ürkiye, AGİT Zirvesi'nde" insan haklarını" ve "özgürlükleri" güvence altına alan "İstanbul Deklarasyonu"nun altına bir kere daha imza koydu. Şimdi soru şu. Acaba Ankara, yıllardır sürdürdüğü "statükocu mantığı" terkederek, demokratik bir değişim için harekete geçebilecek mi?
Gerek toplumsal dinamiklerden yükselen değişim talebi, gerekse global dünyanın gittiği yeni istikamet, Türkiye'yi "kerhen" de olsa bir değişim döneminin eşiğine getirmiş gibi gözüküyor. Gerçi devlet hâlâ gönülsüz, hatta devletin "kutsal sığınakları"nda "28 Şubat şarkıları" mırıldanan "korunaklı" güçler, bu değişim işinin bazı "münafıklar"ın başının altından çıktığına inanıyor.
Muhtemeldir ki bu güçler, "insanın haklarını" önceleyen AGİT Zirvesi'ni bile "münafıklık alameti" olarak görmektedir. Bu bağlamda, eğer önümüzdeki günlerde zirvenin ardından Türkiye'de yeni bir "baskı dalgası" başlarsa kimse şaşırmasın. Hatta Kasım sonundaki MGK toplantısında, Türkiye'yi bölmek isteyen "iç-dış düşmanlar" üzerinde durularak, bu konuda hükümete tavsiyelerde bile bulunulabilir.
İşte bu yüzden Ankara, bir taraftan İstanbul'daki yüzyılın son son zirvesinin podyumlarında "gerdan kırıp", demokrasi ve insan hakları deklarasyonunun altına imza atarken, bir taraftan da harıl harıl "RTÜK" ve "Memurin Muhakematı" gibi tahakküm yasaları hazırlıyor.
Aynı Ankara, bir taraftan Clinton'un Meclis'teki "demokrasi ve özgürülüklerin derinleştirilmesini" isteyen konuşmalarını dakikalarca alkışlarken, bir taraftan da MGK'nın talimatları doğrultusunda "irtica yasaları" için gece mesaisi yapıyor.
Peki ama hangi Ankara'ya inanacağız? "Beraber yaratmak istediğimiz gelecek, Türkiye'nin evindeki demokrasiyi derinleştirmesiyle başlıyor" diyen Clinton'u alkışlayan Ankara'ya mı, yoksa değişime direnen Ankara'ya mı?
İnanıyoruz ki, bir anlamda "haklar" ve "özgürlükler" bildirgesi olan "İstanbul Deklarasyonu"na imza koyan Türkiye, Helsinki Zirvesi'nde AB üyeliği için "yeşil ışık" bekleyen Türkiye istese de çağdaş dünyanın aksine bir istikamete yönelemeyecektir.
"28 Şubat"ın otoriter havasından henüz çıkamamış bir Türkiye'nin AGİT kararlarını hayata geçirmesi elbette kolay olmayacaktır. Çünkü Türkiye'nin hukukun siyasallaşmasından, insan hakları ihlallerine kadar birçok konuda eksiklikleri var. Siyasi irade üzerindeki "askeri vesayet"in varlığının hâlâ sürmesi de dikkate alındığında, Türkiye'nin işinin gerçekten zor olduğu görülecektir. Ancak 28 Şubat'ın "çatışmacı" anlayışının, toplumsal alandan siyasete, ekonomiden dış politikaya kadar her alanda Türkiye'yi çağın dışına ittiğini de görmek gerekiyor.
Yüzyılın kalbinin attığı İstanbul'da, gelecek yüzyıla projeksiyonlar tutacak olan anlaşmalar yapıldı, insan hakları bildirgelerinin altına imzalar konuldu. Daha da önemlisi, Orta Asya ve Kafkasya'dan Batı'ya açılan enerji korudorunda Türkiye'yi anahtar ülke konumuna yükselten Bakü-Ceyhan petrol boru hattı ve Hazar geçişli dogalgaz anlaşmaları imzalandı. Artık Türkiye, yeni bir yola girmiştir ve bu yoldan dönmesi de mümkün değildir. Hem ekonomik, hem de siyasal çıkarlar Türkiye'yi dünyanın büyük bölümünün paylaştığı ortak evrensel değerlerle buluşmaya zorlamaktadır.
İşte tam bu noktada, ABD'nin ve Avrupa'nın Türkiye'ye bölgede biçtiği "rol", zorunlu olarak bir "dış baskıyı" da gündeme getiriyor. Baskı kelimesi, zihinlerimizde hiç de olumlu bir çağrışım yapmamasına rağmen, belki de ilk kez özgür dünya ile Türkiye'nin buluşmasını sağlayacak "pozitif" bir anlam yüklenmiş durumda.
Şu bir gerçek ki, dünyanın dönüş istikametini nasıl tersine çevirmek mümkün değilse, artık Türkiye'yi de yöneldiği bu demokratik yönelişten döndürmek mümkün değil gibi gözüküyor.
mocaktan@yenisafak.com
22 Kasım 1999 Pazartesi