Logo... Yazarlar...

TAHA KIVANÇ


Bir doktor aranıyor

A kıl sağlığının bu kadar bozulduğu, açıkça toplumsal cinnet hali sinyalleri alınan bir başka dönem hatırlamıyorum ben. Bu durumun maddi ve mânevi faturasını hepimiz kendi çapımızda ödüyoruz.

Üniversiteye giriş sınavı her yıl önemli, ama bu yıl benim için özel bir önemi var sınavın: Çünkü bu yıl sınava girecekler arasında benim oğlum da bulunuyor. 2 Mayıs günü yapılacak sınava kendisini hazırlıklı hissederken, sınava saatler kala yapılan, "Pardon, sorular çalındı, sınavı iptal ediyoruz" açıklamasıyla hayal kırıklığına uğrayan 1,5 milyon gençten biri bizim Mehmet.

Sınavın iptal edildiğinin açıklanmasından buyana üç haftadan fazla zaman geçti; bu süre içerisinde sınavın ertelenmesine yol açan hırsızlık iddiasını destekleyecek herhangi bir gelişme olmadı. Polisiye dizi izlercesine hemen her televizyon kanalındaki açıklamalarını takip ettiğim YÖK başkanı Kemal Gürüz'ün, o ilk günkü tespitlerinden hiçbirinin sonradan doğrulanmadığını fark etmekteyim. Hırsızlık iddiası var, ama hırsız veya hırsızlar ortada yok. Hırsızlık söz konusuysa mutlaka bir ihmalin de söz konusu olması gerekiyor; ama görebildiğim kadarıyla, vahim ihmal yüzünden tâkibata uğrayıp cezalandırılan bir tek görevli bulunmuyor.

Olayın mânevi yönünü YÖK başkanı görmeyebilir, ama ben ve benim gibi milyonlarca ebeveyn, hayal kırıklığına uğramış, motivasyonunu kaybetmiş gençlerin gözlerimizin önünde yitip gittiğini görüyoruz. Daha dün bir gazetede, ertelenen sınavın eklediği stres yüzünden intihar yolunu seçen bir genç kızla ilgili bir haber okudum. Gençlerin sisteme güvenlerini kaybetmeleri yeterince büyük bir mânevi kayıp değil mi? 2 Mayıs'ta sınav yapılabilse kazanabilecek durumdaki gençlerden acaba kaçı 6 Haziran'da başarısız olacak?

Ya olayın maddi faturası? Kemal Gürüz'ün "Sınav iptal" dediği anda bu kararın devlete mâliyeti tam 3,5 trilyon liraydı. O günü hatırlayalım: Kendisine, "Karar almadan önce başbakan ve bakanla görüştünüz mü?" diye sorulduğunda, "Hayır, onlara sonradan bilgi verdim" diyordu YÖK başkanı. Bir devlet memuru, bir kararıyla 3,5 trilyonu buharlaştırırsa, onun bu kararı soruşturma konusu yapılmaz mı? 18 yıl hapis cezasına çarptırılan bir kamu bankası genel müdürünün 'devlete verdiği zarar', YÖK başkanının iptal kararıyla verdiği zarardan daha fazla değil.

Sınavın sahibi ÖSYM olduğu için sınavın iptaliyle sonuçlanan gelişme hakkında açıklamaları ÖSYM başkanı Fethi Toker'in yapması gerekirdi. Bu son olaya kadar ÖSYM adına hep Fethi Toker konuştuğu halde, sınav iptalinden sonra sözcülüğü YÖK başkanı üstlendi. Bunu o zaman da garip karşılamıştım, şimdi daha da garipsiyorum.

İptal edilen sınavdan saatler önce İstanbul'da meydana geldiği söylenen hırsızlık olayının 'sanal' olduğu yolunda kuşkular giderek koyulaşıyor. Kemal Gürüz'ün karar üzerine yaptığı ilk açıklamalarda verdiği bilgiler doğru çıkmadı. Bizim gibi konuyla ilgilendiği bilinen yazarlara, ÖSYM ve YÖK kaynaklı olduğunu sandığım ilginç bilgiler yağıyor. Bunların bir bölümü daha şimdiden medyada yer almaya başladı.

Ne demişti Kemal Gürüz? "Olay bir hırsızlıktır; pencereyi kırarak giren hırsızlar soru kitapçığı çaldılar." Bu arada, kırık camın hırsızın parmağını kestiğini, akan kan sâyesinde suçluların kolayca bulunacağını da öğrenmiştik. Ancak, sonradan, soruların korunduğu depoda kırık cama rastlanmadığı ortaya çıktı. Kırık cam olmayınca torbanın hırsızın yanında getirdiği bir jiletle kesildiği ileri sürüldü. Ancak kan bile hırsıza ulaştırmadı.

Daha büyük gariplikler de kulaklara geliyor: Yıllardan beri hiç değişmeden uygulanmış kurallar, bu yıl, hem de sadece hırsızlık olayının meydana geldiği ileri sürülen sınav merkezinde çiğnenmiş. Soru kitapçıklarını Ankara'dan sınav merkezine taşıyan kamyonlar vaktinden önce oraya varmış. Kamyon erken gelse bile boşaltılmasının belli bir saatten sonra yapılması gerekirken, belirlenen zamanından tam beş saat önce torbalar depoya taşınmış. Torbalar depoya yığıldığında kapıların kapalı tutulması âdetken, bir yetkili, mevcut iki kapıyı da açık bırakma tâlimatı vermiş. Torbaları gözleri önünden kaybetmemeleri gereken görevlilerin her biri bir tarafa dağılmış. Hırsızlığı gören de yok, gerçekten hırsızlık oldu mu, bilen de. Sadece, o bölgedeki en yüksek sorumlu (kendisi Kemal Gürüz'ün yakınıymış), "Soru kitapçığı çalındı" demiş. Torbanın içinde bulunmayan listelerin hırsızlarca alındığı iddiası, o listelerin içinde bulunduğu torbada soru kitapçıklarının olmaması ayrıntıları da önemli.

Acaba 1 Mayıs günü hırsızlık yapıldığı söylenen merkezde ne oldu? Hırsızlık gerçek mi, yoksa sanal mı? Gerçekse suçlular neden bulunamıyor, sorumlular neden cezalandırılmıyor? Sanalsa neden böyle bir senaryo uyduruldu?

Bu olayın senaryo olduğu belli de, bu senaryonun neden yazıldığını anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Tıpkı, devletin 3,5 trilyonunu yakan kararı verenlerin, ya da onların böyle kararlar vermesine yol açan 'sözde' ihmalin sorumlularının neden cezâi takibata uğramadıklarını anlamadığım gibi.

İçimden "Hani devlet?" diye bağırasım geliyor, ama olaya sebep olan kişilerin hepsi 'devlet' ile yakın ilişki içinde görevliler değil mi zaten?


 


  26 Mayıs 1999 Çarşamba


Ne demişti Kemal Gürüz? "Olay bir hırsızlıktır; pencereyi kırarak giren hırsızlar soru kitapçığı çaldılar." Bu arada, kırık camın hırsızın parmağını kestiğini, akan kan sâyesinde suçluların kolayca bulunacağını da öğrenmiştik. Ancak, sonradan, soruların korunduğu depoda kırık cama rastlanmadığı ortaya çıktı. Kırık cam olmayınca torbanın hırsızın yanında getirdiği bir jiletle kesildiği ileri sürüldü. Ancak kan bile hırsıza ulaştırmadı.


 

|| ANASAYFA || GÜNDEM || POLİTİKA ||
|| DÜŞÜNCE || YAZARLAR || SERBEST KÜRSÜ ||
|| AÇIK OTURUM || LİNKLER ||
|| YENİ ŞAFAK'a Mesaj ||


Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© 1998 ALL RIGHTS RESERVED