|
iyaset bugüne kadar, gerek teoride gerekse pratikte "şiddet"i bir öznitelik olarak kabul etmiştir. Bir siyaset felsefecisi olan Andre Enegren'in belirttiği gibi, "iktidar nihai biçimiyle şiddettir" türünde bir formül Weber'den Troçki'ye, Jouvenel'den Mao'ya uzanan ve devlette şiddetin belli bir organizasyonunu ve baskıya meşruluk kazandırılmasını gören ortak bir kanaati dile getirmektedir. Clausewitz'in hemen her türden yazıda karşımıza çıkan ünlü cümlesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir: "Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır." Hegel'in tarihi, akılsallığın şiddetle okunduğu bir alan olarak görmesi gibi, Engels'in şiddeti tarihin ebesi olarak ya da ekonomik gelişmenin hızlandırıcısı olarak değerlendirmesi de. "Özgürlüğü şiddetle yerleştirmeliyiz" diyen Marat da bu çemberin dışında değildir, "Ne aptallık! Ama ne aptallık! Yani kurşuna dizmeksizin devrim yapılabileceğine mi inanıyorlar?" diye gülümseyen Lenin de. Arasıra bazılarının kendilerinden geçmiş olarak aktardıkları Mustafa Kemal'e atfedilen "Bu iş olacak, ama belki birçok kafa uçacak!" mealindeki sözleri de yine, siyasetin bu eski ve çok yaygın tanımı, yani "gölgenin ışığa olduğu gibi şiddetin de tarihe" herzaman eşlik ettiğini tekrarlayan görüş yönünde anlamak gerekir. Bu anlayış çerçevesinde, şiddetin siyasetle kaçınılmaz birlikteliği sadece bir tespitten de ibaret değildir; bu anlayış "olması gereken" açısından da şiddet ve siyaset birlikteliğinde ısrar etmektedir.
Ne yazık ki, şiddet ve siyasetin birlikteliğinde (teorik ve pratik) ısrar eden bu anlayış insanlık tarihinin, birkaç özel sayfası dışında, tamamınca doğrulanıyor. Şehirlerin oluşması ve dolayısıyla uygarlığın başlamasıyla birlikte savaş başta olmak üzere şiddet her türlü iktidarın özüne ilişkin bir nitelik kazanıyor. Şiddet artık siyasetin gölgesidir. Bu tespit artık yalnızca iktidar olanlar tarafından değil, yönetilenler ya da ilerde iktidarı ele geçirmeyi düşleyenlerce de tartışmasız kabul gören, paylaşılan bir "düzen söylemi"dir. Sadece siyasal analizlerle sınırlı kalmadan, toplumun "Başlangıç"ı artık bu terimlerle açıklanacaktır. Zaten "Başlangıç"ta bir "cinayet" bulunmamakta mıdır? Toplumun kuruluşunu rasyonel bir sözleşmeyle başlatmaktan uzaklaşıp "libidinal" bir zeminde açıklamak (Freud) daha açıklayıcı değil midir? Şiddet, toplumun ve siyasetin anlaşılması ve yaşanmasında, iktidar olanlarınkine kıyasla kıyam edenlerin söyleminde belki daha da yoğundur. Bu söylemlerin dinsel ya da laik olmaları pek farketmiyor. Luther'in yarı yolda bıraktığı, "eşitlikçi"-köylü savaşlarının büyük vâızı ve komutanı Thomas Münzer, "Dinsizlerin ağlayıp sızlanmalarına kulak asmayın! Size dostça yalvaracaklar, çocuklar gibi inleyip ağlayacaklardır. Merhamet sizden uzak olsun(...) Üstlerine atılın, demir sıcakken üstlerine atılın! Kılıcınız hiç soğumasın(...) Olanca gücünüzle Nemrut'un örsüne vurun! İndirin burçlarını aşağıya!" diyordu; Münzer'den yüzyıllar sonra Fanon'un kaleminden çıkan şu satırları okuduk: "Bir kolonize Batı kültürü üstüne bir nutuk işitince palasını çıkarır ya da en azından palasının elinin uzanabileceği bir yerde olmasını kollar."
Tabii ki, şiddetle siyasetin arasını açmaya, siyasetin tahakküm terimleriyle anlaşılmasını önlemeye ve dolayısıyla siyasete özerkliğini tanımaya çalışan siyaset düşünürleri de oldu. Yüzyılımızın belki de en büyük kadın filozofu olan Hannah Arendt'in yazdıkları ve özellikle de "Şiddet Üstüne" adlı eseri (şimdi artık Türkçe'de de), şiddet-siyaset birlikteliğini temel alan siyaset felsefesi geleneğini karşısına alan bu tür külliyatın muhakkak ki başlarında gelmektedir. Arendt, siyaseti bir "bağımlılık ilişkisi" olarak anlayanlara karşı, siyasetin ancak yöneten yönetilen ayrımının olmadığı yerde ortaya çıkabileceğini savunmaktadır. Dolayısıyla iktidar kolektif bir fenomen olarak rekabetten değil, kanaatlerin kesintisiz iletişiminden kaynaklanmaktadır. Şiddet siyasete yabancıdır, çünkü her kılığa girebilen şiddet, araçsal tabiatı gereği her zaman belli bir ereğin aracından ibarettir. Oysa siyaset, şiddetin bu araçsallığından tamamen farklı olarak ereğini bizzat kendinde taşımaktadır.
Şiddet ve siyaset ilişkisinden söz etmenin ne gereği vardı? Umarım siz de benim gibi bu konuya kıyısından köşesinden de olsa değinmenin tam sırasıdır diye düşünüyorsunuzdur. Öyleyse yarın devam edelim.
8 Mart 1999 Pazartesi
|
 |
Ne yazık ki, şiddet ve siyasetin birlikteliğinde (teorik ve pratik) ısrar eden bu anlayış insanlık tarihinin, birkaç özel sayfası dışında, tamamınca doğrulanıyor. Şehirlerin oluşması ve dolayısıyla uygarlığın başlamasıyla birlikte savaş başta olmak üzere şiddet her türlü iktidarın özüne ilişkin bir nitelik kazanıyor.
|
|