ürkiye'nin gündemi 'hukuk' ile irtibatlı konuların egemenliğinde; geçtiğimiz haftanın gelişmeleri bu durumu açıkça gösteriyor: Anayasa Mahkemesi Demokratik Kitle Partisi'nin (DKP) kapatılmasına karar verdi... Cumhuriyet başsavcısı, Anayasa Mahkemesi'ne başvurarak, 'yürütmenin durdurulması' mekanizması çalıştırılarak, kapatılması istemiyle dâvâ açtığı Halkın Demokrasi Partisi'nin (HADEP) 18 Nisan seçimlerine katılmasının engellenmesini istedi...
Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Siyasi Partiler Yasası'nda 'bir hafta önce başlaması öngörülen' seçimle ilgili kısıtlamaları 4 Ocak tarihinden başlattığını açıkladı...
Bu gelişmelerin herbiri, toplumun şu sıralarda hassas olduğu konuları ilgilendirdiğinden, tepki vermesi beklenebilecek yerler genellikle suskun. RP kapatıldığında itiraz edenler, DKP'nin faaliyetlerine son veren karar karşısında seslerini çıkartmıyorlar... HADEP'nin kapatılması süreci henüz sona ermemişken seçime girmesinin engellenmek istenmesine, hemen her parti, kararın kendisine getirip götürecekleri açısından yaklaşıyor. Medya özgürlüğünü kısıtlayıcı YSK kararına ise medyadan bile karşı çıkan olmadı.
'Hukukun üstünlüğü' ilkesinden hızla uzaklaşılan bir ülkede yaşadığımızın bundan daha çarpıcı bir işareti olamaz.
Cumhuriyet başsavcısının HADEP'in seçime girmesinin engellenmesini Anayasa Mahkemesi'nden talep eden başvurusuna, bir örnek olay olarak, biraz daha yakından bakalım. Hukukçu olan başsavcı, Anayasa Mahkemesi'nin anayasa ve yasayla belirlenmiş yetkileri arasında 'yürütmeyi durdurma' mekanizmasının bulunmadığını elbette bilir. Mahkemenin kendisinde olmayan bir yetkiyi siyasi bir konuda kullanmaya kalkması çok vahim sonuçlara yol açabilir.
İşin vahameti, bireyin veya tüzel kişiliğin mağduriyetini önlemek için idari dâvâların görüldüğü mahkemelere verilen 'yürütmeyi durdurma' yetkisinin, bu olayda, bireyi veya tüzel kişiliği mağdur etme amacıyla kullanılmak istenmesinden kaynaklanıyor. İdari dâvâlarda, uzun sürebilecek mahkeme bitene kadar yaşanabilecek mağduriyetlerin önüne geçmek için 'yürütmeyi durdurma' mekanizmasına başvurulur. Oysa, HADEP konusunda, eğer bu parti seçime sokulmazsa, HADEP'li siyasetçiler mağdur olacaktır. Hem de telâfisi mümkün olmayan bir mağduriyettir bu.
HADEP'in seçimlere katılması başsavcının istediği gibi engellenmez ve Anayasa Mahkemesi sonradan bu partiyi kapatırsa, söz ve eylemleriyle kapatılmasına sebep olanların siyasetle ilgisi zaten kesileceğinden, 'yürütmeyi durdurmama'nın herhangi bir sakıncası olmayacaktır. Buna karşılık, "Nasıl olsa kapatılacak" diye HADEP'in seçime girmesi engellenir, sonradan kapatılmaz ise, konulan engel yüzünden seçime katılamayan adayların mağduriyetinin telâfisi imkansızdır.
Başsavcının yürütmenin durdurulması başvurusu yasal olmadığı gibi, yetkisiz olduğu halde Anayasa Mahkemesi'nin talebe olumlu cevap vermesi de 'hukukun genel kuralları' açısından doğru değildir.
Türkiye'nin gündemini şu sıralarda hukuki konuların zorlaması tesadüf değil elbette. 28 Şubat süreci, hukukun kurallarını yasalarla oynayarak eğip bükmeyi amaçlarken, âcil sorunları hukukçuların iradeleri üzerinde baskı kurarak çözmeye çalıştı. Dönemin belli başlı konularda sergilediği yasakçı tavırlara bakarak bunda büyük çapta başarılı olunduğunu söyleyebiliriz. Ancak, uygulamada kaydedilen başarıyı hukuki metinlere geçirme (yasa çıkarma) yönünde başarısız kalındığı da ortada. Bu yüzden, her adımda, hukuk duvarına çarpılıyor. Sadece ülke içini ilgilendiren uygulamalarda (sözgelimi, YSK'nın yasada var olan bir haftayla sınırlı kısıtlamaları aylar öncesinden başlatması gibi) fazla sorun çıkmıyor; ancak konunun dışa dönük bir yüzü (Devlet Güvenlik Mahkemelerinde askeri savcı ve yargıçların varlığı yüzünden DGM kararlarının geçersiz sayılması gibi) varsa, orada pürüz çıktığı da bir gerçek.
Türkiye 'hukuk devleti' olma iddiasını anayasasına yazmış bir ülke olmaktan 'kanun devleti' uygulamalarının bile mumla arandığı bir döneme doğru hızla yol alıyor. Oysa, eğer 21. yüzyıla başı dik girmek istiyorsak, gözümüz, daha ileride, 'hukukun üstünlüğü' ilkesinde olmak zorunda.
1 Mart 1999 Pazartesi