arın 28 Şubat'ın sene-i devriyesi!.. İki gün önce toplanan Millî Güvenlik Kurulu'nda 28 Şubat politikaları ile bu yoldaki uygulamalar gözden geçirilerek, aynen devamına karar verilmiş. Zaten başkasını da beklemiyorduk.
Burada beklemediğimiz bir hususun daha varlığına işaret etmeden de yapamıyoruz. O da şu: 28 Şubat'ın, işin dibini görmeden yapılan yüzeysel eleştirilerle tavsatılmak bir tarafa; bilâkis yerinin sağlamlaştırılması gibi sonuçlar üretildiği gerçeğini bilmem kime, nasıl anlatmak gerekiyor.
Bu alanda sergilenen yaklaşımların temel çıkmazı, hadisenin ulusal/yerel şartlarımızla sınırlı tutulması; bu politikaların icracıları ve bazı durumlara maruz kalarak gerekçe üretenlerle izah gayretleri seviyesinde kalmasıdır. Yaklaşım tarzı ve idrak bu olunca, Türkiye kamuoyu ve öncüleri ateşi söndürmek yerine; arslanların ağzına muhataplarını atmakta buluyor çareyi.
Bu noktadan hareketle Erbakan'ın iftar yemekleri, veya Taksim'e câmi teşebbüsü gibi, hadisenin fer'î taraflarıyla oyalanmak insanlara daha bir kolay gelmeye başlıyor. İşte Erbakan bu tür şeylere meydan vermeseymiş, 28 Şubat süreci başlamayacakmış gibi!.. Ya da tam aksine "ne varmış bunlarda?" biçimindeki gerekçelerle, içine girdiğimiz süreci herhangi bir heyetin nâdanlığı ve kasdı mahsûsu ile izah denemeleri!..
Şimdiki halde bütün Türkiye kamuoyu, içine sokulduğumuz bu sürecin haklılığı ya da haksızlığı noktasında âdeta yokuşlarda susuyor; hadisenin öncüleri ve müsebbipleri bir tarafta, maruz kalanlar, öbür tarafta, durmaksızın gerekçe üretmekle meşgûlüz. Şimdiki halde bu kesimler; sürecin sona ermesi veya mevcut politikaların önündeki engellerin ortadan kalkması yolunda, ümitli bir bekleyiş içinde yüzüyorlar ki, heyhât!..
Heyhât ki, bunca keşmekeş içinde, ne devlet kendi toplumunun vicdanındaki derin kırılmaların farkında; ne de gerçek toplum öncüleri veya bizatihî toplum; mensubu olduğu ülke ve yönetimlerin içine düştüğü uluslararası derin bir çaresizliğin şuurunda.
Şimdi artık duymuyor, kimse kimsenin sesini!.. Hiç bir ses muhatabına ulaşmıyor çünkü. Duyulanlar, söylenenler, üretilen gerekçeler, yapılan itirazlar bu bakımdan vicdanlarda yer tutmuyor. Yapılan her izahın, üretilen her gerekçenin daha ötesinde birşeyler bekliyor sanki herkes. Söylenmemiş bir sözün, daha ötelerde örtük bir sebebin varlığı kanaati ile, hemen herkes lâl ü ebkem kesilmiş.
Böyle bir vicdan burkulması ile, öyle sanıyoruz ki, yakın tarihte hemen hiç yüzyüze kalmadı bu ülke. Ne 27 Mayıs'ta, ne 12 Mart'ta ve ne de 12 Eylül 1980 darbesinde!.. 12 Mart'ın ve 12 Eylül'ün, anarşiyi gerekçe gösteren mantığı anlaşılmakta güçlük çekilmedi. Katılanlar olabilir, katılmayanlar olabilir. Fakat temelde huzur ve güven ihtiyacı, toplumun aradığı birşey olduktan sonra! Çünkü buna benzer şeyler vaad ediliyordu bu ülkenin insanlarına.
Ne kadar acı verirse versin, ne biçim kaba-saba bir siyasal tasfiyeye yol açarsa açsın; 27 Mayıs uygulamalarının içerdiği mantığı da bu toplum kavramakta zorlanmadı sayılır. Sineye çekti ve sükûtu tercih etti. Sonunda, ortaya çıkan anayasanın mantığını kavramakta zorlansa bile, o anayasanın hasıl ettiği nimetlere gene de bîgâne kalınmadı. Maruz kalınan baskının ardından gelen hürriyet ortamının, aranan birşey olduğunun çok erken şuuruna varıldı. Hem idrak ettiğimiz hürriyet ortamı, darbe öncesi DP iktidarı dönemlerinden daha iyi olduktan sonra!..
Bir atasözünün dediği gibi; her inişin bir yokuşu olur. Her yokuşun da bir inişi olduğu gibi!. Her geceyi bir gündüz takibeder. Ay dolanır devreder, otuz eder. Mevsimler mevsimleri kovalar, yıl olur. Daha ötede de, her işin bir başı vardır bir sonu.
Şimdi bu toplumun, 40 asırdır deneye deneye, tecrübe ede ede doğruluğunu test ettiği bu ölçüler dahi önünü aydınlatmaya yetmiyor. Bu yetmezmiş gibi, söylenen sözlerde de, istikbaline ilişkin hiç bir işaret yakalayamıyor.
Bu ortamda siyasetten ve siyasetçiden de soğuyor. Her gün yüzlerce ağız, onlarca parti, durmaksızın konuşuyor. Yapılan konuşmalarda sadra şifâ birşey bulunmuyor. Meselenin künhüne ilişkin kimseler birşey söylemiyor. Bu söylenmeyince de, siyasal liderlerin ve ekiplerin her konuşması boşa akıyor. Hiçbir söz kalplerde makes bulamıyor. Faraza dese ki bir siyasî parti, "üç gün mü desem, üç ay mı desem" 25 yıllık bu enflasyonu sıfırlayacağım!.. Ona dahi itibar edeceği yok kimselerin.
Çünkü toplumsal şuuraltı, ne gariptir, bunlarla da meşgûl değil. Hele hele falan liderin falana yakınlığı, ya da filan liderin filânı bertaraf edeceği artık kimselere heyecan vermiyor Yaşadığımız durum, tam bir siyasal çözülme ve çöküş belki de.
Bu bakımdan toplum görünürde şimdi, gözlerini ufuklara dikmiş, öylesine dalgın bir hülyanın kucağında!.. Ya kendi istikbaline ilişkin bir müjdenin, ya da tam aksine, "bizi anlamanız lâzım" noktasından yola çıkan bir "ikna" gayretinin ihtiyacıyla âdeta kıvranıyor.
27 Şubat 1999 Cumartesi