Logo... Yazarlar...

"Yol haritası"

Ahmet TAŞGETİREN

K öln Zirvesi hüsranı, Avrupa ile ilişkilerdeki zaaf yanında, iç yapımızdaki reformları kendi şartlarımız gerektirdiği için değil, Avrupa ile bütünleşme zorunlu kıldığı için yapma noktasındaki klasik hastalığımızın bir göstergesi oldu.

Başbakan Ecevit, zirve öncesi Almanya Başbakanı Schroder'e bir mektup yazdı. Mektupta özetle şunlar vurgulanıyordu:

-AB'ye adaylık için gerekli yükümlülüklerin farkındayız.

-Bu yükümlülükleri hemen yerine getireceğimizi iddia etmiyoruz.

-Çünkü bir AB üyesinden beklenecek standartlara ulaşmak için birçok alanda reform yapılması gerektiğinin bilincindeyiz.

-Ancak bize açık üyelik vaadi ve bir yol haritası verildiği takdirde reformlar hızlandırılacaktır.

-Hukuk sistemimizi ve hukuki uygulamalarımızı AB standartlarına getirmek de aynı zamanda hızlanacaktır.

-Ayrıca potansiyel yatırımcılara büyük fırsatlar yarattığımız ülkenin Güneydoğusu da dahil demokratik ve sosyal reformlarımızı tamamlamak için gayretlerimizi artıracağız.

-Üstelik Dışişleri Bakanımız, Yunanistan'la ilişkileri yumuşatmak için bazı adımlar da atmış bulunuyor.

-Ayrıca biz, Orta ve Doğu Avrupa aday ülkeleri için ana hatları belirlenen ön hazırlık stratejilerinin Türkiye'ye de aynen tatbik edilmesini talep etmedik.

Başbakan Ecevit'in mektubuna Almanya Başbakanı "Sizi anlıyorum-sözlerinizi senet kabul ediyorum" türünden bir cevap verdi. Ecevit'in "demokratik ve sosyal reformlar, Güneydoğu, Yunanistan" konusundaki notlarının altını cizdi, "AB'nin diğer üye adaylarıyla görüşmeleri başlatma yolunda alabileceği muhtemel kararları ayrımcı olarak görmemesi"ni de "çok önemli" bulduğunu belirtti. Yani "ayrımcılığı" ayrımcılık olarak algılamamıza teşekkür etti.

Sonunda ne oldu? Köln Zirvesi'nden Türkiye için sadra şifa en küçük bir ışık çıkmadı. Hüsran devam etti.

Ancak doğru bakıldığında hüsran, sadece Köln zirvesinin sonucu değildi. Başbakan Ecevit'in üslubuna yansıyan ve çok da yeni olmayan çizgi hüsranın ta kendisiydi.

Bu, el ayak oğuşturan bir üsluptur. Çünkü zaafının farkında olan ve bir türlü kendi başına iyileştirmeye gidemeyen bir ruhi arka plana dayanmaktadır.

Köln zirvesinde Yunanistan'la birlikte hareket eden İsveç Başbakanı İngvar Carlsson "Türkiye'nin insan hakları karnesi vahim durumdadır. Böyle insan hakları siciline sahip bir ülkeyi diğer aday ülkelerle eşit statüde göremeyiz." diyor. Bunlar bir ülke için yenir-yutulur şeyler midir? Ama gelin görün ki, gazeteci hapsetmekte dünyanın birinci sırasındasınız. Medyanızın ana gündeminde tele-kulak faciası var. Yargıtay Başsavcınız bile bir parti kapatma (demek siz parti de kapatıyorsunuz) davasında yasa dışı yollarla elde edilmiş bir kaseti delil olarak kullanıyor. İnanç-düşünce özgürlüğü alanında fauller binlerce insanın canını yakıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde 2000'e yakın dava ile davalı durumundasınız. Elin oğlu, tüm bunları size karşı politik silahı olarak kullanmaya başlamış ve siz de buna -eliniz mahkum- prim veriyorsunuz.

Eğer beklemiş beklemiş ve DGM'lerin sivilleşmesi için adım atmaya, Abdullah Öcalan'ın yargılanmaya başlaması sırasında yönelmişseniz, onu da, genel bir hukuki iyileştirme amacıyla değil, (çünkü DGM ile ilgili yanlışlıkların sadece askeri üyeden ibaret olmadığını herkes biliyor olmasına rağmen, alelacele yapılan Anayasa değişikliği sadece askeri üye ile sınırlı tutuluyor) APO kararı AİHM'den dönmesin niyetiyle yapıyorsanız, siyasi baskılara resmen davetiye çıkarıyorsunuz demektir.

Ecevit'in mektubu, Güneydoğu'daki (ki bunun uluslararası jargondaki adı Kürt meselesidir) iyileştirmeleri resmen uluslararası bir alana taşıma anlamına gelmiyor mu? Bu mektubun tercümesi "Güneydoğu (yani Kürt meselesi) için baskılarınızın farkındayız. Orada demokratik ve sosyal reformlar için gayretlerimizi artıracağız. Yatırımlarınıza uygun bir vasat meydana gelecektir. Bizi anlayın" şeklinde değil midir?

Avrupa'dan "yol haritası" istiyoruz. Bu, zaman zaman "ev ödevi" oluyor. İlk yol haritası-ev ödevi 1856 Islahat Fermanı ile belirlenmişti. Belki de 1839 Tanzimat Fermanı ile... Belki de daha önce... Sadrazamlarımızın "Siz fısıldayın yeter, ama sahneyi bize bırakın" dediği günlerden, başbakanlarımızın "Bize yol haritası verin, bakın sizin ölçülerinizi nasıl yakalayacağız" yollu mektuplar yazdığı bugüne... Batılılaşma yolunda ne kadar ilerlediğimiz görülüyor. Mustafa Reşit, Ali ve Fuat Paşaları, Damat Ferit'i okurken şaşırırdım. Ama çağdaş yöneticilerimizi görünce şimdi şaşırmıyorum.


7 Haziran 1999



 

Köln zirvesinde Yunanistan'la birlikte hareket eden İsveç Başbakanı İngvar Carlsson "Türkiye'nin insan hakları karnesi vahim durumdadır. Böyle insan hakları siciline sahip bir ülkeyi diğer aday ülkelerle eşit statüde göremeyiz." diyor. Bunlar bir ülke için yenir-yutulur şeyler midir? Ama gelin görün ki, gazeteci hapsetmekte dünyanın birinci sırasındasınız. Medyanızın ana gündeminde tele-kulak faciası var. Yargıtay Başsavcınız bile bir parti kapatma (demek siz parti de kapatıyorsunuz) davasında yasa dışı yollarla elde edilmiş bir kaseti delil olarak kullanıyor. İnanç-düşünce özgürlüğü alanında fauller binlerce insanın canını yakıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde 2000'e yakın dava ile davalı durumundasınız. Elin oğlu, tüm bunları size karşı politik silahı olarak kullanmaya başlamış ve siz de buna -eliniz mahkum- prim veriyorsunuz.


 

|| ANASAYFA || GÜNDEM || POLİTİKA ||
|| DÜŞÜNCE || YAZARLAR || SERBEST KÜRSÜ ||
|| AÇIK OTURUM || LİNKLER ||
|| YENİ ŞAFAK'a Mesaj ||


Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© 1998 ALL RIGHTS RESERVED