on İstanbul Film Festivali'nin afişini hatırlıyorum. 1940 veya 50'lerin İstanbul'u. İstanbul'un o tarihî ve manevî havasının henüz yaşadığı dönemler. Fonda, Eminönü'ndeki Yeni Cami. Önde yakın plan, öpüşen bir çift. Bu afiş, sinemanın Türkiye'de yüklendiği misyonu da simgeliyor olsa gerek.
İki yüzlü bir bıçak gibi. Sinema modern bir sanat... hem de toplumların kendi yaşayış tarzları var. Modern bir anlatım tarzının, toplumların geleneksel hayat tarzlarıyla nasıl üstüste geldiğini de düşünmek lâzım. Bunun için de bir üst bilince ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Doğu toplumlarına bir bakalım. Kimler ne kadar sinemanın modernist yüzüyle uyum sağladı, kimler ne kadar tezata düştü? Ama bu üst bilinç adını verdiğimiz şey çok önemli. Teknolojinin bize sunduğu en büyük sanat olan sinema sanatının "sen nelere kâdirsin" misali, bu kudret insanları da alıp götürdü diye düşünüyorum. Sanatın kendi içkin dili, galiba toplumsal hayatı peşinden sürükledi. Hayatta neler oluyorsa, sinemada da onlar oluyor galiba. O zaman da ne kadar sanat olduğunu tartışmak gerekiyor. Bu üst bilinç dediğimiz şeyin bu sanatı ne kadar kullandığını, biçimlendirdiğini de göz ardı etmemek zorundayız.
Sahtelikler sinema ile
pek güzel ifade edildi
Modern çağ, sahteliklerin yükseldiği çağ olarak kabul ediliyor. Sahtelikler ve sinema... Belki biraz acımasız yaklaşımlar bütün bunlar. Sinema neden modern çağın ürünü? Neler düşünüyorsun bu konuda ?
Evet, bence de ilginç. Bu cihanşümul kaderin bizi getirdiği bir noktadır. Hakikaten o sahtelikler, gibi görünmeler, gibi yapmalar, sinema denen böylesi yapay bir sanatsal anlatım yoluyla yükselmiş. Ve galiba birbirlerinden çok faydalandılar. Hayat her zaman her şeyin önünde gider. Sinema da kendisine bahşedilen büyük hayal gücü, ilham kaynaklarını değerlendirme yetisi ile ondan yararlandı ve bir dünya meydana getirdi. Tabii bu dünya gerçekçilikte nereye oturuyordu, ne kadar gerçekçi idi, ne kadar gerçeklerden kopuktu, bunlar sinemanın kendi içinde akımları olarak tartışılabilecek şeyler ama, o sahtelik denilen şeyi sinema pek güzel ifade etti veya bunlar sinema ile pek güzel ifade edildi.
Sinema masum... önemli olan insanın onu nasıl kullandığı.
Masumiyet önemli bir şey tabii. Neyse, sonra bakıldı ki sinema çok güçlü bir iletim yolu. O zaman sinema ile insanların bazı yanlarının yakalanabileceği ve yönlendirici bile olabileceği farkedildi. Bundan sonra sinema, o sahteliği de besleyen bir anlatım oluverdi. Masumiyet... evet, sonuçta onu manipüle eden yine biz insanlarız. Sinema öncelikle belgesel olarak ortaya çıktı. Sinemacılar Avrupa'dan dünyanın dört bir yanına dağıldılar ve hayatı resmetmeye başladılar. Her şey kayıt altına alınmaya başlandı o dönemde. Bunu yaparken de Avrupa merkezli olduklarını unutmadılar. Daha sonra işin hikâyelendirme boyutu keşfedildi... gitgide gelişti ve giderek kurmaca film ortaya çıkmış oldu. Zamanla, bunun müthiş bir güç olduğu farkedildi. Materyal masum. İnsan bunu farkedince, her şeyi yapabileceğini de anladı. Meselâ bu, Sovyet sinemasında görüntünün kendi içinden montaj tekniği çıkmasını sağladı. Vertov'un çok fazla geliştirdiği, Eizenstein'ın uygulamaya koyduğu montajlama ile çok müthiş şeyler yapılabileceği görüldü. Bu olay daha sonra Fransa'nın hatta dünyanın en büyük sinema düşünürü André Bazin'in teorikleştirmesiyle; görseli manipüle etmek mi yoksa hayatı daha naif bir şekilde daha temize yakın daha insanları yapıcı olmaya yönelten klasik anlatım biçimleriyle mi sinema varolmalı dedi ve çok önemli bir ayrışma noktasına geldi.
Sinemanın temellerini meselâ Mikelangelo'nun Musa heykelini tamamladıktan sonra "Konuş ey Musa" diye seslenmesinde görebiliyorum. Van Gogh'un resimlerinde görebiliyorum. Heykel, form olarak güzel. Ama bir eksiği var: Hareket yok, canlılık yok. Van Gogh'un resimlerinde de böyle. Bir tek eksiği var tabiattan... hareket yok, canlılık yok. Sinema belki insanın yüzyıllardır aradığı bir anahtar. Adeta yaratamadığı canlılığı, sinema gibi bir sanatı keşfederek yaratmayı denedi. Sinemayı modern çağın yükselişiyle ilgilendirmek yerine belki daha gerilere giderek, köklerini derinlere inerek, hatta insanın derinlerine inerek aramak lâzım.
Elbette. Biz tanımı Platon'un "Mağara Teorisi"ne kadar götürüyoruz. Sinema felsefesi oradan başlıyor. Bu olay mağara teorisine kadar gidiyor. Ama o zaman ben başka boyutlardan da bahsederim. Yani şimdi siz Batı düşüncesi, sanat tarihi içinde ele alırsanız...
Sinema, hayatın reprodüksiyonu
Ama ben sadece tarihsel bir materyal olarak bakmıyorum. Benim kastettiğim şey; sinemanın, insanın kendi ululuğunu kendisine ispat edebileceği bir alan olması. Onun için heykeltraş "Konuş ey Musa!" dedi. Yani "O kadar bana benzettim ki seni Tanrı'nın yarattığına-, sadece nefes alıp, konuşamıyorsun". Bazen, insan da sinemanın Tanrı'sı herhalde diye düşünüyorum. Senarist, senaryosunda bir hayat yazıyor...
Mecâzi olarak tabii, öyledir diyebiliriz. Vertov, "sinema göz" diyor; "atın ayakları olup koşarım, kuşun kanadı olup uçarım, balığın gözü olup denizlerin dibine girerim". Sinema böyle güçlü bir şey. Dolayısıyla insana her türlü manipülâsyon imkânı da verebilen bir şey. Bu sanatların çizgisi içinde bence gelinebilecek en uç boyut. Hayatın bir yeniden yaratımı hakikaten ve reprodüksiyonu sinema. Hem de hayata en yakın biçimde.
Hayat içinde hayat belki de...
Evet. Dolayısıyla biz insanlar insan olabilsek o sinema neler olmaz ve de bunun pırıl pırıl, minik minik örnekleri de var aslında. O bütün sinema balçığının içinde çok pırlantaları var. Ama bu varlık, insan, hayatta nasılsa sineması da öyle oluyor. Bir anlamda hayatın aynası.
Tek Parti... Tek Yönetmen
Türk sineması için neler söylemek lâzım ? Sinemanın Türkiye'de uzun bir geçmişi var biliyorsun...
Tabii, sinemanın ortaya çıkışından itibaren Türkiye sinemaya dahil olmuş. 1896'da II. Abdülhamit sarayda hemen film gösterimlerine başlamıştı. Ve ondan kısa bir süre sonra Pera'da, Beyoğlu'nda sinema peyderpey halkın karşısına çıkmaya başlamıştır. Dolayısıyla Türkiye'de en azından seyirlik anlamında, sinemanın seyircisiyle buluşması anlamında böylesi bir geçmişten sözedilebilir ama Türklerin sinema yapmaya başlaması belki biraz daha ileri bir zamanda gerçekleşmiştir. Yani 1910'lu yıllardan itibaren Türkiye'de sinema yapılmaya başlanmıştır.
İlk soruda sözünü ettiğim afiş, bence rahatsız edici ve ayrıca bu afişteki görüntü çok önemli bir görüntü. Sinema Amerika için Amerika'nın gücünü yeryüzüne anlatabilmenin en pratik, en etkileyici yolu. Türkiye gibi ülkelerde ise sinema, toplumu içten içe dönüştürücü bir başka materyal.
Ben şurdan başlıyayım istersen... Sinemayı Türkiye'deki tarihi itibariyle Cumhuriyet öncesi ve sonrası olmak üzere iki döneme ayırabiliriz. Cumhuriyet öncesi çok kısa bir dönem. Türklerin Cumhuriyet öncesinde film yapmalarının on-onbeş yıllık kısa bir geçmişi var. 1910'lu yıllardan 1925'e kadar. Orada çok az sayıdaki örnekle Cumhuriyet sonrasındakileri seyretmemiz lâzım. Özellikle de Cumhuriyet'in tek partili dönemi bu bağlamda çok mühim. Cumhuriyet öncesinde genelde iki kol görülüyor film yapımında. Biri işgal altındaki İstanbul'da alttan alta işgal meselesini işleyen filmler... ikincisi de biraz daha modernist yaklaşımla, olayların hinliğine kaçan sinemanın hafif meşrep yönünü öne çıkaran filmler. Cumhuriyet'ten sonra yeni bir dönem, yeni bir hayat başlıyor. İnsanların hareketi hatta neredeyse âdâb-ı muâşeret kuralları, düçar olunan eğlenceler ya da ekonomik riskler, tabii bunlar kadar önemlisi kılık kıyafet. O zaman ne yapıldı ilk yıllarda? Özellikle hemen hemen tek parti hakimiyeti gibi tek yönetmen hakimiyetiyle Muhsin Ertuğrul ortaya çıktı ve uzunca bir dönem, neredeyse 40'ların sonuna kadar sinemada tek isim gibi kaldı.
Muhsin Ertuğrul'un tiyatrocu olması da, işini kolaylaştırdı sanıyorum.
Tabii, Muhsin Ertuğrul artist olarak aslen tiyatrocudur. Ve Tanzimat aydını diyebileceğimiz kişiliğe sahiptir. Tabii, kimliklerden kişilikler de etkileniyor. Ve Muhsin Ertuğrul, inkılapların sokaktaki hayatta yaptığını aynen sinemada yapmaya başladı. Sinemada o modernist söylem hakim olmaya başladı. Neden? Genelde bu konu açıldığında hemen bir filmiyle Muhsin Ertuğrul'un, örnekleme yapıyorum. Bu da onun 1930'ların başında gerçekleştirdiği "Söz Bir Allah Bir" filmidir. Komedi unsurları içeren bir filmdir. O zamanın feminist bir hanımının ön planda olduğu bir filmdir. Bir otel hayatı vardır. Plaj sahneleri vardır. Ve rahatlıkla, kıyafet dediğimiz şey son derece modern anlatımla hiçbir kaygıya kapılmadan orada teşhir edilebilmiştir. Birtakım günlük entrikalar girmiştir. Birbirini aldatan çiftler... Bir aşk üçgeni veya bu feminist hanımın erkeksi tavırları. Kadının son derece karikatürize bir biçimde, aslında Batılı bir tip olarak ortaya çıkarılması. Erkeklerin traşlı bir şekilde görünmeleri. Ve tabii ki aslında hakim olan siyasetin sokakta görmek istediği insan tipi, bu filmde olduğu gibi boy göstermiştir. Dolayısıyla da aslında rejimin insan tipolojisi bu filmde kendini bulmuştur. Dolayısıyla bir örnek olmuştur o film ve çoğu Muhsin Ertuğrul çalışmaları. Ve siyasi rejim, resmi olan görüş rahatlıkla kendini ifade edebilmiştir. İnsanların karşısına böylece çıkabilmiştir.
Sinemanın o zamanlar toplumun dönüştürülmesine katkı sağlayan önemli bir faktör olduğu söylenebilir.
Burada gelişen karşı yaklaşım maalesef Türk sinemasına hakim olmuştur. 48'de rüsum indirimi olmuştur, yani vergi rahatlığı getirildiğinde bir anda pıtırak gibi sinemacılar türemiştir. Hemen bir hikâye uydurulup, bir ekip oluşturulup, bunu filme çekip sonra ekonomide nasıl serî üretim varsa bunu da seri bir şekilde seyirciye ulaştırılmıştır. Yani işin maalesef sanatsal boyutu hemen daha başında gümbürtüye gitmiştir.
Doğunun hayal dünyası içinde sinema, belki başka bir ifade biçimi haline gelecekti. Sinema, bizde doğal olmayan bir dönüşümü sağladı. Batılı sinema oyuncusuna, pop müzikçisine, tiyatrocusuna, kendi kültürel üretimi olan bu malzemeleri kullanmak yakışıyor. Ama bizde nedense sırıtıyor.
Bir özenti gibi kalıyor. Hemen şuna bağlıyayım. Bizde performatif anlamda ortaoyunu, meddah, karagöz gibi sahne sanatları vardı. O doğal akış gerçekleştirilebilmiş olsaydı, teknolojinin de yardımıyla sinema, belki bu sanatların geldiği son nokta olacaktı ve oradaki o doğal akış, böylece bir başka platforma taşınmış olacaktı. O görkemli geçmiş, İbn Arabi'nin visual seyahatlerinde yaşananlar, tasavvuf dünyasındaki hayatımız, sinema denilen teknolojinin getirdiği uç boyuta taşınmış olacaktı.
Sinemanın ontolojik bir oyun olduğunu düşünüyorum. İnsan varlık âlemine bakarak ve ilahi olanı -tâbir câizse- taklid ederek, bir oyun geliştirdi. Bu da galiba sinema.
Çok doğru. Bana da başka şeyler hatırlattı bu sözlerin. Huizinga'nın Homo Ludens'i, yani oyuncu-insan anlamında, oyunu öne çıkarması anlamında. Hakikaten var olanın, aslolanın yeniden tasavvuru. Tabii ki bu kesinlikle ontolojiktir. Ben burada biraz taraflıyım ama, ontoloji bana göre daima epistemolojiden önce gelir. Epistemoloji, zaten işin teknik boyutudur, bilgiselleştirmedir. Evet, bu lâzımdır ama, ontolojik olan, aslolandır. Sinemaya da, bu anlamda bir ontolojik oyun diyebiliriz.
'Amerika'yı en
iyi tanımlayan
sanat, sinemadır'
Sinema, bazı ulusların elinde önemli bir materyal. Meselâ Amerikan sineması gibi devâsâ bir sinema var. Bir sanayi olmuş artık. Amerikan sineması için neler düşünüyorsun? Amerikan sineması ideolojik bir sinema mı?
Şöyle koyabiliriz. İdeolojiyi dilselleştirmeden ortaya koyabilen ideolojik bir sinema. Kendini öyle tanımlamadan öyle olmayı başarabilen bir sinema. Bunu görmek lâzım. Ama herhalde başta öyle ortaya çıkmamıştır. Amerika ülke olarak müthiş bir beyin, elektronik bir beyin. Devingen. Yirmidört saat uyumayan. Sinemanın da o devinim içinde yeri var kuşkusuz. Amerikan sineması baştan öyle niyetleri olmayan, bir halk sanatı olarak ortaya çıkan, büyük kitlelere ulaşabilen bir anlatım tarzı.
Amerika dediğimiz 250 senelik bir kültürdür. Dolayısıyla yazılı, plastik sanatlar anlamında tarihi de kısadır ve belki de bugün Amerika'yı en iyi tanımlayabilecek sanat, sinemadır. O insanlar o anlamda meselâ okumayla ne kadar ünsiyet kurdular köklü Avrupa kültürü gibi. Veya diğer resim, heykel, tiyatro gibi sanatlarla ne kadar hemhâl olabildiler? Ama sinema öyle değil. Sanayi olarak da, teknik olarak da, alt yapı olarak da sinema Amerika'nın kendi özgün sanatı oluverdi. Sinema, yeni zamanların sanatıydı ve böylesine tarihi bir geçmişe de ihtiyacı yoktu. Amerika'nın Avrupa gibi, Doğu gibi ya da Afrika gibi komlekse kapılabileceği bir kültürel saha değildi. Sıfırdan bir başlangıç vardı aslında. Genç bir devletti, genç bir ulustu. Ve sinemaya dört kolla sarıldı. Ve Amerika'nın sanatları deyince ilk olarak sinema ortaya çıkıyor.