Ben Adapazarı'nda, Arifiye Öğretmen Lisesi'nde yatılı okudum. Hafta sonları kara trene atlar, Adapazarı'na gider, akşama kadar gezerdik. O zamanlar Atlas ve Melek Sinemaları'nın abonesiydik. Okuldan 1977 yılında mezun oldum. Tam altı yılımı geçirdiğim güzel Adapazarı'na o günden beri bir kez olsun gidemedim. Halbuki bir "Rumeli şehri"ni andıran Adapazarı'nın bende unutulmaz hatıraları vardı. Son zamanlarda kafaya koymuştum ve bir fırsatını bulup mutlaka gidecektim. Gittim. Depremden bir-iki gün sonra ve depremzedelere biraz olsun yardım götürebilmek için. Bırakın yirmiiki yıl önceki Adapazarı'nı, bugünkü Adapazarı'ndan bile eser kalmamış. Üzüldüm... yüreğim yandı. Mazlumlara yardım ulaştırabilmek uğruna hayatını adamış olan Dr. Süleyman Gündüz ile de, bu sayfa için Balkanlar'daki son gelişmeler üzerine etraflı bir konuşma yapmayı da düşünüyordum. Şu Allah'ın işine bakın, uzun zamandır yapmak istediğim iki şeyi birden yaptım. Hem Adapazarı'na gittim, hem de Süleyman Gündüz'le konuştum. Ama Balkanlar hakkında değil, Adapazarı ve deprem hakkında.
|
(Yalçın ÇETİNKAYA)
üleyman, öncelikle geçmiş olsun diyerek başlamak istiyorum; ve biliyorum, yaralı bir yürekle konuşmak kolay değil. Yeniden o âna, 17 Ağustos'u 18 Ağustos'a bağlayan, korkunç olayın başladığı o saate dönmek istiyorum. O "ânı" ve yaşadıklarını anlatmak ister misin ?
Öncelikle, geçmiş olsun dileklerin için teşekkür ediyorum. Evet, bir deprem olur. Bu deprem Adapazarı'nın yaşadığı ilk deprem değildir. Ama çok ilginç olan bir şey var, onu mutlaka belirtmek istiyorum: Bu depremle birlikte sadece o çok değerli, çok zarif insanlarını kaybetmedi, evlerini, eşyalarını kaybetmedi Adapazarı halkı. Kollektif hafızasını da kaybetti. Kendisini nasıl toparlar, ne kadar zamanda toparlar bunu söyleyebilmek güç. Ama bir rehabilitasyona ihtiyacı var Adapazarı halkının. O "âna" gelince... 17 Ağustos Pazartesi gününü Adapazarı halkı ve bizler, mûtad bir yaz günü yaşayarak tamamladık. Herhangi bir olağanüstülük yoktu. Yatsıdan sonra, gecenin ilerleyen saatlerinde evime döndüm. Çocuklarım uykuya çekildiğinde, 19 Ağustos Çarşamba günü Rusya'ya gerçekleştirmek istediğimiz yolculuk için ön hazırlık yapmak için bu ülke, Orta Asya ve Kafkaslar'la ilgili dokümanlarımı ve kaynaklarımı gözden geçirmek üzere çalışma masama oturdum. Gece sessiz ve sakin bir şekilde ilerledi. Saat 03:00'e doğru, istirahate çekilmek üzere kalktım. Henüz üzerimi bile değiştirmemişken, kıyamet başladı. Bir taraftan, bir mü'min öyle bir mahşer anında neleri söylerse onları söylerken, diğer taraftan hepimiz ailece çıkış kapısına doğru toplandık. Bütün bunlar o ilk kırkbeş saniyede gerçekleşirken, binanın zemininden tarifi asla mümkün olmayan korkunç bir uğultu ve gürültü, her şeyi yerle bir eden sarsıntılarla devam ediyordu. Allah'ın yardımıyla kendimizi binadan dışarıya, koyu bir karanlığın içerisine attık. Toz, duman ve gürültünün içerisinde henüz dışarıya çıkamamış komşularımıza yardım edebilmek için, eşim ve çocuklarımı emniyete alır almaz, depremin ikinci veya beşinci dakikası -çünkü o anda zamanı dakikalarla veya saniyelerle tesbit edebilmek mümkün değildi- deprem felâketi ile ilgili çalışmamıza başlamış olduk.
Enkazın altında canlar var, fakat hiçbir şey
yapamıyorsun
Kendini sokağa attığında neler gördün? Sonra neler yaptın?
Kendimi sokağa attığımda, ayağımın yaralı olduğunu hissettim. Çocukları güvenli bir parka bıraktıktan sonra bir fener buldum ve benim gibi insanları bulmaya çalıştım. Bu sırada artçıl depremler devam ediyordu. Ses aradım. Komşum Mustafa, eşi, çocuğu ve annesi... adeta sağır ve dilsiz enkazda. İlk onlarak onları çıkardım. Hemen ardından arkadaşlarım aklıma geldi. Yaralı ayakla saat 05:00'e kadar koşarak Adapazarı'nı dolaştım.. Eyüp Sabri Türker'in enkaz altında olduğunu öğrendim. Gittim, baktım ki enkazın kaldırılması imkânsız. Yusuf Bağlar'ın evine gittim. Beş katlı bina çökmüş, insanlar dehşet içinde. Seslendim... seslendim... seslendim. Bir cevap bekledim Yusuf Bağlar'dan. Ama ne yazık ki hiçbir cevap alamadım. Düşünsene, enkazın altında canlar var, hiçbir şey yapamıyorsun. Telefonlar kesilmiş, elektrikler kesilmiş, hiçbir çalışma yok. İş makineleri yok... yok! Ulaşabildiklerimizden yardım taleb ettim. Altı savaş gördüm. İnan bana bu yedincisi hepsinden korkunçtu. Adeta kıyamet. Rumelililer "Kiyamet" diyor. Facianın büyüklüğünü, günün ilk ışıklarıyla birlikte idrak ettim. Birinci gün saat 14:00 sularında, Sakarya Üniversitesi Öğretim Görevlisi arkadaşımız Eyüp Sabri Türker'e ulaştık. Çok şükür hayattaydı. Kiriş düşmüş, delip kurtaracak cihaz bulamıyoruz. Belden aşağısı enkazın altında, çıkarabilmek mümkün değil. Eyüp Sabri Türker, ellerimizde, gözümüzün önünde tükeniyor. Uğraşıyoruz, didiniyoruz, elden hiçbir şey gelmiyor. "Hakkınızı helâl edin" diyerek, elimizde ruhunu teslim etti. Ancak, ayak kısmını keserek çıkarabildik.
Dayanmak gerçekten zor.
Hem de çok zor. Sevgili dostunuz, birçok kederi, acıyı, sevinci paylaştığınız can yoldaşınız ellerinizde yavaş yavaş eriyip gidiyor, hiçbir şey yapamıyorsunuz. Daha sonra da Yusuf Bağlar'ın evinin enkazını kaldırdık, bütün aile fertlerinin cesetlerini çıkarabildik. Bunlara dayanmak zor. Ama dayanmak zorundasınız. İlâhî takdir karşısında boynumuz kıldan ince. İlk iki gün, hiç aralıksız enkazla uğraştım. Çalışmaları ikinci günden sonra belediyelere devrettik ve bu defa da, şoku atlatamamış durumda olan dışarıdaki insanların rehabilitesi için hiç vakit kaybetmeden Adapazarı İnsanî Yardım Komisyonu'nu oluşturduk. Bu komisyon, tamamen grup mantığıyla ve sivil bir girişim olarak başladı. Gelen yardımları yönlendirdik, hâlen de bunu yapmaya çalışıyoruz. Yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşabilmesi için uğraşıyoruz. Adapazarı İnsanî Yardım Komisyonu olarak, Çark mesire alanında konuşlandık. Şimdi komisyon, oldukça sistemli bir şekilde çalışıyor. Gelen yardımları toparlıyoruz, dağıtımını sağlıyoruz.
Sadece gıda yardımlarını mı kabul ediyor sunuz?
Sadece gıda yardımları değil tabii ki. İçinde aşevleri olan bir çadırkent kurduk. Deprem mağdurlarının burada rahat yaşayabilmesi için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Alan bulduğumuz andan itibaren çadırkentlerin sayısını çoğaltacağız. Yardımlar halkımızdan geliyor, ama yardımların resmileşme süreci var. Adapazarı Valiliği bize tolerans gösterdi. Asker yardım etti. Beşyüz iste, bin verecek! Gayrı resmilikten çıkıp, resmileştik. Şu anda yardım gönderen ve müracaat eden insanları İnsanî Yardım Komisyonu'na sevkediyor. Tamamen sivil inisiyatif organizasyonuz. Halkımızla ve bütün üçüncü sektörle dayanışma içindeyiz.
Kırkbeş saniye, gerçekten bir deprem için çok uzun, ama o şiddette bir depremi yaşamış biri için, yenilenme süresi olarak ne kadar da kısa...
Söylediğin gibi, bitmeyen bir kırkbeş saniye idi. Takdir edersin ki, yirminci yüzyılın son çeyreğinde insanlar, zaman kavramının ne kadar önemli olduğunun idraki içinde değillerdi. Bir mîlâdî yılbaşından, bitime kadar geçen zamanın süresinin bile bu kırkbeş saniyeden daha kısa olduğunu idrak ediyorsunuz. Elbette bu önemli saniyelerin öncesi ve sonrası çok anlamlı. Kırkbeş saniye öncesine kadar saygın ve zengin ama kırkbeş saniye sonrasına kadar her şeyini kaybetmiş birisiniz.
"Ol" emrinin sırrına
vâkıf oluyorsunuz
Maddî anlamda evet, söylediklerin doğru. Ama, o depremden geçerek, o kırkbeş saniyeyi tam anlamıyla hissederek yaşayan biri için kayıpların dışında kazanımların olması mümkün değil mi sence? Depremler hep kaybetmek mânâsına mı geliyor?
Evet, doğru. Hayatını sadece maddî kazanımlar üzerine kurmuş biri için, deprem galiba kaybetmek mânâsına geliyor. Bu kırkbeş saniyeyi tam anlamıyla ve hissederek yaşamışsanız; olaydan sonra şöyle bir durup etrafa dikkatlice bakmış ve biraz düşünmüşseniz, depremin aslında yaşanan hayatın ne kadar da sahte olduğunu kanıtladığını görüyorsunuz. Kırkbeş saniye... dile kolay. Bir hayatın bitimi ve yeni bir hayatın başlangıcı. Hz. Peygamber'in "Ölmeden önce ölünüz" hadis-i şerifinin tecellisi. Düşünsenize, "Ol" emrinin sırrına vâkıf oluyorsunuz.
Az şey mi? Bu sırra vâkıf olabilmek için yaptığı evleri bağışlamayı göze alabilecek kaç müteahhit vardır?
Şüphesiz afetler ders vericidir. "Ol"un Allah için hiç de zorluk olmadığını, zorluğun beşer için olduğunu görürsünüz. Verenin Allah olduğunu, alanın da mutlaka O olduğunu yaşarsınız... iliklerinize kadar hissedersiniz.
Adapazarı, bir Osmanlı minyatürü idi
Sen Bosna için, Kosova için, Çeçenistan için... kısaca mazlum insanların yaşadığı her yere tonlarca yardımı yüklenip taşıdın. Şimdi bakıyorum, kendi yaşadığın yere, kendi insanına bir şeyler yapabilmek, onun yaralarını sarabilmek için çırpınıyorsun.
Doğrusunu söylemek gerekirse, tabii... Adapazarı benim yaşadığım şehir olması bakımından çok önemli. Ama mazlum her yerde mazlum. Mazlumların ortak bir yanı var. Hepsi mahzun. Hepsi yaralı. Kendilerine bir yardım eli uzansın diye bekliyorlar. Bu bekleyişlerini de, onurlarıyla ve Allah'a sığınarak gerçekleştiriyorlar. Ellerinden tuttuğunuz zaman da, sadece "Allah râzı olsun" diyebiliyorlar. Bu yetiyor insana. Yürekten söylenmiş bir "Allah râzı olsun" duası. İnan bana, Allah'a iman etmiş insanlar için hiçbir şey hayatta bu kadar değerli olamaz. Yardım götürmeye çalıştığım her yerde bunu gördüm ve yaşadım. Adapazarı'nda yaşamıyor olsaydım da, yine Adapazarı için bir şeyler yapmaya çalışırdım. Şunu söyleyeyim, Adapazarı depremi, Bosna veya Kosova'ya hiç benzemiyor. Savaş vardı orada. Savaş farkılıdır. Biri kurşun sıkar, ölür veya yaralanırsın. Toprağın üzerindesindir. Ama deprem, bir savaştan çok daha farklı ve çok daha ağır şartlar ve sonuçlar getiriyor insanın önüne. Yaşıyorsundur depremden sonra, ama yarım metre bile olmayan bir karanlığın içindesindir. Başını kaldırırsın, tepene inmiş bir tavan. Oksijenin yavaş yavaş biter. Çaresizsindir. Sesini duyuramazsın. Ölümden de kötüdür belki bu durum. Yaşıyorsun ve toprağın altındasın. Biliyorsun ki, -Allah dilemedikçe- kurtuluş yok. Ölürsün ve mezara konulursun. Ama, burada ölmeden mezara girmiş gibisindir. Bosna ve Kosova'dan söz ettin. Kaderin garip bir cilvesi işte. Onca muhacirle ilgilendim, onlara birşeyler yetiştirmeye çalıştım senin de söylediğin gibi. Doğrusu bir gün, hem de kendi yaşadığınız şehirde bir muhacir konumuna düşmek kimin aklına gelirdi! Ben de herkesle, bütün Adapazarlılar'la birlikte yıkıldım. Kimisi karanlığa düştü ve bir daha çıkamadı. Kimimiz de çok şükür yaşıyoruz. İnan bana geriye birkaç parça giyecek eşyamız kaldı. Benim Adapazarı'na vefa borcum var. Adapazarı halkı Bosnalılar'ı, Kosovalılar'ı, Çeçenler'i yalnız bırakmadı. Dışarıdan gelen insanlara "Ensar" idi, şimdi "Muhacir" konumunda. Adapazarı, hoş bir şehirdi. İnsanlarımıza doğum yerleri sorulduğunda Kırım'dan Kafkaslar'a, Anadolu'dan Rumeli'ye o geniş coğrafyadan çıkıp buralara geldiklerini görürdün. Adeta bir Osmanlı minyatürü idi Adapazarı. Küçük Osmanlı idi. Bu şehir çok farklı, bambaşka bir şehir idi.
Ama ne yazık ki kaybedilmiş bir şehir.
Ne yazık ki öyle. Bu güzel şehrimiz yok artık. Her şeyimizi kaybettik. Ailelerimizi, çocuklarımızı, büyüklerimizi... dostlarımızı, evlerimizi, eşyalarımızı... her şeyimizi. Bazı şeyler vardır ki, geri gelmesi kolaydır. Kolaydır, doğru. Eviniz yıkılır, Allah nasib eder yeni bir ev yaparsınız. Ama o kaybettiğiniz evi dolduran sesler, çocuk cıvıltıları, eşinizin tatlı sesi, adeta evinizin direği haline gelmiş evdeki ihtiyarların, büyüklerinizin sohbetleri yoktur artık. Düşündüğümüz şey, maddî mânâda ev değil. Yıkan Rabbim, yenisini verir. Ama, o kaybettiğiniz evle birlikte birçok değeri de kaybetmişsiniz. Sesleri kaybetmişsiniz... sevgileri kaybetmişsiniz... sevgilileri kaybetmişsiniz. O evi "o ev" yapan şeyler bunlar aslında. Bir varmışlar... bir yokmuşlar. Yıkılan evinizin, hatıralarınızın karşısına geçip oturduğunuzda, adeta bir masalın içinden çıkıp geldiğinizi düşünüyorsunuz. Düşünsene bir... her şeyi kaybetmişsin.
Hayatta kalmak, bazen mutluluk bahşetmiyor
En önemlisi, hatıralarını kaybetmişsin.
Evet, en önemlisi de hatıralarınızı kaybetmişsiniz. Sevgili dostumuz Dr. Özcan Saltabaş, bu depremde eşini ve kızını kaybetti. Rahmetlileri enkazın altından çıkardık ve defnettik. Allah ailesine rahmet eylesin, kendisine de sabr-ı cemil ihsan eylesin. Definden sonra göçük başından ayrılamadı. Kızından ve hanımından bir hatıra aradı, aradı, aradı göçükte. Bir fotoğraf olsun bulmaya çalıştı. Hanımının başörtüsünden bir parçacık, kızının elbisesinden, eşyalarından bir parçacık olsun bulmaya çalıştı; baksın, onları yüzüne sürsün, öpüp koklasın diye. İnan bana, küçücük bir parça dahi olsun bulamadı. Bu deprem ne korkunç bir depremdi Ya Rabbi ! Geride ne dayanılmaz acılar bıraktı. Bir şehir tamamen ortadan kalktı. Hatıralarımız yok oldu gitti. Ders almak gerekiyor bu depremden. Yıkıcı, yakıcı ve yok edici bir imtihandan geçiyorsunuz. Akrabalarınızı, komşularınızı ve dostlarınızı kaybediyorsunuz. Bazı anlar vardır, yaşadığınız için büyük bir sevinç duyarsınız. Bazı anlar vardır, hüzün duyarsınız. Biz hayatta iken sevinci, mutluluğu birlikte yaşadığımız dostlarımızı kaybettik. Yusuf Bağlar ve aile bireylerinin tümü, Eyüp Sabri Türker ve ailesi, Mehmet Üzümkaya ve ailesi... daha niceleri. Hüznü de, onları kaybetmekle yaşadık. Hayatta kalmak büyük bir mutluluk bahşetmiyor.
Yardım akışı nasıl?
Adapazarı, naif insanların yaşadığı bir kentti. Bir "an" sonrası, kentin bu naif insanları; yardım alabilmek için her türlü yola başvurmakta ne yazık ki. Ne yapsın? Ancak, yardım edenler de, yardım alanlar da onurları kırmayacak davranışlar içinde olmalıdır. Altı savaşa tanıklık ettiğimi söylemiştim. Bu deprem, bunların en fecî olanıydı. Adapazarı'na, diğer şehirlerden yardım geldi. Türk milleti âlicenap, yardımsever, hassas. Bugün de deprem bölgesine yardım konusunda duyarlı davranıyor Türk milleti. Yardımını yaparken de, "Kardeşlerimiz zor durumda. Aynı şey benim de başıma gelebilir" gibi çok faziletli ve yüksek bir ahlakî duygu ve duyarlılıkla hareket ediyor. Yardım gönderdiği kimseler konusunda siyasî, dinî ve etnik farkı düşünmedi. "İnsandır" dedi.
Şu anda durum nasıl ve bundan sonra neler olabilir?
Durum ne yazık ki iç açıcı değil ve bu durum daha bir ay sürer. Asıl deprem, şoktan çıkınca olacak. Yavaş yavaş başladı da. Bazı insanlar, acıyı hissetmeye başladılar. Yıkılan evinin başına gidiyor, ailesini arıyor, bir kenara çekilip ağlıyor, ağlıyor. Enkazın yüzde kırkı kaldırıldı. Ölülerimizle yaşamayı öğreniyoruz. Asıl yardım bundan sonra olmalı. Mahşer günü insan eş ve dostlarını arar ya, bugün de öyle. Adeta Fatiha Sûresi'ndeki "Din Günü"nü yaşıyoruz. Bundan sonra neler olabilir? Adapazarlılar'ın çok fazla umudu yok. Ama benim bir korkum var; kısa bir süre sonra magazin ağırlıklı programlar nedeniyle depremzedeler unutulacak.
|