|
ahar İstanbul'a başında bir erguvan taç ile geldi. Bizans araştırmacıları erguvan rengini Bizans sembolü mor ile bir tutuyor. El-insaf, mor menekşe, mor sümbül, mor salkım için kullandığımız mor, hiç erguvana yakışır mı? Onun kendine mahsus bir kırmızı-pembe tonu olduğunu biliyoruz. Bir de ilk çiçek açan meyve ağacının o sarı benekleri ile kızılcık olduğunu biliyoruz. Ardından erik, vişne, kiraz, ayva, elma, kayısı falan açtılar. Diplerinde sümbüller, nergisler. Çiçeklerin ardından yapraklar geldi, bir de akasyaların, atkestanelerinin beyaz salkımları.
Evet bahar ile İstanbul'un neresinde buluşmalı?
Şair Nedim bir beytinde "Bir elinde gül, birinde mey geldin ey sâki" diyor, "Şaşırdım kaldım acaba hangisini alsam; gülü mü, meyi mi, yoksa seni mi". Şimdi biz Emirgân'a erguvan seyrine mi çıkalım önce, yoksa baharı tepeden temaşa için Çamlıca'ya veya Yûşâ'ya mı uzanalım.
"Yahu İstanbul'un kalabalığı tâ oralara kadar sardı, biz daha ileriye gidelim" diyerek Anadolu Kavağı'na kadar yürümek de var. Belki orada Yoros Kalesi'ne çıkar, Karadeniz'den Boğaz'a giren bir kuruyük gemisinin izine takılırız. Belki bir sarı papatya koparırız, belki bir tutam kokulu ot.
Veya Kanlıca'da yoğurdumuzu kaşıkladıktan sonra doğru Mihrabat Korusu'na çıkalım. Oradan körfezdeki dalgın suya bakar, hulyalara dalarız.
İstanbul âşığı yazarlarımızdan birinin sözüdür, şimdi hatırlayamadım: "Bir semtte otururken, birden başka bir semtin özlemi ile tutuşuruz" diyor. Bu kadar hücuma, yıkıntıya, hor kullanıma, istilaya rağmen şu baharın indiği günlerde benzer özlemleri ben de yaşıyorum. Mihrabat Korusu'nda iken, gönlüm Beşiktaş/Yahya Efendi Dergâhı'nın o bütün sesleri yutan sükunetine, renkli camlardan halılara, oradan duvardaki levhalara yansıyan ışıklara, bütün bunlardan oluşan iç musikiyi dinlemeye hazırlanıyor.
Derken kendimi Eyüp Sultan'dan Karyağdı Tekkesi'ne doğru yokuşu çıkarken buluyorum. Piyer Loti Kahvesi'nde bir çay içip Haliç'in gittikçe erguvan tüllere bürünen panoramasına dalıyorum.
Aynı anda Beylerbeyi'nde, elimi uzatsam denize dokunacak bir kıyı kahvesinde; Kandilli'de, Vaniköy'de, Çengelköydeki çınarın altında oluyorum. Çarpıntılı kalbim "Sulara gidelim, sulara" diye haykırıyor. Çırçır'a, Hünkâr'a, Kaymakdonduran'a koşuyorum.
Hâsılı şu baharın başa vurduğu günlerde bir "seçim" yapmanın zorluğu ortada. Galip Dede ehl-i sevda'nın bu mevsimde kafayı yediğini boşuna söylememiş:
Esürdi cûş-i muhabbetle ehl-i sevdâ hep
Dimağa bûy-i cünûn verdi rüzgâr-ı bahar
28 Nisan 1999 Çarşamba
|
 |
Şair Nedim bir beytinde "Bir elinde gül, birinde mey geldin ey sâki" diyor, "Şaşırdım kaldım acaba hangisini alsam; gülü mü, meyi mi, yoksa seni mi". Şimdi biz Emirgân'a erguvan seyrine mi çıkalım önce, yoksa baharı tepeden temaşa için Çamlıca'ya veya Yûşâ'ya mı uzanalım.
|
|