına öncülük etmiş olan Paul Bremer’in Irak ortasına yerleştirdiği Anayasa görünümlü bomba ile hem toplumsal gruplar ve hem de Dicle ve Fırat’ın çifte bir gerdanlık gibi süslediği Irak bütünüyle tahrip edilmiştir. Ortaçağlardan beri bilgi ve hikmetin, barışın yurdu olan Darüsselam (Bağdat); medeniyetlerin buluşma kavşağı Musul adeta eski çağlara döndürülmüştür. Eskiden birlikte yaşayanlar bugün küstürülmüş; tabiatın kendilerine ikram ettiği imkanlar ile işbirliği yerine kaba bir rekabet hatta düşmanlık geliştirmişlerdir. Üstüne bir de hala düğümü çözülemeyen DAEŞ ve onu ortadan kaldırma sırasında sebep olunan yıkımlar da özellikle Musul ve çevresinde onulmaz yaralar açmıştır.

Irak gözlemlerimin detaylarını, orada gördüğüm ilgi ve dostlukları, Türkiye’den gitmenin sağladığı avantajları, tarihten ve bugünden yapılan şikayetleri zaman zaman sizler ile paylaşacağım. Ancak dörtlü zirveden çıkan “Suriye Anayasası Komitesi” iradesi üzerine bugün sadece bu hatırlatmaları yapmak ile yetineceğim.

Irak, Suriye’ye ders olmalıdır. Hatta bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya da. Ama öncelikle bu coğrafyada aktör olmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’ne.

Cumhuriyetimizin 95. yılı kutlu olsun.

İstanbul Yeni Havalimanı açılıyor
İstanbul Yeni Havalimanı açılıyor

Dünyanın sayılı havalimanları içinde yer alacak olan İstanbul Yeni Havalimanı bugün resmen açılıyor. Türkiye’nin en büyük altyapı projelerinden birisi olan İstanbul Yeni Havalimanı hem Türkiye’yi havayolu taşımacılığında bir üst lige taşıyacak, turizmi canlandıracak hem de ekonomide istihdamdan ticaret hacmine kadar bir çok alanda domino etkisi oluşturacaktır.

Video: İstanbul Yeni Havalimanı açılıyor


İstanbul Yeni Havalimanı, yeni bir havalimanı yapılması kararının alındığı 2012 yılından bu yana siyasi tartışmaların odağında oldu. Projenin büyüklüğünden havaalanının konuşlandırılacağı yere kadar birçok konu muhalif siyasetçiler için yeni bir havaalanına gerek olmadığını iddia ettirecek sudan sebepler arasındaydı.

Atatürk Havalimanı yıllardır özellikle uluslararası uçuşlarda aktarma noktası olarak kullanılıyordu. Lakin son yıllarda tam kapasiteyle çalışıyor olması ve yüksek talebi karşılayamaması yeni bir havalimanı ihtiyacını ortaya koydu.

Bugün açılışı yapılacak olan İstanbul Yeni Havalimanı, tüm sudan sebep engellemeleri aşarak, Türkiye’ye her yönden hizmet edecek bir proje olarak dünyanın ilgisini çekmeye devam ediyor.

DÜNYANIN EN BÜYÜK HAVALİMANLARI

Uluslararası Havaalanları Konseyi (ACI) 2017 verilerine göre en fazla yolcu kapasitesine sahip havalimanları olarak birinci sırada 104 milyon yolcu ile Hartsfield-Jackson Atlanta Havalimanı, ikinci sırada 96 milyon yolcu ile Pekin Uluslararası Havalimanı ve üçüncü sırada 88 milyon yolcu ile Dubai Uluslararası Havalimanı geliyor.

Tokyo, Los Angeles, Şikago ve Londra ilk onda yer alan diğer havalimanlarından. İstanbul Atatürk Havalimanı ise 64 milyon yolcu ile 15. sırada yer almakta. Sıralamaya giren havalimanlarının ait oldukları bölgeler bizlere yeni ekonomik ve siyasi düzen ile ilgili dengelerin değişmiş olduğunu da fısıldıyor.

İlk 10 havalimanı içerisinde ABD’den 3, Asya kıtasından 5 (3 Çin, 1 Arap Emirlikleri, 1 Japonya) ve Avrupa’dan 2 havalimanı yer almakta.

İlk 3 havalimanı içerisinde Asya’dan 2 havalimanı bulunması ekonomideki güç dengesinin batıdan doğuya evrildiğini ve bu dönemde bu merkezlerin de hızlıca yer değiştireceğini göstermektedir.

Kısa vadede ilk 10 havalimanı içerisinde Asya ülkelerindeki havalimanı sayısının artması şaşırtıcı bir gelişme olmayacaktır.

İSTANBUL YENİ HAVALİMANI

Coğrafi konumu itibariyle Asya, Avrupa ve Orta Doğu’nun kesiştiği noktada yer alması ve bu konumunun sağladığı imkanlarla İstanbul Yeni Havalimanı’nın stratejik bir havalimanı olacağı aşikar.

Açıkçası bulunduğumuz coğrafyanın sahip olduğu avantajları son yıllarda yeni kullanmaya başladık. Çünkü geçmişte bu coğrafyada meydana gelen siyasi ve ekonomik ve toplumsal çatışmalarından dolayı hep maliyetini yüklendik. Örneğin, 1970’de havayolu ile taşıdığımız yolcu sayısı bakımından dünyada 33. sırada iken 2017 yılında 9. sıraya yükseldik.

Son yıllarda yakın coğrafyamızda bulunan enerji kaynaklarının büyük projelerle uluslararası piyasalara taşınması için Türkiye’nin “Enerjide Ticaret Merkezi ” olma çabaları devam etmekte.

Enerjide ticaret merkezi olmasının yanında, bunun tamamlayıcısı olan finans alanında da başlatılan İstanbul Finans Merkezi projesiyle İstanbul’un finans merkezi olma konusunda da önemli motivasyonu olduğu açık.

Diğer yandan stratejik coğrafi konumu itibariyle de “Lojistik Merkezi” olma konusundaki çabaların somut hale gelmesinde İstanbul yeni havalimanı önemli bir rol üstlenecektir. Bir taraftan kara ulaşımı, diğer yandan tarihi İpek Yolu’nun devamı niteliğinde hayata geçen Yavuz Sultan Selim Köprüsü, ülke içinde üretim merkezlerini birbirine bağlayan hızlı tren hatları da Türkiye’nin “Lojistik Merkezi” olma sürecini hızlandıracaktır.

Bu açıdan İstanbul Yeni Havalimanı’nın tüm fazları hayata geçtiğinde, yıllık 200 milyon yolcu kapasitesiyle dünyanın en fazla yolcu taşıyan havalimanları içerisinde zirveyi zorlayacaktır. Bu da İstanbul’u hava taşımacılığında önemli bir merkez haline getirirken; Türkiye’yi ticaret, enerji ve finans alanında bölgede lider dünyada ise ilk on ülkeden biri haline getirecektir.

Kazana kazana kaybediyoruz...
Kazana kazana kaybediyoruz...

Bu ülke, emperyalistler tarafından işgal edilemedi. Çanakkale, emperyalistlere dârü’l-İslâm’ın son kalesi Anadolu kıtası’nı emperyalistlere dar edeceğimizi gösterdiğimiz son büyük ölüm-kalım savaşıydı.

Video: Kazana kazana kaybediyoruz...


İslâm dünyası, Osmanlı’dan sonra paramparça edildi.

Bu toprakları emperyalistlere çiğnetmedik.

Tablonun görünen yüzü böyle.

Bir de tablonun görünmeyen yüzü var: İşte orası karanlık biraz, hem de çok karanlık!

Yakın tarihini bilmeyen, yakın tarihine dünya kadar uzak olan tek toplum biziz o yüzden.

Yakın tarihini “yalanlar” üzerine kurgulayarak genç kuşaklarına ve kitlelere dayatan tek ülke biziz.

Yakın tarihin “karartılması” bir kaç işlemle gerçekleştirildi.

Öncelikle bu toplumun tarih bilinci linç edildi. Bu toplumun tarihi Cumhuriyet’e hapsedildi, Cumhuriyet’in öncesi, hatta Cumhuriyet’i hazırlayan Tanzimat ve Meşrûtiyet süreçleri de -büyük ölçüde- hasıraltı edildi. Özellikle meşrûtiyetlerde ortaya konan entelektüel birikim inkâr edildi; eğer o birikim bıçak gibi kesilmemiş olsaydı, daha da derinleştirilerek geliştirilebilseydi, bugün bambaşka bir yerde olurduk.

“KÜLTÜREL İNKÂR”DAN KÜLTÜREL İNTİHARA...

Bu toplum emperyalistlere fiilen teslim olmadı ama zihnen teslim oldu: Batılılar tarafından sömürgeleştirilemedi ama kendi kendini sömürgeleştirdi.

Buna, “kale içerden ele geçirildi” de diyebiliriz: Bu toplumunun medeniyet birikimi, dinamikleri, ruhu dinamitlendi.

Ahmet Hamdi Tanpınar, bu süreci, “kültürel inkâr” olarak tanımlar. Tanpınar, seküler bir adamdır ama ülkenin yaşadığı ontolojik yok oluş felâketini görecek kadar bu toprakların insanlığa sunduğu derûnî ruhu iliklerine kadar yaşayan bir estet, bir şair, bir romancı ve bir düşünürdür de aynı zamanda.

Cumhuriyet’le başlayan süreç, bizi medeniyet değiştirmeye zorladı: Bu toplumun medeniyet iddiası yok edildi. Ruhkökleri kurutuldu. Bu topraklarda önce laik bir devlet icat edildi, İslâm bütün kurumlardan arındırıldı; sonra da laik bir toplum icadı devreye girdirildi.

Bizimle birlikte dünya tarihinin yapılmasında belli roller oynayan ülkelerin hiç biri medeniyet iddialarını terketmediler oysa!

Almanlar, iki büyük dünya savaşı verdiler, yok olmanın eşiğine geldiler ama “emperyal” iddialarını aslâ terketmeyi düşünmediler.

O yüzden toparlandılar, büyük bir yıkımdan başarıyla çıkmasını bildiler.

Ruslar da, yine Rus Ortodoks ruhu üzerinden toparlanma savaşı veriyorlar ve Putin’le gelinen noktada çok büyük mesafe katettiler.

Bu süreçte ruhunu ve ruhköklerini inkâr ederek kültürel dinamiklerini ve medeniyet iddialarını dinamitle aymazlığına soyunan tek ülke biziz!

Neden acaba?

Bu topluma laiklik projesi adı altında zorla, tepeden, Jakoben yöntemlerle medeniyet değiştirme dayatması yapıldı.

Sömürgecilerin dışardan işgal edemedikleri bu ülke bir anlamda içerden ele geçirilmiş oldu. Tanpınar’ın “kültürel inkar”ı kültürel intihara dönüştü!

Bir toplum medeniyet değiştirmeye kalkışarak “çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne” çıkamaz!

Yalnızca başaşağı yuvarlanır, çıkmaz sokaklara saplanır kalır!

Çünkü medeniyet değiştirme süreci, yüzyıllar süren zorlu bir süreçtir: Önce bir tanıma (“taklit” ve tenkit), sonra bir tanımlama (tahkik ve tarif), ardından bir özümleme (tefrik) ve yaratıcılık (teklif) süreçleri kaçınılmazdır.

Bir gecede olacak işler değildir “bu işler”.

Daha da vahimi, bir toplum, büyük tarihî krizler yaşayabilir ama bu tarihî krizleri, köklerini, medeniyet ruhunu, birikimini inkâr ederek aşamaz.

Bunun tek bir örneği bile yok insanlık tarihinde!

Büyük ölçekli kriz yaşayan bir toplum, önce krizle yüzleşir, derinlemesine felsefî bir hesaplaşma süreci yaşar, köklerini taze bir ruhla keşfe çıkar, Babanzade Naim’in “keşf-i kadîm” olarak adlandırdığı ve üzerinde kafa yorduğu bu süreç, bütün büyük ölçekli krizler yaşayan medeniyetlerin başvurdukları yegâne çıkış yoludur.

Batılılar, modernliği icat ederken iki bin yıl önceki köklerine gittiler; üstelik de bizim üzerimizden, İslâm medeniyetinin katkısıyla.

Ama biz, Batılıları bile köklerine döndürecek güce, çapa, derinliğe sahip medeniyet dinamiklerimizi diriltici bir ruhla, taptaze bir solukla keşfedeceğimize dinamitlemeyi tercih ettik!

İntihara sürüklendik.

İşte bizim trajedimiz bu!

Bu intiharı, Cumhuriyet kadrolarının kurucusu Kadro hareketinin babası Şevket Süreyya Aydemir, İnkılap ve Kadro başlıklı son kitaplarından birinde sarsıcı bir dille şöyle özetler: Her şeyi yıktık ama yerine hiçbir şey koyamadık.

Yakıcı gerçek bu.

Ama Türkiye’de sığ Kemalizm tavan yaptı.

Üstelik bir de buna muhafazakâr Kemalizm denen temelsiz, köksüz bir dalga, tuz-biber ekti!

KENDİMİZE ÇEKİ-DÜZEN VERMEK ZORUNDAYIZ!

Bir toplum, medeniyet değiştirmeye soyunarak varlığını bile sürdüremez.

Felâketle sonuçlanır bu tür köksüz, ruhsuz, sığ, hiç bir tartışmaya, konuşmaya, entelektüel açılıma izin vermeyen dayatmalar.

Bu dayatmaların varacağı yer, şiddetli savrulmalardır yalnızca. Savrulmalar ve ardından gelecek yapay olarak icat edilen ama gerçeğe dönüşmesi önlenemeyen, önlenemeyecek büyük kargaşalar.

Türkiye, köklü bir medeniyet buhranı yaşıyor iki asırdır.

Medeniyet krizi epistemolojik kırılma ve ontolojik kopuştur. Yönün ve yörüngenin yitirilmesi, her alanda ontolojik vakumların oluşmasıdır.

Eğer bu boşluklar, tarihî tecrübeden süzülüp gelen ilkelerle, ruhla ve dinamiklerle doldurulamazsa, ayartıcı her tür eğilim tarafından kolaylıkla doldurulabilir bir süreliğine de olsa. Ama uzun vadede bu, bu toplumun ölüm sürecine girmesi demektir. Yaratıcı’ya, insana, dünyaya ve hayata dâir hiç bir felsefî önermesi ve derinliği olmayan bu tür sığ ve ayartıcı ideolojiler, toplumu çıkmaz sokaklara fırtlatmakla sonuçlanır.

Türkiye’deki İslâmî kesimlerin son on yıllardan bu yana İslâmî ilkeleri ve değerleri değersizleştirecek kadar sekülerleşmeleri, dünyevîleşmeleri, komformistleşmeleri, oportünistleşmeleri, sığ / volk Kemalizm biçimlerinin patlamasına yol açtı.

Önce kendimize çeki düzen vermek zorundayız. İslâmî ilkeleri gözümüz gibi korumak zorundayız. Unutmayalım: İslâm’ı kaybedersek, hem hiç bir şeyi kazanamayız hem de bu toprakları da, bu topraklardaki varlığımızı da koruyamayız.

Bu çölleşme, çözülme ve savrulmanın bizi götüreceği yer felâkettir.

Kazana kazana kaybediyoruz...

Yüzyılın sonunda gelinen nokta burası.

Benden hatırlatması...

Vesselâm.

28 Şubat korkusunun canlandırılması hayra alamet değil
28 Şubat korkusunun canlandırılması hayra alamet değil

Muhafazakâr-dindar kesime hitap eden bazı yazılarda, mevcut gelişmelerden hareketle 28 Şubat’a dönülüyor şeklinde bir fikrin canlı tutulmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. 28 Şubat’ın ağır ve yıkıcı bir tecrübe olduğunu biliyoruz ve o dönemde yaşananlar toplumsal hafızamızda canlılığını muhafaza etmektedir. Fakat o döneme bir dönüşün varlığına dair imaların doğru olmadığı da açıktır.

Video: 28 Şubat korkusunun canlandırılması hayra alamet değil


AK Parti hükûmetlerinin ilk yıllarında birtakım darbe söylentileri ile 28 Şubat korkusu canlı tutularak FETÖ’nün hükûmet üzerinde ciddî bir baskı kurduğunu ve iktidar alanında ortaklık iddiasında bulunduğunu biliyoruz. Her bir darbe söylentisi FETÖ’yü biraz daha güçlendirmişti. Hâlbuki 28 Şubat Süreci bizatihi bu örgütün başarısıydı. Örgütü de yönlendiren büyük konsorsiyumun temel amacı Erbakan ve Millî Görüş çizgisinin saf dışına itilmesiydi. Kısa bir dönem için istediklerini elde ettiler. Rahmetli Erbakan, bu dönemin tarihte bir virgül kadar değerinin olmadığını söyleyerek Türkiye’nin millî politikalarına zaman kazandırdı. Nitekim 28 Şubat’ın en önemli aktörleri birkaç yıl içinde tasfiye edildi.

Bu dönem millî siyaset ekseninde çok önemli arayışların olduğunu söyleyebiliriz. Yakın tarihimizin bu çok önemli dönemi hakkında ayrıntılı araştırmalar yapıldıkça birtakım karanlık noktaların aydınlanacağını ümit ediyorum. Bu çalışmalar yapıldıkça millî siyaset oluşturma yönündeki çabalar ortaya çıkacaktır.

2000’li yılların başından itibaren millî siyaset üretme arayışları zorunluydu çünkü artık Türkiye için varlık yokluk meselesi tartışılır olmuştu. AK Parti’nin ilk yıllarında bu arayışlara hız verildiğini ve millîleşme siyasetinin kabul gördüğünü söyleyebiliriz. Aynı dönemde darbe söylentilerinin tekrar gündeme getirilmesi ilginçtir. Her bir darbe söylentisi FETÖ’yü biraz daha güçlü kıldı. 28 Şubat korkusu muhafazakârlar arasında sun’î bir dayanışma ortamının kurulmasına imkân verdi. 2007’de yapılan Cumhuriyet Mitingleri, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve e-muhtıra krizi millî görüş çizgisi ile FETÖ arasındaki tarihsel farkları buharlaştırdı. 28 Şubat’ta imam hatiplerin kapatılması zaten bu farkların ortadan kaldırılması amacına matuftu. Bu dönem FETÖ okulları, sosyal tabanda yakınlaşmayı sağlayan en önemli unsurlardan biridir. Zaman gazetesi ise bu yakınlaşmayı farklı bir düzlemde sağlayan araçtı.

Korku imparatorluğu hedefine ulaştı. FETÖ, iktidar alanında güç devşirdikçe Amerika ve İsrail kanadının Türkiye’deki etkisi arttı. Fakat bu süreç, kalıcı etkisini sosyal taban üzerinde gösterdi. Bu, tam manasıyla bir istila idi. Hem devlet kurumlarını ele geçiriyorlar hem de sosyal tabanda ciddî bir iç içe geçmişlik hâlini egemen kılıyorlardı. Bugün Türkiye’de yaşanan iltisak ve irtibat gerçekliğini iç içe geçmişlik hâlini sağlayanlar üzerinden tartışmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Bu, şimdiye kadar hiçbir şekilde gündeme getirilmedi. O dönem kimler ele geçirildi, kimler esir alındı bilmiyoruz. Ama onlar kimlerse kendilerini de tartışmaya açmak suretiyle esaretten kurtulabilirler. Bahsettiğimiz korkunun diri tutulması işlevselliği açısından çok önemliydi. 28 Şubat’ın en önemli aktörlerinden Süleyman Demirel’in, Erdoğan’a 2015’e kadar ömür biçmesini hafife almamak gerekirdi.

Başta ifade ettiğim gibi muhafazakâr-dindar kesim arasında, AK Parti iktidarının başında olduğu gibi, yeniden bir 28 Şubat korkusundan bahsedildiğine tanık oluyoruz. Türkiye daha 2000’li yılların başından itibaren bu karanlık dönemi kapatmıştı. 28 Şubat korkusunun yeniden canlandırılması hayra alamet olmasa gerek. Muhafazakâr-dindar kesimin ikinci bir yönlendirmeyle farklı yerlere savrulması çok da afakî bir durum değildir. Bir defa yaşanıldı ve 15 Temmuz’da tarihimizin en utanç verici saldırısına maruz kaldık.

Türkiye’nin millî siyaset ekseni oluşmuştur. Bu, kuşkusuz, “yeni Türkiye” demektir. Türkiye elbette geçmişin tecrübelerini bir kenara atacak değildir. Ama bugün ulaşılan yerden bir geriye dönüşten bahsetmek doğru bir yaklaşım değildir. Birtakım anlaşmazlıklar söz konusu olabilir. Bu bağlamda çıkan tartışmaları da faydadan uzak görmemek lazım. Ama buradan bir korku üretmenin doğru olmadığı açıktır. Türkiye, kendi yolunu oluşturuyor. Üstelik küresel ölçekte etkiye sahip krizler çıkmadan önce adım atmanın avantajlarına da sahiptir. Büyük değişimleri ve dönüşümleri önceden görmüş olmak Türkiye’ye yeni imkânlar sunacaktır.

Komplocuların keşfi avreti
Komplocuların keşfi avreti

Komplo teorilerine bakışımı daha önce defalarca burada zikrettim. Nesnel mesnedi olmayan komploların, işin tabiatına vakıf olmayanların sadece hayalleri ve bazı olağan şüpheli aktörlerle ilgili önyargılarına dayanarak ürettikleri komploların bize hiçbir faydası yok.

Video: Komplocuların keşfi avreti


Bizi gerçeklerden koparır, hayaller, hatta kabuslar dünyasında gezdirir. O komplo teorileri içinde bilmeden düşman bildiğimiz güçlere tanrısal bir güç atfederek kendimizi de kul yerine koymaya başladığımızı bile fark etmeyiz. Dünyada dönen her şeyin o komplo kurucularının tedbir ve iradesi altında cereyan ettiğini vehmetmeye başlarız.

Aslında bu yolla komplonun kurucularını doğrudan Allah’a şirk koştuğumuzu bile anlamayız. Oysa işin gerçeği komplo kuranlar, kurmaya çalışanlar ve bunu uygulamaya koyanlar yok değil, var. Şeytani bir güç her zaman devrededir, her zaman fitnesini fesadını yapmaya ve yaymaya çalışmaktadır.

Onları iyi takip etmek komplolarını boşa çıkarmaya çalışmak gerek. Ancak komplolarını boşa çıkaracağız derken onlara olduğundan fazla güç atfetmemek, dünyada olup biten her şeyin onların iradesinin bir tezahürü ve tecellisi olduğu vehmine kapılmamak gerekiyor. Onlar bir tuzak kurarlar, Allah da bir tuzak kurar ve Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.

O’nun tuzağı iyi insanlığın aleyhine değil, insanlık düşmanlarının, zalimlerin, mücrimlerin aleyhinedir.

Aslında şimdiye kadar nice komploların, onları kurup uygulayanların aleyhine sonuçlandığını gördük. Kaşıkçı olayının da sadece Kaşıkçı’yı ortadan kaldırma çabasından ibaret olmayan, Türkiye’de yeni bir darbe teşebbüsünü harekete geçirecek büyük bir komplonun parçası olduğunu, ortaya çıkan verileri birleştirdiğimizde net bir biçimde görüyoruz.

Özene bezene seçilerek hazırlanıp olay günü Türkiye’ye getirilmiş olan Kaşıkçı’nın dublörü Sultanahmet’te girdiği bir tuvaletten başka bir kılıkla çıkıyor. Düşünsenize, biz Kaşıkçı’nın nişanlısı haber vermiş olmasa o gün, belki ertesi gün belki günler sonra İstanbul’da ortadan kaybolmuş bir S. Arabistan vatandaşının veya saygın bir gazetecinin haberleriyle uğraşıyor olacaktık.

S. Arabistan’da yarı resmi gazetelerden Okaz zaten hemen iki gün sonra Türkiye’nin Araplar için güvenli bir ülke olmadığı haberlerini yazmaya başlamıştı bile. Devamında gelecek olan şey son derece yoğun bir propagandanın Türkiye’nin Suudi vatandaşlarına kast edenlere karşı güvenlik sağlayamadığı algısını şok bir etkiyle yaymaya çalışması olacaktı. Bu ilk dalgayı Amerika’dan veya başka ülkelerden Türkiye’ye yönelik yaptırım söylentileri bile takip edebilecekti.

Daha önce test edilmiş ve belli bir duyarlılığı tespit edilmiş olan kur üzerinde odaklanan bir hamlenin Türkiye’yi kısa süre içinde emsalsiz bir ekonomik krize sokmasının planlandığı anlaşılıyor.

Hem bu hamleyi hem de bu hamlenin basit bir hata yüzünden akamete uğramış olmasını Türkiye sevdalısı Arap halkları kendi aralarında “Erdoğan’a karşı yeni bir darbe girişiminin püskürtülmesi” olarak adını koymuş bile.

Türkiye’nin Kaşıkçı’yı öldürmek için gelen ve o meşum cinayeti işledikten sonra S. Arabistan’a geri dönen 18 kişiyi yargılamak üzere S. Arabistan makamlarına ilettiği talebin geri çevrilmesi cinayetin aslında resmi bir makamla üstleniliyor olduğuna delalet ediyor.

Belli ki S. Arabistan resmi makamları bu işten sıyrılmak üzere bile doğru bir savunma argümanı veya davranışı sergileyemiyorlar. Tıpkı Türkiye’nin resmi makamlarını konsolosluğa davet ettikten sonra, içeri girmelerine izin verinceye kadar günlerce göstere göstere içeride temizlik yapmaları gibi. O temizlik içerde cinayet delillerini karartılmasından başka bir anlama gelmediği için cinayetin en büyük delili olarak kabul edilebilirdi, nitekim gerek kalmadan itiraf geldi.

Cinayetten sonra katilleri taşıyan uçakların ikisinin de doğrudan Riyad’a uçmak yerine birinin Kahire’ye birinin de Dubai’ye indikten sonra Riyad’a gitmesi ayrıca değerlendirilmeli. Bu üç ülkenin son zamanlarda ortaya koyduğu ittifak bu kirli olayda da bütün çıplaklığıyla gerçekleşmiş görünüyor.

Tam bir keşfi avret hali.

Yıllardır masum insanlara zulmeden, dünyada onlar hakkında “terörist” suçlamasıyla kampanyalar yürüten bir ittifak olarak temayüz etmiş olan bu grubun bu hunharca cinayette de suç ortağı olarak çırılçıplak enselenmiş olması ilahi bir ceza olarak yeter.

Olay bu kadar açıktır. Buradan hala mücrimlerin zekiliğine, komplolarının hala akıl sır erdirilemeyecek hayranlık verici sinsiliğine veya boyutlarına ışık tutar gibi açıklamalar yapanlar bu ilahi cezanın göz kamaştırıcı ışığını görmezden gelerek çok şey kaybediyorlar.

Çinlilere tereyağlı pilav yedireceğiz
Ekonomi
Çinlilere tereyağlı pilav yedireceğiz
Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği Genel Müdürü Fahrettin Poyraz, Türk çiftçisinin ürünlerini 5-10 Kasım'da Şanghay'da düzenlenecek Çin Uluslararası İthalat Fuarı'nda tanıtacağını belirterek, "Çin'de Türk gastronomi kültürünü oluşturmak istiyoruz. Çinlilere, Türk pirinciyle yapılmış tereyağlı pilavı yedireceğiz. Türk pirincinin önü açılacak. Çin'e bulgurumuzu da satacağız. İşlenmiş etler ve pastırmamız için de potansiyel var" dedi.
AA
81 ilde güven ve huzur uygulaması: 1727 kişi yakalandı 2 buçuk milyon TL ceza kesildi
Gündem
81 ilde güven ve huzur uygulaması: 1727 kişi yakalandı 2 buçuk milyon TL ceza kesildi
Türkiye genelinde eş zamanlı yapılan güven ve huzur uygulamasında, çeşitli suçlardan aranan 1727 kişi yakalanırken 823 araçta trafikten men edildi. İdari ve trafik yönünden toplam 2 milyon 492 bin 351 TL cezai işlem uygulandı.
DHA
28 Ekim Türkiye’de şu an saat kaç? Saatler geri alınacak mı?
28 Ekim Türkiye’de şu an saat kaç? Saatler geri alınacak mı?
Türkiye’de şu an saat kaç sorusu günün en çok merak edilen konuları arasında yer almaktadır. Bazı akıllı telefonların saatleri geri almasından ötürü vatandaşlar saatleri şaşırmaya başladı. Bu karmaşanın ardından ise vatandaşlar saat kaç sorusunu sormaya başladı. Peki bu yıl Türkiye’de saatler geri alınacak mı?
Diğer

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.