eprem felâketinde -hükûmet, sözüm ona panik doğacak gerekçesiyle saklamaya çalışsa dahi- 45 bin can yitirildi. Yurt dışından talep edilen bu miktardaki ceset torbası, rakamı teşhis etmemize yarıyor. Aynı zamanda, gafletimizin, vurdumduymazlığımızın da bir delili, bu ceset torbaları.
Felâket geliyorum derken, meğer hiç bir hazırlığımız yokmuş. Ne enkaz altındaki canları teşhis edecek cihaz, ne koku alan köpekler, ne de uzmanlaşmış personel.
Kriz Merkezi
Başbakanlık Kriz Merkezi, ölü çetelesi tutmaya yarıyor. Oysa kriz yönetmeliğine bakıldığında, ana görevlerinden birinin, doğal âfetlere karşı ön tedbirleri almak ve kriz anında etkili bir mücadele vermek olduğu görülüyor.
Başbakanlık Kriz Merkezi'nin sekreteryası, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri'nin denetiminde, daimi olarak vazife yapıyor.
Gördük ki, bunlar, irtica (!) takibinden, başka tedbirlerle uğraşmaya vakit bulamamışlar.
Bu teşhisime Akşam Gazetesi'nden Emin Pazarcı da katıldı; Milliyet'ten Hasan Cemal bile gerçeği itiraf ediyor: Başbakanlık Kriz Merkezi'nin, felâketin boyutlarını tam anlamıyla kavraması için, 10-12 saat geçmesi gerekti. Hazin değil mi?" (24 Ağustos 1999 Milliyet)
Balkan Faciası
Türkiye'nin ciddi bir bozgun yaşamasının çeşitli sebepleri olabilir:
Sorumsuz politikacılar, hırsız müteahhitler, vurdumduymaz vatandaşlar vs. Ama, deprem sonrasında, Türk Silahlı Kuvvetleri iyi organize olup süratle devreye girebilseydi, enkaz altından binlerce insan daha kurtulabilirdi.
Sivil kesimde olduğu gibi, askeri cenahta da bir performans düşüklüğü yaşandı; Ben bunun sebebini 28 Şubat sonrası gelişen olaylara bağlıyorum.
Balkan faciası, Türk milletinin kulağına küpe olmuş, bizzat Atatürk, ordunun siyasete karışmasının olumsuz sonuçlarını gördüğü için, politika yapmak isteyen askeri, emekli etmişti.
Deprem faciasının, Atatürk'ün bu önemli ilkesini hatırlamamıza vesile olmasını dileriz. Depremde kaybedilen can, Balkan Harbi'nden az değil. İzmit'te, Adapazarı'nda, Gölcük'te ikinci bir Balkan faciası yaşadık.
Radikal
Başbakanlık Kriz Merkezi'nin doğal âfet karşısındaki hareketsizliği Radikal'den Turgut Tarhanlı'nın da eleştirilerine hedef oldu.
Tarhanlı, "İnsanın yol açtığı kabul edilen "tehditlere" karşı daima siyasi bir hazırlık; nesnesi insan olan felâketlerde, topu taca atmaya hazır bir siyasi kıvraklık" dedikten sonra, şu teşhisi koyuyor: "Kriz (!) yaratan insan ise, gereği yapılıyor, ama insanı vuran bir doğal afet söz konusu ise, "Gidin depremden davacı olun" şeklindeki sözlerle, sorumluluktan kaçılıyor."
Evet birey suçlu olarak kovalanacaksa, bir anlam ifade ediyor. Kriz Merkezi tam gaz çalışıyor; insanları fişliyor, potansiyel suçları teşhis ediyor.
Ama birey korunup kollanacaksa, kriz anında devreye girmesi beklenen mekanizmaların tümü felç!
Sansür
Devletin yönetimindeki siyasi erk, sorumluluğunu gizlemek için dolaylı ve dolaysız sansür uyguluyor.
"45 bin ölüden söz ederseniz, panik doğar" uyarısının bizzat Cumhurbaşkanı tarafından gazetelere iletildiği belirtiliyor.
Oysa, enkaz altında kalan bunca ölü, sadece öfke doğuruyor. Gazeteler yazmasa dahi, vatandaş işin farkında.
Kanal 6'nın yayınının bir hafta süre ile RTÜK tarafından durdurulması ise, vatandaşın değil hükûmetin yaşadığı paniği gözler önüne seriyor. Böylece devletten şikayet eden milletin, sesi kesilmek isteniyor.
Çifte Standart
Milletin sırtına bağdaş kurmuş bir yönetim anlayışı. Son Af Tasarısı da, millete rağmen gerçekleşmedi mi? Vatandaş "Bana karşı değil, devlete karşı suç işleyeni affet" diye bas bas bağırdı. Oysa aksi yapıldı.
Yanlış anlaşılmasın, daha önce de yazdık: Madem af lâfı telâffuz edilmeye başlanmıştır, artık gönüllere düşen bu ateş söndürülmeli, mahkûmların ümidi kırılmamalıdır.
Ama af, bir uzlaşmaya dayanmalı. Eğer siz, Kalemli'yi aftan yararlandırır, Mesut Yılmaz'ın soruşturma sonusu yapılan dosyalarının tümünü af kapsamına alır, çete mensubunun, katilin cezasını indirir, buna rağmen Hasan Celal Güzel'i Türk Ceza Kanunu'nun 312'inci maddesi dolayısıyla hapse gönderirseniz veyahut halkın sevgilisi haline gelen Recep Tayyip Erdoğan'ı siyasi yasaklı konumunda muhafaza ederseniz, vicdanları kanatırsınız.
Çok şükür, Cumhurbaşkanı'na hakareti düzenleyen 158'inci madde ile, Hükûmetin veya Türk Silahlı Kuvvetleri'nin manevi şahsiyetine tahkiri cezalandıran 159'uncu madde af kapsamına alındı. İlk tasarıda, bu hükümler de kapsam dışındaydı.
Genel Olma İlkesi
Af, genel bir atıfettir; kişilere veyahut bir zümreye iltimas etmek, imtiyaz sağlamak üzere gerçekleşmez. Zaten Anayasa da, bu gibi uygulamalara cevaz vermez.
Katili, hırsızı, suistimalciyi affederken, sırf Tayyip Erdoğan kısıtlı kalsın diye, 312'inci maddenin bir sonucu olan siyasi yasağa bile dokunmayacaksınız, Hasan Celal Güzel'i, "basın yolu ile bu suçu (!) işlemediği" için hapse sokacaksınız, buna mukabil, basın mensuplarının düşünce suçlarına, erteleme yoluyla, örtülü bir af getireceksiniz. Adam, aynı fikri basın yolu ile yaymışsa, örtülü af kapsamında olacak; fakat çok daha dar bir çerçevede -mesela bir panelde- konuşmuşsa cezasında ertelemeye gidilmeyecek.
Öyleyse Anayasa'nın ilgili maddesini, ("Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir") hükmünü, "bazı mesleklere imtiyaz tanınmıştır" şeklinde değiştirelim.
Hükûmet, maalesef genel prensipler vaz etmek yerine, kişilere göre tavır aldığı için açığa düşüyor. Fail gazeteci ise hapse girmeyecek, sade bir vatandaş ise cezasını çekecek. Güzel ve faydalı bir girişimi, (bir çuval inciri) berbat etmek ancak böyle olur.
Başörtüsü Affı
Başörtülü talebe affında da, aynı çifte standardı müşahade ettik.
Millî Eğitim Alt Komisyonu'nda MHP'lilerin de katkısıyla, başörtülü talebeler yeni bir sınav hakkı kazanırken, YÖK Yönetmeliği'ne uyması şartı, af metninden çıkarılmıştı.
İki şey yapıldı:
1) Öğrenci affı, genel af tasarısının içine konuldu. Böylece, Millî Eğitim Komisyonu, öğrenci affında tâli komisyon haline dönüştü. Başörtülüler lehinde oy kullanan MHP'li üyeler böyle bir yöntemle, devre dışı kalmış oldular.
2) Esas komisyon haline gelen Adalet Komisyonu'nda ise, ANAP, DSP ve MHP birlikte hareket etti. "Hükûmetteki uyum (!) bozulmasın" diye MHP, üniversite talebesi genç kızların ancak başörtüsünden vazgeçtiği takdirde af edileceği ilkesini benimsedi.
Kız öğrencilerin özgürlükleri ve seçim meydanlarında verilen sözler pahasına, hükûmet uyumunu muhafaza etti.
Özürlü demokrasi, özürlü bir af kanunu çıkardı.
27 Ağustos 1999 Cuma