ktidarın seçimle belirlendiği tüm siyasi rejimlerin en temel kurumu parlamentodur. Parlamento, hükümdarın kişisel iktidarına karşı halkın iktidarını temsil eden demokratik bir kurum olarak doğdu. Parlamentonun bir siyasi kurum olarak henüz işlerlik kazanmadığı dönemde, devletin yasama, yürütme ve yargı alanındaki tüm yetkileri hükümdarın şahsında toplanıyordu.
Devlet yetkilerinden önce "yasama" parlamentoya devredildi. Vatandaşa genel oy hakkının tanınması ile temsili sistem yaygınlaştı. 19. Yüzyılın sonlarında temsili sistemin en temel kurumu olarak parlamento, artık sadece yasa yapmıyor, aynı zamanda bünyesinden hükümeti çıkarıyor ve hükümetin çalışmalarını denetliyordu.
Parlamentonun güçlenmesinde, 19. Yüzyılda uygulanan liberal politikalar etkili oldu. Devletin faaliyet alanını, dış ve iç güvenliğin sağlanması, vergilerin toplanması ve temel alt yapı hizmetlerinin karşılanması ile sınırlı gören liberal siyaset anlayışında, geniş alanlarda yetki kullanan güçlü bir yürütme organı gerekmiyordu. Ayrıca parlamento, kralı temsil eden hükümete karşı halkın koruyuculuğunu yapıyordu. Bu anlayışla klasik hak ve özgürlükler yasayla düzenlenerek krallara karşı güvenceye alındı.
Parlamentonun güçlenmesini ve klasik hakların güvenceye alınmasını sağlayan 19. Yüzyılın liberal politikaları, sanayi toplumunun sosyal problemlerini çözmede yetersiz kaldı. Sosyal problemlerini çözemeyen bazı ülkelerde temsili sisteme geçiş yavaşladı, bazılarında ise tamamen kesintiye uğradı. Örneğin İngiltere, anayasa sisteminin esnek ve yeni koşullara uyum sağlar nitelikte olmasıyla buhranı temsili sistem içinde atlatabildi. Buna karşılık Fransa, sert anayasa sistemi ve devletçi bürokratik kurumlaşmasıyle krizi aşmada zorlandı. Fransa'da temsili sistem yıkıldı ve tekrar monarºiye dönüldü.
Parlamento 19. Yüzyılda sahip olduğu yetkilerinden bir bölümünü kaybetmesine rağmen, temsili sistemin en temel kurumu olma özelliğini bu güne dek korudu. Parlamenter sistemin uygulandığı tüm ülkelerde parlamentolar, anayasa ve kanunları yapmakta, cumhuriyetle yönetilenlerde devlet başkanını seçmekte, bünyesinden hükümeti çıkarmakta ve hükümet faaliyetlerini denetlemektedir.
Türkiye'de 1876'da büyük umutlarla açılan ilk parlamentonun ömrü bir yıldan kısa oldu. Birinciden otuz yıl sonra 1908'de toplanan parlamento İmparatorluğun dağılma döneminin çetin problemlerini göğüsledi; İstiklal Savaşı'nı yürüttü ve Cumhuriyete geçişi sağladı. Tek partili dönemde parlamento bir tür tayinle gelen milletvekillerinden oluştu ve hükümet politikalarının gerçekleşmesine hizmet eden sönük bir kurum olarak kaldı.
Çok partili dönemde, tek parti zihniyetinin ideolojik anlayışı siyasi hayatın belirleyicisi olma özelliğini korudu. Toplumda meydana gelen değişikliklerin siyasete yansımasına, oluşan yeni muhalif grupların siyasete katılmasına izin verilmedi. Parlamentonun, milli iradeyi temsil eden bağımsız bir kurum olarak gelişmesinin önü darbelerle kesildi.
Darbeciler, her seferinde önce parlamentoyu etkisiz hale getirdiler. Halkı, siyasi rejim için tehlike gören Jakoben zihniyet, parlamentoya karşı hükümdarlar kadar bile hoşgörülü olamadı. Sorunların çözüm yerinin parlamento olduğunu söylemelerine rağmen, milli iradeyi yansıtan, tehditsiz ve milletin hür iradesiyle oluşan bir parlamentodan her zaman korktular.
Bugün Türkiye'nin en tutucu kurumu üzerindeki baskının yılgınlığını yaşayan parlamentodur. Gazete ve televizyonlarda, sivil örgütlerin düzenlediği toplantılarda rahatça tartışılan çoğu konular parlamentoda tabu olma özelliğini korumaktadır. Demokratik ülkelerde parlamentolar sorunların rahatça konuşulup tartışıldığı hür bir "Siyasi Forum"dur. Türkiye'de ise parlamentoda yapılan konuşmalar parti kapatma sebebi sayılabilmektedir.
Türk parlamentosu, yeni fikirlere kapalı, farklı görüşleri dile getiremeyen bir "eksik forum"dur. Böyle olduğu için çözüm üretememekte, varlığına yönelik tehditler karşısında meşru müdafa hakkını kullanamamaktadır. Önceden belirlenen gündemlere göre çalışmakta ve sürekli olarak günün gerisinde kalmaktadır. Nihayet partilerde yaşanan bölünme nedeniyle, parlamento hükümet çıkarma kabiliyetini de yitirmiş bulunmaktadır.
Yaklaşan seçimlerde, parlamentoda hükümet kurma şansı arayan partiler, hazırladıkları "reform paketleri" ve "atılım programları" ile halkın karşısına çıkıyorlar. Ülkenin, dış borç, işsizlik, sosyal güvenlik, eğitim, enflasyon gibi önemli problemlerini nasıl çözeceklerini anlatıyorlar. Merhum Turgut Özal ile başlayan bu geleneğin, siyasetçileri düzenli çalışmaya ülke sorunları ile daha yakından ve bilerek ilgilenmeye sevkettiği söylenebilir.
Yapılan hazırlıklar yerindedir. Ama şöyle geriye dönüp bir bakılırsa, bu programların hayata geçmediği, sözü edilen sorunların parlamentoda ele alınamadığı görülür. Çünkü Türkiye'de parlamento henüz kendi sorununu yeterince çözebilmiş değil. Kendi sorununu çözemeyen parlamento ülkenin sorunlarını çözebilir mi?
Bu seçimlerde oluşacak parlamentonun öncelikli görevi, varlığını her türlü dış saldırı ve tehditlere karşı koruyacak önlemleri almak olmalıdır. Yargı denetiminde gerçekleştirilen serbest seçimlerde, mecliste çoğunluğu sağlayan partilerin hükümet olmalarını hiçbir gücün önleyemeyeceğine önce parlamento inanmalıdır. Kıran kırana adaylık savaşı geçiren partiler adaylarını seçerken bu gerçeği dikkate alabildilerse önümüzdeki dönemde bir şans var demektir. Kendi hakkını koruyamayan irade, başkalarının hakkını koruyabilir mi?
1 Mart 1999 Pazartesi