lk sahneyi bütün çıplaklığıyla gördüm, zaten gözümün önünde cereyan eden ikinci sahne de az buçuk ortaya çıktı; şimdi bütün derdim son sahneyi öngörebilmek... Abdullah Öcalan'ın yargılanması sürecinde son sahneyi bir türlü gözümde canlandıramadığım için uykularım kaçıyor.
Türkiye'de herkesin, PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın, Kenya'dan, bizim operasyon timleri tarafından kaçırıldığı kanaatinde olduğunu sanıyordum; farklı senaryoları yalnızca ben Kulis'e taşıdım çünkü. Benim elimden geçen yerli gazetelerde şimdiye kadar konuyla ilgili derli toplu bir haber veya yorum okuduğumu hatırlamıyorum. Öcalan yargı önüne çıkarıldığında yapılan yorumlara kulak verdiğimde ne göreyim, meğer herkes gerçeği biliyormuş... Geçen gece, geç saatlerde, bir grup aydın, televizyonda kendi aralarında sohbet ediyorlardı; Prof. Bakır Çağlar, "Apo'yu biz kaçırmadık, bize teslim ettiler, bildiğiniz gibi" dediğinde, onunla aynı seti paylaşan beş kişi, hep beraber başlarını salladılar...
Bu ilk sahne işte. Demek ki, "Söz uçar yazı kalır" sözü doğruymuş, burada yazılan bir şey, döne dolaşa kamuoyunun malı olabiliyormuş... İlk sahnede, Abdullah Öcalan, kimliğini herkesin bildiği (ya da tahmin ettiği) dış güçler tarafından yakalanıp Türkiye'ye teslim edilmiş görünüyor...
Gözümüzün önünde cereyan eden olayın diğer karelerini de herkesle birlikte izliyoruz.
Bir defa dâvâ, Abdullah Öcalan'ın ölümüne sebep olduğu kişiler düşünülerek 'cürüm için çete oluşturmak' ve 'cinayet işlemekten' açılabilirdi. O durumda, İmralı'daki türden bir mahkemeye hiç gerek olmazdı. Şemdin Sakık ile kardeşi nasıl yargılandılarsa Öcalan'ın mahkemesi de öyle cereyan eder, dâvâ birkaç duruşma sonunda sonuca bağlanırdı. Ancak, 'kalkışma' ve 'isyan' cürümü içeren TCK 125. maddeden açıldığı için, dâvânın siyasî bir platforma oturması kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu; Öcalan konuşuyor, herkes de onu dinliyor... Kalkışmayı ispat için daha çok konuşması gerekecek; mahkum edildiğinde dışarıya pek büyük kozlar verilmiş olacak...
İkinci perdede, Öcalan'ın kişiliğinde temsil edilen görüşün siyaset sahnesine çıkışı var. Dâvânın TCK 125'ten açılması ve duruşmaların bu biçimde görülmesi senariste kolaylık sağlamış oluyor.
İlk sahneden sonraki kareleri seyrederken, senaryoyu yazanların baş aktörü rolüne hazırlamak için insanüstü bir gayret sarf etmiş olmaları gerektiğini düşündüm hep. İtalya ve Kenya'da, gözlerden uzak duvarların arkasında, Abdullah Öcalan'a rolünü ezberletmiş olmalılar. Dünkü Hürriyet'te, İmralı'daki hazırlığın Öcalan Kenya'da derdest edilmeden önce başladığı yazıldı. İmralı'nın duruşmalara hazır hale getirilebilmesi için harcandığı söylenen 3,5 trilyon TL'nin (yaklaşık 10 milyon dolar) kaynağı nereden bulundu acaba?
İlk sahne tamam, ikinci sahnenin şimdiye kadar izlediğimiz kareleri, olayın nasıl gelişeceğinin ipuçlarını da içeriyor. Bu hafta içerisinde, şimdiye kadar sözü hiç edilmemiş yeni ilişkiler İmralı'dan evlerimize ulaşırsa şaşırmamanızı tavsiye ederim. Bu bir hafta dile hiç gelmemiş konuların ele alınması için senariste ek fırsat sağlayacak...
Öcalan Avrupa ve Ortadoğu'nun bazı ülkelerini suçlamakta hiç tereddüt etmiyor; gözle görülür biçimde kolladığı iki ülke var: ABD ve İsrail. Türkiye'de bazı isimleri 'işbirlikçi' veya 'yardakçı' olarak anmakta bir beis görmedi şimdiye kadar; ama toz kondurmadığı kişilerin varlığı da hemen fark ediliyor. Bu da dikkat çekici. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in adını ikinci gün oldukça münasebetsiz bir biçimde ağzına almıştı; ertesi gün sözlerini geri çekmek zorunda kaldı. Ancak o ilk çıkış, Süleyman Bey'in 'dokunulmazlar' arasında bulunmadığını ele vermiş oldu.
İlk iki sahnenin özellikleri aşağı yukarı belli. İkinci sahnede karar da verilecek, o kararın ne olacağını tahmin etmek de zor değil. Ancak bundan sonrası meçhul. Senaristin, bu iki sahneden sonra nasıl bir entrika düşündüğü şu aşamada belli olmuyor. İdam cezası vermekle mi yetinilecek, infaz da var mı? İnfaz yoksa hangi safhada önü kesilecek? Hisleri uyandırılmış kitleler nasıl yatıştırılacak? Adada verilen mesajların insanlar üzerinde nasıl bir etkisi olacak? O etki hangi amaçla kullanılacak?
Karşılaştığım herkese "Son sahneyi görebiliyor musun?" diye sormaktan kendimi alamıyorum. Kimseden doyurucu bir cevap gelmediğini itiraf ederim. Sadece, bir dost, "New York Times'ın ünlü yazarı William Safire 1992 yılında bölgede yeni bir devlet kurulmasının kaçınılmaz olduğunu yazmıştı, hatırlamıyor musun?" diye sordu. Aynı dost, haber alma kaynakları güçlü bir haftalık gazetede çıkan bir habere dikkatimi çekti. Haberde, Abdullah Öcalan'ın Şam'dan ayrıldığı andan itibaren David Adolph Korn adlı bir Amerikalı diplomatın kontrolü altına girdiği anlatılıyor. Safire şöyle bir şeyler mi yazmıştı 1992'de? "PKK'nın kellesini hediye etmek dahil bazı jestler yaparak bölgedeki altüst oluşa Türkiye'nin onayını elde edelim..."
Bu bilgiyi aktarıyorum, ama siz yine de ihtiyatlı olun; çünkü, Türkiye'de, olayları etkileyen sadece bir tek odak yok, birinin yaptığını bozan birden fazla odak söz konusu. Her zaman sürprizlere açık heyecanlı bir ülkede yaşadığımıza sevinin...
7 Haziran 1999