Logo... Yazarlar...

TAHA KIVANÇ


Ben 'gazeteci' değilim

H ürriyet farkı" başlığı hoşuma gitti. Hürriyet, Abdullah Öcalan'ın sorgu tutanaklarının ilk kez kendilerinde yayımlanmasından gurur payı çıkarmış. "Diğer basın kuruluşları" diyor, "İlk ifadeleri yayınlayan Hürriyet'in ardından tam 72 saat sonra ifadeleri yayınlayabildi. Diğer gazete ve TV'ler bu ifadeleri haberleştirirken Hürriyet'in gerisinde kalmanın ezikliği içindeydiler." (Hürriyet, 27 Şubat 1999)

O ifadeleri yayınlamayan bir gazetede çalışıyorum, ama bundan dolayı içimde hiçbir eziklik yok. Acaba ben 'gazeteci' değil miyim? 'Gazeteci' olmamalıyım ki, Hürriyet'in aynı zamanda Basın Konseyi başkanı da olan başyazarı, "Hukuk devleti olmaktan vazgeçtik, hiç değilse kanun devleti olmanın gerekleri yerine gelsin" dediği ve yasalara göre 'gizli' tutulması gereken hazırlık soruşturmasına ait ifadelerin yayınını eleştiren yazısında, "Bu haberleri alan ve kullanan meslektaşlarımızı taktir ettiğini" iki kere vurguluyor (Hürriyet, 28 Şubat 1999).

Merak ettiğim bir şey var: İmralı'da tecrit altındaki Abdullah Öcalan'ın ifadelerini, 'taktir edilen' gazeteciler nasıl ele geçirmiş olabilirler acaba? Devletin ilgili bir biriminin, ifadeleri, "Büyük kardeşe büyük, küçük kardeşe küçük pay" esasına göre dağıtması dışında bir yol geliyor mu sizin aklınıza?

Hürriyet'in iddiası temelde doğru; Öcalan'ın sorgulamada anlattıkları, diğer bütün gazetelerden önce, sadece Hürriyet'te çıktı. Kamuoyunu Apo ifadeleriyle yönlendirmeye karar veren odak, bunu, ilk elde, tek bir gazeteyle yapmayı daha uygun bulmuş olmalı. Sonra, ne olduysa, başka gazete ve televizyon kanallarına da sızdırıldı ifadeler. Acaba arada ne oldu da, odak, diğer gazeteleri de bilgilendirmeye başladı?

Arada, benim görebildiğim, birkaç gelişme oldu.

İlki, ifadelerin Hürriyet'te yayınlanmasının ertesi günü, Yeni Şafak'ta, "Oynanan bilgi çarpar" (Gündem, 23 Şubat 1999) eleştirisinin çıkmasıydı. O yazıda, gazetelerin maniple edilmeleriyle ilgili geçmiş örneklere de yer verilerek, bu tür yönlendirilmelerin yanlışlığına işaret ediliyordu.

İkinci gelişme, Hürriyet'in rakibinin, bilgi sızdıran odağı dize getirmek üzere başvurduğu "Apo ağlama krizine girdi" türü 'yalan haber' yolu oldu; odak tek kanal kullanmanın sakıncasını hemen anladı.

Üçüncü gelişme ise, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 22 Şubat'ta Kulis'te, 23 Şubat'ta Gündem'de dile getirilen eleştirileri kabul eden bir basın açıklaması yaptı. Bu açıklamada, Başbakan Bülent Ecevit'e, içinde "Yargılama aşamalarında kamuoyuna bilgi aktarımı konusunda gerekli duyarlılığın gösterileceğine inanıyoruz" cümlesi bulunan bir yazı gönderildiği belirtiliyor, ayrıca "Bilgi alma hakkının bir parçası olan irili ufaklı basın yayın kuruluşları arasında bir ayrım yapılmasının temel hakla, eşitlik ve çok seslilik açısından bağdaşmayacağına da inanıyoruz" deniliyor.

Görünmeyen bir gelişmenin varlığını da sezinliyorum: Bilgiyi tek kanaldan iletmeyi çıkarına daha uygun gören odak, kendisiyle irtibatlı gazeteciler tarafından, "Bizi, sizinle ilişkimiz sebebiyle burada tutuyorlar, hasis davranırsanız işimizden olacağız" tarzında sıkıştırılmış olabilir.

Lâfı fazla uzatmaya gerek yok: Elindeki bilgiyi sadece Hürriyet'e aktaran odak, bu görünür üç gelişme (ve muhtemelen Başbakan Ecevit'in uyarısı) üzerine dağıtım listesindeki diğer gazeteleri de görmeye başladı.

Görüyor da ne oluyor? İfadeleri elinde bulunduran odak, Cemiyet'in deyimiyle "İrili ufaklı basın yayın kuruluşlarına" ifadelerin arzu ettiği bölümlerini sızdırıyor ve böylece kamuoyunu tek taraflı bilgilendiriyor. Bir gün, bir türkücü, bir işadamı ve bir profesör topun ağzına konuluyor, ertesi gün eski bir cumhurbaşkanıyla siyasi yasaklı bir eski başbakan... Bu arada, ifadelerde geçen kişiler listesinde 74 ismin bulunduğu da bir ayrıntı olarak veriliyor. Bu 74 kişi içinde siyasiler, işadamları, yazarlar ve gazeteciler olduğu kulaklara fısıldanıyor. Şemdin Sakık'ta provasını yaptıkları dezenformasyon uygulaması aynen tekrarlanıyor böylece. Ancak, Abdullah Öcalan'ın, Türkiye'ye getirilmeden önce, yerli ve yabancı gazetecilere anlattığı başka ilişkiler ve kendisine gönderilen mesajlarla ilgili tek bir satır henüz ortada görünmüyor.

Şam'da ve Roma'da Öcalan'la görüşüp anlattıklarını kasetlere kaydetmiş gazetecilerin ellerindeki kayıtlara daha havaalanındayken el konuldu. O kayıtlarda neler olduğunu görüşmeyi yapan gazeteciler biliyor. Çeşitli yabancı gazete ve dergilerde yayımlanan Abdullah Öcalan röportajlarında da (mesela, El-Vasat dergisinin 25 Ocak 1999 nüshasındakinde) ilginç ayrıntılar bulunuyor. Hayrettir, o görüşmelerden de, herkesin ulaşabildiği yabancı yayın organlarında çıkan röportajlardan da kimseler söz etmiyor. Gizli tutulması gereken hazırlık soruşturmasına ait ifade zaptını hiç zahmetsiz alıp yayımlamak 'taktir edilecek bir gazetecilik' sayılıyor; buna karşılık, ifade verenin ağzından bizzat duyulmuş ayrıntıları kimse gündeme getirmiyor.

En başta söyledim: Galiba ben 'gazeteci' değilim.
 


  1 Mart 1999 Pazartesi


Hürriyet'in iddiası temelde doğru; Öcalan'ın sorgulamada anlattıkları, diğer bütün gazetelerden önce, sadece Hürriyet'te çıktı. Kamuoyunu Apo ifadeleriyle yönlendirmeye karar veren odak, bunu, ilk elde, tek bir gazeteyle yapmayı daha uygun bulmuş olmalı.


 

|| ANASAYFA || GÜNDEM || POLİTİKA ||
|| DÜŞÜNCE || YAZARLAR || SERBEST KÜRSÜ ||
|| AÇIK OTURUM || LİNKLER ||
|| YENİ ŞAFAK'a Mesaj ||


Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© 1998 ALL RIGHTS RESERVED