Logo... Yazarlar...

DÜCANE CÜNDİOĞLU


Şeriatçılar ve deprem

Ş eriatçıların isteyip de yapamadığını deprem başardı; Türkiye 5 yıl geriye gitti."Posta gazetesinin 22 Ağustos 1999 tarihli Pazar günkü nüshasının Duvar Çivisi başlıklı köşesinde kelimesi kelimesine böyle yazıyordu: Şeriatçılar Türkiye'yi geriye götürmek istiyorlarmış ama bu çirkin emellerine ulaşamamışlar; lâkin deprem imdatlarına yetişip onların yapmayı isteyip de yapamadıklarını yapmış ve Türkiye'yi 5 yıl geriye götürmüş!

Niçin 5 yıl da 50 yıl değil, 100 yıl değil, 500 yıl değil? (Bu 5 yılın sırrını çözene aşkolsun!) Maamafih Türkiye'yi 17 Ağustos 1994'e (!) geri götürmek isteyen şeriatçıların bu ifşaatı okuduklarında dikenlerinin tüy tüy olacağından (!) yine de kimse kuşku duymamalı. Çünkü bu şeriatçı/gerici takımı (kimse onlar?), muhakkak, memleketimizin müreffeh, mütekâmil ve müterakki hâlini çekemeyip deprem aracılığıyla çirkin emellerine ulaşmış olduklarından ötürü bayram (!) ediyorlardır. Belki de ayyuka çıkmış bunca beceriksizliğin, hırsızlığın, ahlâksızlığın müsebbibleri, -o zeki ve uyanık Postacının (!) ifşâ ettiği üzere- bütün amaçları, ülkeyi geri götürmek ve 16 Ağustos 1999'a gelmeyi başarmış olan güzide memleketimizin terakkisine tahammül edememek olan şeriatçılardır.

Öyle ya, 17 Ağustos 1999'tan önce Türkiye'de yaşayan bizler ne kadar mutluyduk!

Yalan yoktu, talan yoktu, dalan yoktu. İşçiler, emeklerinin karşılığını henüz alınterleri kurumadan ve eksiksiz alabiliyorlardı. Memurların hâli ise gıbta edilecek düzeydeydi. İtibarları vardı, imkânları vardı, adam gibi yaşamalarına yetecek -yetmek ne kelime, "fazla gelecek" (!)- kadar gelirleri vardı. Üretim fazlamız vardı, ihracaatımız vardı, gelişmiş yerli teknolojimiz vardı. Esnaf kazandığı parayı harcayamamaktan şikayetçiydi. Herkesin kışlığı vardı, yazlığı vardı. Emekli olmak, emekliliğin tadını çıkarmak sadece bu ülkeye mahsus nimetlerdendi; zira emekliler, emekli aylıklarını harcaya harcaya bitiremezler, bahtsız komşu ülkelerin halklarına yardım olarak dağıtırlardı. Şehirlerimizin imar planlarına göre inşâsı çoktan bitmişti; ormanlarımız vardı, kırlarımız vardı, parklarımız vardı, iki katlı ahşap mâlikânelerimiz vardı. Betondan nefret eder hale gelmiştik ve bu nefret yüzünden betonun ülkemiz sınırları içine girmesi yasaktı. Sokaklarımız genişti, evlerimizin altında sadece garajlar değil, sığınaklar bile vardı. Bu ülkede edep vardı, ahlâk vardı, dürüstlük vardı, hatta -tevazuya ne gerek var!- edebin de, ahlâkın da, dürüstlüğün de fazlası vardı. Herşeyimiz vardı: haysiyetimiz vardı, itibarımız vardı, imkânımız vardı, paramız vardı. Kısacası bir varlar ülkesinde, varlıklar ülkesinde, varlıklılar ülkesinde yaşıyorduk.

Gerçekten de 17 Ağustos 1999'tan önce Türkiye'de yaşayan bizler ne kadar mutluyduk!

Bu güzelim ülkede yalan yoktu, talan yoktu, dalan yoktu. Sözlüklere, ansiklopedilere bakmadıkça kimse bu ülkede rüşvet ve iltimas sözcüklerinin ne anlama geldiğini bilmezdi. Çünkü bu ülkede hırsızlık yoktu, haksızlık yoktu, zulüm yoktu. Enflasyon'un bazı geri kalmış ülkelerin halklarınca kullanılan bir terim olduğunu söylüyorlardı iktisatçılarımız. Kezâ işsizlik de öyle. Tembellik nedir bilmezdik, zira bu ülkede herkes çalışırdı, herkes emeğinin karşılığını alırdı, herkes yarınlara ümitle bakardı. Bu ülkede kötülük yoktu, kötülükten muzdarib olan da. Bu ülkede yokluk sözcüğü sadece kötülükler için kullanılırdı; varlık sözcüğü de sadece iyilikler için... Sözgelimi ahlâksızlık yoktu, hırsızlık yoktu, haksızlık yoktu; lâkin ahlâk vardı, dürüstlük vardı, hak vardı. Çünkü Hak herşeyden üstündü.

Devlet millet içindi; memur halktan çekinir, halk ise memura sevgi ve saygı duyardı. Devlet daireleri bir saat gibi tıkır tıkır işlerdi. Devlet kurumlarına işleri düşenlerin işleri hemen yapılır, kimseye sıra bekletilmez, kimseden kartvizit sorulmaz, kimse için ayrıcalık yapılmazdı. İtfaiyemiz mükemmeldi, diğer bütün yardım ve kurtarma ekipleri gibi onlar da kendilerine oyalanacak iş bulmak konusunda talihsiz idiler. Çünkü yardıma muhtaç insanların bulunamadığı bu ülkede boş boş oturmak, ancak yardım ve kurtarma ekiplerine özgü bir kaderdi.

Ne var ki iyilikler ülkesi, kötülerden tamamen arınamamış idi. VE bu iyilikler ülkesinde kendilerine "şeriatçı" denilen garip mahlûklar vardı: ilerlemeye karşı oldukları yetmiyormuş gibi ülkeyi geriye götürmek istiyorlardı. Ellerinden geleni yaptılar ama hain emellerine ulaşamadılar. İyilikler ülkesinin tıkır tıkır işleyen mekanizmaları onlara mâni oldu.

Derken bir gece arz sallandı ve bu güzelim ülke birdenbire 5 yıl geriye gitti.

Ne ilginç değil mi deprem bile şeriatçılardan yanaymış?!?
 


  24 Ağustos 1999 Salı
Geri



Bu güzelim ülkede yalan yoktu, talan yoktu, dalan yoktu. Sözlüklere, ansiklopedilere bakmadıkça kimse bu ülkede rüşvet ve iltimas sözcüklerinin ne anlama geldiğini bilmezdi. Çünkü bu ülkede hırsızlık yoktu, haksızlık yoktu, zulüm yoktu. Enflasyon'un bazı geri kalmış ülkelerin halklarınca kullanılan bir terim olduğunu söylüyorlardı iktisatçılarımız. Kezâ işsizlik de öyle. Tembellik nedir bilmezdik, zira bu ülkede herkes çalışırdı, herkes emeğinin karşılığını alırdı, herkes yarınlara ümitle bakardı. Bu ülkede kötülük yoktu, kötülükten muzdarib olan da. Bu ülkede yokluk sözcüğü sadece kötülükler için kullanılırdı; varlık sözcüğü de sadece iyilikler için... Sözgelimi ahlâksızlık yoktu, hırsızlık yoktu, haksızlık yoktu; lâkin ahlâk vardı, dürüstlük vardı, hak vardı. Çünkü Hak herşeyden üstündü.


 

|| ANASAYFA || GÜNDEM || POLİTİKA ||
|| EKONOMİ || DÜNYA || YAZARLAR ||
|| LİNKLER || SERBEST KÜRSÜ ||
|| YENİ ŞAFAK'a Mesaj || ABONE OL ||


Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© 1998 ALL RIGHTS RESERVED