Logo... Yazarlar...

İran'la ilişkiler

Ahmet TAŞGETİREN

T ürkiye ile İran'ın sınırlarını düzenleyen Kasr-ı Şirin anlaşması 1639 tarihini taşıyor. Yani aşağı yukarı 360 yıllık bir anlaşma bu. Daha sonra 1932 yılı Tahran İtilafnamesi'ne kadar 5 kere gündeme gelmiş ve çok küçük düzenlemeler dışında anlaşma aynı kalmış. (Burada ilginç bir ayrıntıyı yazmak istiyorum. Kasr-ı Şirin Anlaşması'na son bir madde olarak, Osmanlı Devleti'nin isteği ile İran'da "İlk üç halifeye ve Hazreti Aişe'ye seb ve lanet edilmemesi" şartı konmuş.) Kasr-ı Şirin Anlaşması Osmanlı'nın galibiyeti sonucu İran'ın barış talebiyle aktedilen bir anlaşma... Yani bu durumda biraz Osmanlı üstünlüğünün yansıması normal. Buna rağmen, geçen 360 yıl içinde, Türkiye'nin çok farklı ihtilaflarla başı dara girdiği halde bile, İran ile zorlu bir sınır ihtilafı gerçekleşmemiş. Bu da, Kasr-ı Şirin anlaşmasının iki ülke arasında azami bir mutabakat zemini oluşturduğunun göstergesi...

Ama buna rağmen, iki ülke arasında hep "gardını almış" bir ilişki tarzı bulunduğunu da kabul etmek lazım. İlginçtir, hem değişmesi zor bir sınır gerçeği, hem sürekli kuşku zemini... Bu, sağlıklı bir ilişki tarzı geliştirilemediğinin göstergesi...

Oysa, Türkiye ile İran arasındaki en olumlu ilişki tarzının barış ve güven ortamı olması gerektiği açık. Özellikle başka sınır alanlarında derin ihtilafları bulunan Türkiye'nin Doğu sınırını güvenceye alması açısından İran'la barış ortamı hayati değer taşıyor. Aynı şey İran için de söz konusu...

İran İslam Devrimi'nden sonra Türkiye-İran ilişkilerine yeni bir gerilim unsuru eklendi. Bu, iki ülkenin rejim farklılığı sorunu idi. Türkiye'de başat bir laiklik uygulaması vardı, İran'da da adeta buna alternatif bir sistem yapılanması oluşmuştu. İran devrimi, her devrimin ilk yıllarında ortaya çıkan kendini ihraç heyecanı içine girdi. En yakın alan da Müslüman ülke Türkiye idi... Hoş İran, çok daha geniş bir yayılma heyecanı taşıyor ve hemen tüm İslam dünyasına ulaşmak istiyordu. Ama ilk etkilenen İslam ülkesinin Türkiye olması kaçınılmazdı. Türkiye'deki başat laiklik uygulamasının, İslam devriminin kendini ihraç heyecanı karşısında aşırı bir hassasiyet doğmasına sebep olması da kaçınılmazdı.

Böylece Türkiye acısından İran olgusu, sınır güvenliğinin yanında, bir rejim güvenliği meselesi haline de gelmiş olmaktaydı.

Öte yandan İran, İslam Devrimi ile, bölgedeki güç dengelerini Batı'nın (özellikle Amerika'nın) hesapları dışında bir zemine çekmişti. Şah İran'ı, Batı'nın İran'ı idi. Oysa İslam Devrimi ile İran, Batı'yı (özellikle Amerika'yı) sorgulayan yer, yer kafa tutan bir İran'dı. Amerika açısından İran İslam devrimi, bölgesel (Ortadoğu'dan Asya'ya, Afrika'ya kadar) çıkarların devamı için bertaraf edilmesi gereken bir engel haline gelmişti. Amerika, İran'ı çökertmek için, bölgesel müttefikler arıyordu ve Türkiye'nin İran duyarlığı bunun için en uygun malzeme olarak görülüyordu.

Amerika ile Türkiye arasında, daha sonra İsrail'in de iştirakiyle gerçekleşen ve stratejik boyuta tırmanan ilişki ağı, İran tarafından kuşku ile karşılandı. Bu oluşum, acaba kendisine karşı bir oluşum muydu? Türkiye'nin İsrail uçaklarına verdiği eğitim uçuşu izni, Türk-İsrail istihbarat kurumlarının bölgedeki tüm siyasi-islami gelişmelere karşı yoğun işbirliği, İran'da, tüm bu oluşumların, kendi güvenliğini tehdit mahiyeti taşıdığı endişesini uyandırdı. İran'a göre Türkiye, Batı'nın İran karşıtı projelerinin rampası olmaktaydı...

Böylece ortaya, Türk laikliğini tehdit eden İslam devrimi ve İran'ı tehdit eden bir Türk-Amerikan-İsrail konsorsiyumu denklemi çıkmaktaydı.

Bu denklemin, Amerika ve İsrail'i memnun etmiş olacağı kuşkusuzdu. Çünkü böylece, İran'ın yanıbaşında, ona karşı kimi eylemlerin rahatlıkla kotarılacağı bir alan oluşturulmuş, yani İran, yanıbaşındaki bir İslam ülkesinden kuşku duyar hale getirilmiş olmaktaydı. Türkiye'den benzeri bir misyon, Irak'a karşı operasyonlarda beklenmemiş miydi?

Türkiye'yi böyle bir misyona zorlama noktasında Amerika ve İsrail'in elinde ekonomik, askeri ve uluslararası bağlantılar açısından bir hayli malzeme vardı.

Bu süreçte Amerika ve İsrail'in, Türkiye ile İran'ı sıcak bir çatışmaya itmek için zaman zaman tırnaklarını kaşıdığı bile ihtimal dışı değildir. Türkiye'nin PKK duyarlığının da bu noktada etkin bir malzeme değeri taşıdığı kuşkusuzdur.

Ama acaba bu gerginlik, bizzat Türkiye ve İran'ın çıkarları açısından sağlıklı mıydı?

İki komşu İslam ülkesi arasındaki en olumlu ilişki, Amerika ve İsrail'in beklentilerinin aksine, barış ilişkisi olmalıdır. Ayrıca, Kasr-ı Şirin Anlaşmasının 360 yıldır değişememesinin ortaya koyduğu tarihi gerçek de budur. İki ülkenin, sınır değişimi noktasındaki beklentilerinin de korkularının da gerçekçi olmadığının ifadesidir.

O zaman bunca kuşku ve gerilim niye?

Türkiye'nin İran inisiyatifinde bir rejim değişikliği endişesinin de yerinde olmadığı başından beri belliydi, çünkü İran'daki İslam toplumsallaşması, Türkiye'dekinden oldukça farklıydı. Ayrıca, İslam Devriminden bu yana geçen 20 yıllık süre de, Türkiye'ye yansımaların sınırlı ve gelip-geçici olduğunu ortaya koymuş, dolayısıyla bu yöndeki kaygıların yersiz olduğunu göstermiştir.

Ama gerginlik bitmiyor. Son olarak İran topraklarının Türk uçakları tarafından bombalanması iddiası ve iki Türk askerinin sınır ihlalinde bulunduğu gerekçesiyle tutuklanması... Bu iki hadise iki ülke ilişkilerini gerginleştirmeye yetmiştir.

Bu gerilim dolayısıyla bizim medyada ortaya çıkan "döveriz haaa!!!- Suriye'yi görmediniz mi?" üslubunun İran'da nasıl bir halet-i ruhiye oluşturduğunu tahmin etmek güç değil. Acaba biz, komşu İslam ülkelerine, bir gün varıp, onları terbiye edeceğimiz imajını mı veriyoruz, sorusunu ciddi ciddi sormak durumundayız.

Yine bu gerilim dolayısıyla, Başbakan Ecevit'in "İran'daki öğrenci olaylarını ve iç sıkıntıları" malzeme olarak kullanmasının, İran'da oluşturduğu tepkiyi anlamak lazım. Sanırız İranlılar, Türkiye'nin İran'ın herhangi bir zaafını pusuda beklediği, bunu her fırsatta kullanmaya hazır olduğu intibaını edinmişlerdir. Zaten, İran yönetimi de bu yönde tepkisini ortaya koymuştur. Ayrıca "Mollalar" edebiyatının içerdiği ve zaman zaman İslam ülkelerine yönelik olarak devreye giren aşağılayıcı üslubun, bir toplumu (bu arada Türkiye'deki dindarları) nasıl yaralayacağı göz önünde bulundurulmalıdır.

Buna rövanş olarak, İran da, iki Türk askerinin sınır geçme hadisesini, kapsamı dışında büyütmüştür. Türk uçaklarının İran topraklarını bombalaması da benzeri bir tepki görmüştür. (Burada, bombalayan uçakların İncirlik'ten kalktığı ve İsrail bayrağı taşıdıkları iddiası da dikkatle değerlendirilmelidir) Genelkurmay başkanının demecinin Hürriyet'e maksadı dışında yansıyış biçimi de (Biz vurduk mu sıfır hata ile vururuz) sanırız, İran'daki aşırı algılamaları beslemiştir.

Sonunda ne olacak? Bu gerilim, iki ülkeden birinde Kasr-ı Şirin Anlaşmasını değiştirme iradesini mi taşıyor? Bu gerilim, iki ülkeden birine bölgesel avantaj mı sağlıyor? İran İslam Devriminin Türkiye'ye devrim ihracında bulunamayacağı anlaşıldı. Acaba Türkiye, Amerika ve İsrail'le birlikte İran rejimini değiştirme eyleminde rol almaya mı yönlendiriliyor?

Türkiye için en yanlış rollerden birinin, bölgede, uluslarası güç odaklarının taşeronluğuna soyunma olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Cumhurbaşkanı Demirel'in bunu en iyi bilen kişilerden olduğu, kısa süre önce, Çiller döneminde, İran'a yönelik bir hava operasyonunu önlediği biliniyor...

Barış ve güven ortamı, iki ülkenin yarınları için vazgeçilmez ortamdır.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Salim Dervişoğlu, Yunan Deniz Kuvvetleri Komutanı ile cep telefonu ile sürekli konuştuğunu olumlu bir gelişme olarak anlatıyor. Evet haklı... İki komşu ülke arasında en iyi ilişki barış ve güven ilişkisidir.

Ama aynı şeyi, farklı seviyelerde, İran ile de gerçekleştirmek gerekiyor. Bu her iki ülke için bir zaruret. İkide birde, iki ülkenin yüreğini ağzına getiren, toplumları birbirine karşı öfke ile dolduran gerginlikler, ne Türkiye'ye ne de İran'a fayda veriyor...


 


  2 Ağustos 1999 Pazartesi
Geri



Türkiye ile İran'ın sınırlarını düzenleyen Kasr-ı Şirin Anlaşması 1639 tarihini taşıyor. Yani aşağı yukarı 360 yıllık bir anlaşma bu. Daha sonra 1932 yılı Tahran İtilafnamesi'ne kadar 5 kere gündeme gelmiş ve çok küçük düzenlemeler dışında anlaşma aynı kalmış. Geçen 360 yıl içinde, Türkiye'nin çok farklı ihtilaflarla başı dara girdiği halde bile, İran ile zorlu bir sınır ihtilafı gerçekleşmemiş. Bu da, Kasr-ı Şirin Anlaşması'nın iki ülke arasında azami bir mutabakat zemini oluşturduğunun göstergesi... Ama buna rağmen, iki ülke arasında hep "gardını almış" bir ilişki tarzı bulunduğunu da kabul etmek lazım. İlginçtir, hem değişmesi zor bir sınır gerçeği, hem sürekli kuşku zemini... Bu, sağlıklı bir ilişki tarzı geliştirilemediğinin ifadesi.. Acaba neden?


 

|| ANASAYFA || GÜNDEM || POLİTİKA ||
|| EKONOMİ || DÜNYA || YAZARLAR ||
|| LİNKLER || SERBEST KÜRSÜ ||
|| YENİ ŞAFAK'a Mesaj ||


Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© 1998 ALL RIGHTS RESERVED