Bizim markamız kriz!
Bizim markamız kriz!

Bir film ve bir kitap önerisi…

Bu ismi taşıyan belgesel ve film; 2002 Bolivya başkanlık seçimlerinde Gonzalle De Lozanda’nın seçimi Amerikalı bir siyaset bilimci James Carville’nin stratejisiyle kazanmasını anlatır. Bu olayın belgeseli 2005 yılında; filmi de 2015 yılında çekildi. Bir sinema şaheseri değil elbette.

Video: Bizim markamız kriz!


Ancak halkla teması zayıf olan bir liderin halkın içinden birisi gibi gösterilmesine ilişkin çok iyi taktikler veriyor. Siyaset biliminin de iletişim biliminin de kesiştiği noktaları çok iyi ortaya seriyor. Filmi iki yıl önce izlemiştim. Ancak CHP’nin seçim kampanyasını ve İmamoğlu’nu izlerken sürekli filmi hatırlatan sahnelerle karşılaşıyorum. Elbette her kampanyada illa ki bir kurgu vardır, olması gerekir. Ancak endişem bu sahnede her şeyin kurgudan ibaret olması.

HALK MÜSLÜMANLIĞI İLE KAVGA/BARIŞ MÜMKÜN MÜ?

CHP’nin dindar halkla barışma meselesi, içerdiği tarih, ideoloji ve yaşam biçimi itibariyle pek zor görünüyor.

Bir iki Yunus şiiri, Mevlânâ divanı bu geçmişi kolay kolay silemez.

Din ile alakalı her şeyin irtica şeklinde tasvir edildiği, tenkit edildiği bir tarih ve bunun beraberinde gelişen tahammülsüzlük, küçümseme, yok sayma ortamı bir müddet sütre gerisindeydi, yeniden gün yüzüne çıktı. Sosyal medyaya dökülen mesajlar bu bakışı çok iyi ortaya koyuyor.

Din ile alakalı her şeye; bunu taşıyan halka tahammülsüzlük yeni oluşmadı elbette. İslâm’ı hurafe olarak gören bu bakışın kültürel kodları çok eskiye dayanıyor. Karikatürler bile tek başına dönemin ruhunu anlamaya yeter. Müslümanım diyen herkesi aşağılamak için kullanılan imaj, Demirel’den Erbakan’a değişmez; takkeli, tespihli, sarıklı ve develi, haçlı aşağılayıcı karikatürler bu zihniyetin özetidir.

Bu konu üzerine yazılmış en önemli eser olan İsmail Kara’nın “Cumhuriyet Tarihi’nde Bir Mesele Olarak İslâm” kitap serisi bu alanın örnekleriyle doludur. Kitap Türkiye tarihini adeta özetler.

Şerif Mardin Din ve İdeoloji kitabında bir teşhis olarak bu durumun sebeplerini şöyle anlatır.

‘’Halk kültürü ile seçkinler kültürü arasında bir uçurum olması, seçkinlerin, dine önem veren kimseler olsalar bile ‘halk İslâmı’nı kuraldışı [heterodoksi, herezi] saymalarıyla sonuçlanmıştır. Dini ciddiye alan veya almayan kimseler, halk inançlarının kendi içinde anlamlı bir tür olduğunu kabul etmemişlerdir. Bunun için yalnız ‘hurafe’den bahsetmişlerdir”.

Bu aşağılamanın odağında Halk Müslümanlığı hep yer alır. Cahil, köylü bulunan halk neye inanması gerektiğini bilmiyordur. Bunun örneklerinden birisi de halk arasında en yaygın olarak okunan Mızraklı İlmihal kitabının basımı etrafında yapılan tartışmalardır. Bu tartışmayı “Değişen Din ve Dünya Algısının Bir Kitaba Mızraklı İlmihal’e Yansıması” isimli bir makalede anlatan İsmail Kara karikatürlerin irticacı tiplerinin ellerine mutlaka Mızraklı İlmihal’in tutuşturulduğunu söyler. Mızraklı İlmihal’e verilen tepkiyi Nazım Hikmet’ten bir alıntıyla şöyle anlatır.

“1962 tarihli ‘Vatan Haini’ şiirinde ‘Vatan çiftliklerinizse/kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan/vatan şose boylarında gebermekse açlıktan/…/vatan Mızraklı İlmihal’se, vatan polis copuysa/.../Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:/Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ” mısralarında Mızraklı İlmihal’i en ağır menfiliklerin arasında zikretmekte mahzur görmeyen Nazım Hikmet ‘Çocuklarımıza Nasihat’ şiirinde de aynı tavrını sürdürür: ‘Ve din dersi hocasının resmini yapan kurşun kaleminle yık Mızraklı İlmihal’in yeşil sarıklı iskeletini’. Belli ki “halkçı” Nazım, ideoloji kurbanı yahut fedaisi olarak halka ve halk hissiyatına karşı! Fakat yürüyen tek çizgi bu değil, Mızraklı İlmihal de büyük bir metin olarak her şeye rağmen hükmünü yürütüyor. Hâlâ sadık okuyucuları, yayıncıları, muhipleri var. Belki onlar için de bir muhalefet ve müdafaa vasıtası. Ayrıca ilim adamları pek ilgi göstermiyor ama o ihmal edilerek Osmanlı dinî kültürü, ifade biçimleri ve bugüne kadar gelen halk Müslümanlığı yeterince ve derinliğine kuşatılıp anlaşılamaz.”

Toplumsal hafıza kolay değişmiyor elbette. Bu halk ne “Mızraklı İlmihali”i ne de dinini unuttu. Unutturmaya çalışanları da unutmadığını siyasi tarih gösteriyor.

....

Güncel tartışmaların dışında bir bakış ile; olanları yeni bir lider ile yeni bir kurguyla CHP’yi merkeze oturtma çalışması olarak görüyorum. Çalışma diyorum, çünkü üstteki kurgusal Yunus dili, bir tık altta hemen dindar insanlara hakarete yöneliyor. Halka tahammülsüzlük illa ki fışkırıveriyor.

Aksi de zaten mümkün değil.

Böyle bir negatif hissiyat içinde yetişen bir kitlenin halk ile barışma projesi bu toplumsal hafıza ile mümkün görünmüyor. Olsa olsa her şey bir sahneden ibaret gibi görünüyor.

”İşte Paşam, İstanbul”
”İşte Paşam, İstanbul”

Sosyal medyada 23 Haziran’da yapılacak seçimle ilgili bazı esprili paylaşımlar yapılıyor. CHP’li belediyelerin hazırladıkları, o gün köpekbalığı saldırısı, kar fırtınası beklendiğini, plajların, işletmelerin İstanbullulara kapalı olduğunu yazan görseller kampanyaya destek verenlerin sosyal medya hesaplarında, WhatsApp gruplarında ‘elden ele’ dolaşıyor.

Video: ”İşte Paşam, İstanbul”


Bu kampanyaya CHP’yi iyi tanıyan bir iletişimciden itiraz gelmiş. 31 Mart yerel seçimlerinde CHP’nin iletişim kampanyasını yürüttüğü söylenen Ateş İlyas Başsoy, Facebook hesabından bu mesajların “abartıldığını” yazmış:

“Bu iş neşeli beyaz Türkler ‘event’i gibi görünürse yandık. Bu ‘gezi coşkusu’ bir yere kadar güzel, bir yerden sonra zorlayıcı (...) Bu abartılı şenlik havasını daha da abartmadan bitirmek gerek... Makara yarıştırma zamanı değil (...) Kendi yankı odamıza çekilip makara yarıştırma zamanı değil.”

Başsoy açıklamasını “Her şey çok zor olacak” diye de bitirmiş.

Seçmen davranışları söz konusu olduğunda aslolan fikir, lider ve teşkilattır, hangi mecranın kullanıldığı değil. Bu üç unsur güçlüyse seçim kazanılır, yoksa Twitter’da eğlenceli bir içerik, gülüp geçilen bir karikatür gibi kalırsınız maalesef. Bu nedenle İletişimci Başsoy’a sosyal medyanın kullanımıyla ilgili katılmamak elde değil.

Öte yandan, araştırmalara göre ‘eğlendirici’ içerikler, sosyal medya kullanıcılarının en çok ilgisini çeken kategoriymiş. Yani, kabul etmek lazım, eğlence, gırgır sosyal medyanın fıtratında var. Bu da tanıtımı yapılmak istenen kişi, fikir veya ürün ve hizmetin ‘tanınırlığını’ sağlamak, seçmen ya da tüketici üzerinde ‘farkındalık’ yaratmak için bir anlamı olduğunu gösterir.

Ancak bu ‘farkındalık’, bir ‘davranış değişikliği’ yaratırsa değer taşıyacaktır. Yoksa tek başına sosyal medyaya güvenmek tam bir hayalperestlik... Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı olduğu 2014 seçimlerini hatırlatmakta fayda var.

İhsanoğlu’nun, oy oranı yüzde 38.44’te kalmıştı. Seçim sonuçları açıklandığında Aslı Aydıntaşbaş Hanımefendi, “Hiç anlayamadım nasıl oldu. Twitter’a göre Ekmeleddin Bey yüzde 65 ile kazanıyordu” demişti. Aslı Hanımı yanıltan ‘tanınırlığın’ mutlaka ‘davranış değişikliği’, yani oy anlamına gelmediğini bilmemek olabilir...

90’lı yıllarda ülkemizde ünlenen şarkıcı Ciguli’yi tanımayan yoktur herhalde... Şarkıcı birden ünlenmiş, deyim yerindeyse fırtına gibi esmişti... 2014 yılında Sofya’da yokluk içinde öldü. Ciguli’nin tanınırlığı, ünü dinleyicide bir davranış değişikliği yaratamamıştı. Onları Ciguli cd’lerini satın almaya, konserlerine gitmeye ikna edememişti. Çünkü eğlence, bir ikna aracı değildir.

Meydanlar da böyle yanıltıcı olabilir...

Çok partili döneme geçildikten sonra, 1950 yılındaki seçimlerden önce CHP lideri İsmet İnönü, bir miting yapmak için İstanbul’a gelir. Meşhur Taksim Mitingi... Meydan hıncahınç doludur... 100 binden fazla insanın orada olduğu söylenir... O zaman İstanbul’un nüfusu 900 binlerde... Dönemin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Ord. Prof. Fahrettin Kerim Gökay, büyük bir kalabalığı toplamanın gururuyla İnönü’ye meydanı işaret eder, “İşte Paşam, İstanbul!” . Seçimler sonuçlandığında Adnan Menderes’in Demokrat Partisi iktidar olmuş, CHP ise İstanbul’dan bir milletvekili bile çıkaramamıştır...

Sosyal medya ve meydanlar, neden-sonuç ilişkisi ortaya koyamazlar, o nedenle yanıltıcıdır. İşte, ‘tanınırlık’ ve ‘davranış değişikliği’nin iletişim alanında yarattığı sonuçlar bu kadar farklıdır.

Pembe mabatlılarla alıp veremediğim
Pembe mabatlılarla alıp veremediğim

Devam etmeyi çok istememe rağmen “sınıf” odaklı yazılara küçücük bir ara verip bu meseleyi yazmak istedim. Umarım anlayışla karşılarsınız.

Video: Pembe mabatlılarla alıp veremediğim


Yekten söyleyeyim. İstanbul yerel seçimlerinin iptal edilme kararına dair sorularım var. Bu soruların bazılarının cevabını aldım, alabildim; bazıları benim açımdan hâlâ cevapsız. Dolayısıyla “iptal edilme kararı doğrudur” cümlesi ile “iptal kararı yanlıştır” cümlesi arasında sıkışıp kaldım. Üstelik, yapılacak seçimi hangi ittifakın kazanacağı sorusundan bağımsız olarak, ben de Fatma Barbarosoğlu gibi düşünüyorum: Bu iptal kararının son derece önemli sosyolojik çıktıları olacak ve bu çıktılar Türkiye’nin yakın geleceğinde belirleyici bir önem arz edecek. Doğrusu beni alakadar edecek kısım da orası olacak. Yani bu sosyolojik çıktıları gözlemek ve Türkiye’nin yeni siyasal kümelenmelerinin cetvelini yapabilmek…

Bir de hiç değişmeyen bir meselem var tabii. İlgi alanımdan hiç çıkmayan… Yazının esas meselesi odur.

“Türkiye’nin pembe mabatlıları” olarak tanımladığım ünlü-yarı ünlü Cihangir-Etiler sanatçılarının üzerinde ittifak ettiği sihirli bir cümle vardır: “Sanatçı muhalif olmalı.”

Sonra şöyle devam eder bu cümle: “Aslında muhalefet sanatın doğasında var. Sanatçı, yaşadığı topluma karşı sorumludur. Bu sorumluluk bilinciyle hareket edip halkı aydınlatmalıdır.”

Benim açımdan sanatçının bağımsızlığı ve bağımsız hareket edebilme yetisi muhalif olmasından yüz bin kat daha önemlidir; ama şimdilik bunu hesaba katmayalım.

Bizim pembe mabatlılar, “sanatçı muhalif olmalı” cümlesinin hakkını verseler, verebilseler hiçbir diyeceğim olmayacak. Temsil misal Gezi sürecinde gösterdikleri duyarlılığı 15 Temmuz darbe girişiminden de esirgemeseler; Berkin Elvan’a gösterdikleri ilgiyi Eren’e de gösterseler problem yok.

Çok mu “o tarz işlere ben pek şey yapmıyorum” durumu oluştu? Alın bizim aslanlar aslanı pembe mabatlılarımız için şahane bir muhalefet alanı: Toplumda yükselen mülteci karşıtlığının tam karşısına geçip mülteci haklarını savunmak!

Herhangi bir pembe mabatlıyı Türkiye’nin en güncel meselelerinden biri olan mülteciler konusunda inisiyatif alıp bilinçlendirme yaparken gördünüz mü? Tam tersine Türkiye’de yaygınlaşan popülist ırkçılığa destek olanlarını bir çırpıda saymak mümkün.

2017’nin Temmuz ayında Sakarya’da bir mülteci olan 9 aylık hamile Suriyeli Emani’ye tecavüz edilmiş, ardından genç kadın 10 aylık bebeği ile birlikte vahşice öldürülmüştü. Sadece merakımdan googlea yazdım: “Emani cinayetiyle ilgili sanatçıların tepkisi.”

İlk sonuç ne çıktı dersiniz: “Sosyal medyada YSK’nın kararına ünlülerden tepki.”

İşte benim açımdan mesele budur. Mülteci probleminde, kadın cinayetinde, 15 Temmuz gecesinde, Eren’in şehadetinde akıllarına bir an olsun “muhalif olmak” gelmeyen bu pembe mabatlılar, söz konusu gündelik politikanın bir meselesi olan İstanbul seçimlerinin iptali olduğunda aynı anda düğmelerine basılmış gibi birdenbire “muhalif ve ahlâkî” bir poza ilerliyorlar. Üstüne bir de bizi salak zannediyorlar.

Hürriyet’in “işte ünlülerin 15 Temmuz tepkileri” isimli galerisinde 17 ünlü var. Çerini çeperini koyunca 30 eder belki. Bu “her şey güzel olacak” dalgasına katılan ünlü-sanatçı tayfasının rakamı 300’ü aşmıştı ben yazımı yazarken.

Bu muazzez halkın “istiklal mücadelesi” verdiği 15 Temmuz gecesi saklandıkları güney otellerinde, girdikleri ATM kuyruklarında, perdelerini sıkı sıkıya kapattıkları evlerinde “muhalif olmayı” akıl edemeyen bu pembe mabatlılar, her şeyi ile sağcı Ekrem İmamoğlu “sanatçılar konuşsun” deyince birdenbire devasa bir kampanyanın en azılı muhalifleri kesiliyorlar.

Haklarını vermek lazım fakat… Bu “muhalif ve ahlâkî” pozu çok ama çok iyi kesiyorlar. Oysa altı üstü “bir nehir yeteri kadar gür akıyorsa içine atlamak lazım” diyerek devam ediyorlar yollarına. Ne memleket umurlarında ne bir şey esasında… O esnada alabilecekleri “en avantajlı pozisyonun” ne olduğunu hesaba katarak yollarına devam ediyorlar. İnanmayan Gülben Ergen’e, Cem Yılmaz’a falan baksın. Ne dediğimi anlayacaktır.

Net söyleyeyim, net anlaşılsın. İstanbul seçimlerini kim kazanırsa kazansın, Türkiye seçimlerini kim kazanırsa kazansın bu pembe mabatlılarla alıp veremediğim devam edecek. Onların o “ay şekerim bunlar da çok oluyor artık” küstahlıklarıyla, o güya hakkaniyet pozlarıyla Allah ömür ve izin verdiği sürece mücadele etmek boynumun borcudur.

Yarım yamalak bir dram içinde “bir arpa boyu yol alamayanlar”
Yarım yamalak bir dram içinde “bir arpa boyu yol alamayanlar”

İstanbul seçimlerinin YSK tarafından yenilenmesi kararına karşılık CHP ve Ekrem İmamoğlu’nun büyük bir iştahla mağduriyet rolüne soyunmaları, beklenen, hazırlanılmış ve çalışılmış bir şeydi. Tıpkı seçim kampanyasında attığı her adımın önceden çalışılmış olması gibi.

Video: Yarım yamalak bir dram içinde “bir arpa boyu yol alamayanlar”


Kabul edelim ki, İmamoğlu bir seçim kampanyası için çok iyi bir malzeme. Bir seçim sürecine giderken seçmenin psikolojisine göre, ortamın icaplarına göre alması gereken her tavrı alıyor, girmesi gereken her kılığa rahatlıkla giriyor, her yüz halini ortamına göre takınabiliyor.

Yine kabul edelim ki, partisi de genel başkanı da bu sefer kendilerinden epey feragat ederek İmamoğlu’nun hedefe doğru ilerlemesi için önünde engel oluşturacak olan kendileri bile olsa kendilerini kadrajdan yok ettiler. İstanbul seçmeni nezdinde itibarı sınırlarına dayanmış olan Kılıçdaroğlu kampanyadan kendini geri çekti, militan sol, Gezi ve PKK çevreleriyle yakın ilişkisi dolayısıyla her bakımdan olumsuz bir figür olan il başkanı hiçbir kadrajda İmamoğlu ile gözükmemeye çalıştı. Böylece İmamoğlu’nun CHP’nin anti-demokratik geçmişinden, HDP ile, aşırılıkçı militan sol gruplarla koyun koyuna ilişkisinden münezzeh plastik masumiyette bir portresi önplana çıktı.

Buna rağmen, bu malzeme, ancak inanılmaz derecede çok iyi organize olmuş bir faaliyetle, seçim sandıklarında yapılan hilelerle sonuç alabilecekmiş. AK Parti oylarının önceki seçim sonuçlarına göre bile bir buçuk oy artmış olduğu halde kazanamadığı tuhaf bir durum oluştu. Farkın ilk etapta 30 bin oy olarak belirdiği bir durumda, sadece bazı bölgelerdeki geçersiz oyların sayımıyla AK Parti’den 17 bin oyun çalınmış olduğu keşfedilince İstanbul’un bütün sandıklarına etki eden bir hile için yeterince güçlü bir delil ortaya çıkmış oldu.

Böyle bir delil varken, sonuca itiraz etmeyi kimse seçim sonuçlarını kabul etmemek olarak niteleyemez. Böyle bir durum başka hiçbir karine olmasa bile kendiliğinden bütün seçim sonuçlarına itiraz hakkı doğurur.

AK Parti’yi en doğal itiraz hakkını kullandığı için “sandığı kabul etmeyenler” safına yazmak zulmün en büyüğüdür. AK Parti seçimi kaybetmiş olduğu, başta Ankara ve Antalya olmak üzere, bir çok yerde büyük bir olgunlukla ve saygıyla sandıktan çıkan kararı bir hak olarak teslim etmiştir. Oysa İstanbul’da ortaya çıkan bu durumda AK Parti itiraz hakkını kullanmamış olsa kendi seçmenine zulmetmiş, sandığın gereğinde küçük oyunlarla manipüle edebilme heveslerini cesaretlendirmiş olurdu. Oysa AK Parti’nin yaptığı şey sandık sonucuna razı olmamak değil, sandığın namusunu kurtarmak, durumun bütün açıklığıyla ortaya koyduğu üzere sandığa bulaşmış bir şaibeyi temizlemektir.

Olayda kimsenin mağdur edildiği yok. İmamoğlu açısından henüz kazanılmamış bir seçim vardır. Elinden alınan mazbata aslında itirazlar sonuçlanıncaya kadar eline verilmemesi gereken bir mazbataydı. Çünkü başabaş giden bir seçim var ve herhangi bir bölgenin itiraz sonuçlarının sonucu etkileme ihtimali zaten çok yüksekti. Kaldı ki, ortaya çıkan ihtilaflı durumda hakları elinden alınmıyor, sadece seçim yenileniyor, bu seçimde tekrar yarışacak, tekrar o uzlaşmacı CHP’li ama CHP’li gibi olmayan, HDP ile kol kola ama lakayt rollerini oynayarak yarışma hakkı var..

Buna karşılık bugün mazbatanın elinden alınmış olması üzerinden bir mağduriyet tablosu yazmaya çalışması sadece fazla garp kurnazlığı. Bu tablodan çıkaracağı mağduriyetle yine Recep Tayyip Erdoğan’n başarı yolunu taklit edeceğini sanıyor. Oysa Erdoğan’ın mağduriyeti de, duruşu da, mücadelesi de, karşısındaki egemen güçler de alabildiğine gerçekti. Erdoğan boğazına kadar büyük sorunlara gark olmuş bir İstanbul’da, halkını sömürüp çevresini berbat eden sermaye çevrelerine karşı mücadele ederek geldi ve kısa süre içinde destanını yazdı. İmamoğlu’nun bugün İstanbul’a anlatacağı hangi hikaye var? İmamoğlu’nun burada çıkaracağı ancak yarım yamalak bir dram olabilir, elaleme güldürmek üzere kendini.

11. Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül’ün YSK kararını 367 kararına benzetmesi dahi bu yarım yamalak dramı tam bir drama çeviremez, boşuna umutlanmasın. Ama sayın Gül’ün kendi hikayesi ile İmamoğlu hikayesi arasında kurduğu paralellik her bakımdan ibretlik bir hadise olarak kayda geçecektir. 367’deki apaçık zulmü bugün kendi haklarını arayanlara atfetmenin hiçbir vicdanla telafisi yok.

Sayın Gül, “bir arpa boyu yol alamamışız” diyerek bu özdeşleştirmeyi yaparken aslında sadece artık kimlerle ağladığını, kimlerle güldüğünü, kimlerle de yol yürüdüğünü iyice aşikar etmiş oluyor. 367 gibi bir dehayı üreten cin fikirli cellatlarıyla yürünen yol insana ne hissettirir, doğrusu ben bilemiyorum. Allah onların yolundan uzak tutsun. O yol gaflet ve delalet yoludur. Her gün defalarca o yoldan uzak kalalım diye dua ediyoruz.

Sayın Gül de ediyor diye biliyoruz, ama hangi ara AK Parti’nin çok açık bir durumdaki hak arayışını kendisine yapılan bu dalaletle özdeşleştirecek noktaya gelmiş, hayret doğrusu?

Tekrarlayalım, AK Parti’nin yaptığı itiraz kendi seçmenine, temsil ettiği kesimlere karşı bir sorumluluğun ifası, sandığa ve halkın iradesine sahip çıkmanın ta kendisidir.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi sürecinde, bugün kendileri için ağladığı kesimler, AK Parti’nin sahip olduğu güçlü toplumsal desteğe karşılık sırf toplumsal uzlaşma adına adaylıktan çekilmesi yönündeki vesveselerine karşılık “Temsilde tevazu olmaz” demiştim. Kendiniz istediğiniz kadar mütevazi olabilirsiniz (hatta, tabii ki mütevazi olmalısınız, cahillerden başka kim kibirlenir, ahmaklardan başka kim büyüklenir?) ancak temsil ettiğiniz insanlar adına onların haklarından feragat edemezsiniz.

Sizi seçenler, size güvenenler sizin haklarınızı sonuna kadar savunacak dik duran bir liderlik beklerler. Sayın cumhurbaşkanımızın kişisel ilişkilerinde ne kadar mütevazi olduğunu herkes bilir, ancak ona temsil gücü veren en önemli şey temsil ettiği insanlar adına dik durması, temsil ettiği haklarını kendi kişisel kompleksleri yüzünden başkalarına peşkeş çekmemesi veya kurban etmemesidir. Onun bu temsil kabiliyetidir arkasındaki halk desteğini sürekli ve güçlü kılan.

İstanbul yenileme seçiminin takvimi hazır: Seçim süreci başladı
İstanbul yenileme seçiminin takvimi hazır: Seçim süreci başladı
23 Haziran 2019 Pazar günü yapılacak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yenileme seçimlerinde uygulanacak seçim takvimi hazırlandı . Takvime göre seçim süreci bugün başladı. Kamu görevlileri arasından belirlenen sandık kurulu başkan ve üyelerinin listesi, seçime katılacak siyasi partilere 21 Mayıs Salı günü verilecek.
AA
YSK, sandık kurulu listesini siyasi partilere verecek
YSK, sandık kurulu listesini siyasi partilere verecek
YSK, 23 Haziran'da yapılacak İstanbul yenileme seçimine dair esasları belirledi. İstanbul seçimiyle ilgili YSK kararına göre, yeniden belirlenecek sandık kurulu başkan ve üyeleri mutlaka kamu görevlileri arasından seçilecek ve liste siyasi partilere verilecek.
AA
Daha çok endişe duyacaksın
Gündem
Daha çok endişe duyacaksın
31 Mart’taki mahalli seçimden önce CHP’yi destekleyen ABD, YSK’nın iptal kararına da tahammül edemedi. Dışişleri Bakanlığı “Bu sıradışı kararı not ettik” diyerek Türkiye’yi tehdit etti. 2013’teki Gezi olaylarından bu yana her kritik dönemde “endişeli” olduğunu ilan eden Washington’un son açıklaması şaşırtmadı.
Yeni Şafak
İptale götüren 123 kritik sandık
İptale götüren 123 kritik sandık
YSK, İstanbul seçimleriyle ilgili itirazları incelerken temel 2 usulsüzlük tespit etti. Kamu çalışanı olmayan 19 binden fazla görevli ve sayım döküm cetvellerindeki usulsüzlükler. YSK, özellikle 42 bin oyun kullanıldığı 123 sandıkta iki usulsüzlüğün birlikte yapıldığını gördü. Farkın 13 bin 772 olduğu dikkate alındığında 42 bin oy seçimleri doğrudan etkiliyordu. Kurul bu nedenle iptal kararı verdi.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.