|
er olağanüstü dönemden sonra yaygınlaşan yanılsama, 28 Şubat'tan sonra da sahne almaya başladı. Olağanüstü dönemin gelmesini engelleyemeyen, olağanüstü dönemin kendini meşrulaştırma aracı olan "siyasetsizleştirme"yi gideremeyen partiler, olağanüstü dönem bütün kurumlarıyla ve kurallarıyla hükmünü yürütme imkanına kavuştuktan sonra kendilerini "demokrasi cephesi" olarak kurgulama kolaycılığına sığınıyorlar. Demokrasi anlayışları olağanüstü dönemin gelmesini engelleyemiyor ve olağanüstü kurumların ve kuralların hükmünü yürütmesini anlamlı kılmayan bir demokrasi anlayışını yaygınlaştıramıyorlar. Fakat herşey olup bittikten sonra adeta seçim yatırımı olarak bir tür "acemi demokrasi anlayışı"na sığınıyorlar. İşte salt bu nedenle bile demokrasi anlayışları sahici olmuyor ve demokratikleşme söylemsel olarak ne kadar yaygınlaşırsa, içerik olarak o kadar sığlaşıyor..
12 Eylül'den sonra Özal'ın o pek şöhret bulan demokratikleşme projesi de bu eleştiriden uzak sayılmamalı. Çünkü Özal, daha sonraları sıkça ifade edileceği gibi ekonomik alanda bir liberalleşmenin mimarıdır, ama bu liberalleşmenin siyasi alanı kapsadığı iddia edilemez. Hatta "Özal vefat etmeseydi bu açığı gidermek üzere, Diyarbakır'da yapılacak bir panele oturum başkanlığı ederek bu açığı giderme gayretine düşecekti", diyenlerin sayısının hiç de az olmaması bu bakımdan dikkat çekicidir. Bu durum bize her olağanüstü dönemden sonra pekçok alanda açılım gerçekleştirilirken, siyasi alanda gerçek bir demokratikleşmenin neden hayata geçirilemediği meselesini yeniden düşündürtmeli. Buna verilecek cevabın yukarıda ifade edilen, olağanüstü dönemin gelmesini engelleyebilecek bir demokrasi projesine sahip olamayan partilerin, olağanüstü dönem yerleşikleştikten sonra sarıldıkları demokrasi söyleminin neden anlamlı olmadığını da açıklayacağı düşünülebilir.
Her olağanüstü dönem tek bir şeyi deklare eder: resmi toplumun sınırları çizdiği "milli mutabakat," siyasetin ta kendisidir. Bu denklemin açık birçok sonucu olacağı kesindir. Resmi görüş bu yolla siyaseti içermek istemektedir. Öte yandan siyaset, resmi görüşün sınırlarından ibaret bir çizgide kendi kendini tanımlamaya zorlanmaktadır.
Resmi görüşün bu zorlaması karşısında siyaset, şimdiye kadar hemen teslim olmuştur. Bu teslim oluşun ardından zarar gören siyasetçiler, demokrasi yoluyla muhalefet etmeye soyunmuşlardır. Fakat Türkiye'de özellikle merkez sağ siyasetin bu tavrı, tekrar resmi görüş tarafından muteber sayılmayı mümkün kılacak bir sınıra kadar muhalefet etmek şeklinde olmuştur. Böylece demokrasi söylemi, özellikle merkez sağ siyaset açısından tam anlamıyla bir kısırlaştırma siyasetidir. Merkez sağ siyaset, demokrasi yoluyla resmi görüşe sözde muhalefet ediyor görünerek, gerçekte resmi görüşün muhafazakar temalar üzerinden yeniden üretimini gerçekleştirmeye kodlanmış bir siyasettir. Bunun sonucu da "milli mutabakat"ın siyaseti içermek üzere yaptığı hamlelere direniyor gözüken merkez sağ siyasetin, dolaylı yoldan muhafazakar değerler üzerinden "milli mutabakat"ı üretmesidir.
1 Mart 1999 Pazartesi
|
 |
12 Eylül'den sonra Özal'ın o pek şöhret bulan demokratikleşme projesi de bu eleştiriden uzak sayılmamalı. Çünkü Özal, daha sonraları sıkça ifade edileceği gibi ekonomik alanda bir liberalleşmenin mimarıdır, ama bu liberalleşmenin siyasi alanı kapsadığı iddia edilemez.
|
|