umhurbaşkanı'nın Hükümet eliyle ucubeye döndürülen af tasarısını veto etmesi ilk elde olumlu bir adımdır. Fakat bu adımın ilk eldeki olumlu yönünün suya yazılan bir yazı olmaması için, bütün bu olup biteni kuşatan gelişmelere gözümüzü dikmekten geri durmamalıyız bir an bile. Yoksa Cumhurbaşkanı'nın veto etmesine rağmen Meclis'te ikinci kez kabul edilerek yürürlüğe girebilir bu tasarı. Ve, Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa Mahkemesi'ne götürülmeyebilir. Böylece hem mesele kamuoyunun gözünde pörsütülmüş olur, hem de Cumhurbaşkanı Hükümet'le olan ilişkilerinde çok borçlanmadan halkın sempatisini kazanmak gibi bir manevra yapmış olarak kalır. Hükümet de usta bir manevrayla af bekleyen sıradan suçlularla, siyasi suçlardan hüküm giyen ama affedilmeyenleri karşı karşıya getirerek topu taca atabilir.
Cumhurbaşkanı'nın ilk elde olumlu görünen vetosunun işler biraz kurcalanınca birçok olumsuzluğu hemen yedekte tuttuğu kolayca görülebildiğinden, meseleye tamamen vetonun gerçekten veto olması için gerkenler düzeyinden bakmak zorunludur.
Hükümet'in, kamuoyunun beklentileri ayan beyan ortada olmasına rağmen, af tasarısını bu derece ucube bir şekilde kurgulaması, aslında devletin siyaseti algılayışıyla toplumun algılayışı arasındaki açı farkından kaynaklandı. Son birkaç yıldır yaşananlarla beraber bütün bir ülke ve devlet yönetimi, kimi görüşlerin ve kişilerin siyaset dışında bırakılmaları için devlet erki'nin özel bir gayrete kullanılmasına sahne oldu. Siyasetin tabii kuralları içinde çok farklı yere oturabilecek siyaset yelpazesi, yukarıdan aşağıya tanımlanma çabalarıyla sağlıksız bir hale sokuldu. Ve, siyasette meşruiyet, demokrasinin kurallarında ve usulünde değil, daha gizli yasalarda aranmaya başlandı. Neticede siyaset yapanlara devlet eliyle gizli bir kredi notu verme teşebbüsü, siyasal sistemin işleyişine egemen oldu.
Bunun en veciz örneğini Demirel "sayısal meşruiyet ve siyasal meşruiyet" arasına kesin ve aşılmaz bir ayrım koyarak yapmıştır. Böylece demokrasinin işleyişinde polemiksel girişimlerin etkili olabilme yolunu açmıştır. Siyasal sistem bütünüyle bu renge bürününce de, toplumsal barışı sağlama adına ortaya çıkan bir af tasarısında, toplumsal barışı dinamitleyecek bütün kamplaşmalar yer alabilmiştir.
Bugün af tasarısının veto edilmesi bu bakımdan Türkiye şartlarında iyi gelmektedir bizlere. Oysa iyi çalışan bir demokrasinin standartları açısından düşünüldüğünde meselenin bu noktalara kadar gelmiş olabilmesi bile ne kadar sağlıksız bir yapıda yaşadığımızı göstermektedir. Birtakım suçları affeden ve birtakım suçların affedilmesini hiçbir maddi temele dayanmaksızın görmezden gelen bir Hükümet, şimdiye kadar çoktan tek bir oy bile almayacak hale gelmeliydi. Fakat Hükümet hala "istikrar" (?) sembolü olarak yerinde durabilmektedir. Bunu da "sayısal meşruiyet"i "siyasal meşruiyet"ten tümüyle koparmış siyasal sisteme borçludur.
Vetonun gerçek bir veto olabilmesi için, sahici bir demokrasi kazanımı olarak kayda geçebilmesi için, önce şu "siyasal meşruiyet" ile "sayısal meşruiyet" arasına ayrım koyan sözün geri alınması ve bu sözün temsil ettiği bütün uygulamalardan siyasal sistemin arındırılması gerekir. Aksi halde bir sonraki aşamada Meclis tarafından aynen kabul edilme tehlikesi olan af tasarısının veto edilmesi Cumhurbaşkanı'nın siyaset yatırımı olarak kalır, daha öteye gitmez...
4 Eylül 1999 Cumartesi