I. (Giriş)
"Türkiye'de demokrasi, hoca ve mürteci saltanatı demektir!"
[Bu söz, 1930 Ağustosu'nda Falih Rıfkı Atay tarafından sarfedilmiş ve Eski Saat 1917-1933 (sh. 433, İstanbul-1933) adlı eserde yayımlanmıştır.]
II. (Gelişme)
"(...) İnkilâbımızın maksadı tamamen bunun haricindedir. İslâmlık devrini yapmış, fayda ve zararlarını ortaya koyarak eskimiş, ömrünü bitirmiş bir şeydir. O müesseseyi ne korumaya, ne de yeniden aşı yaparak gençleştirmeye niyetimiz yoktur. Zaten böyle bir teşebbüs, kurumuş bir ağaca hayat vermeye çalışmak gibi beyhudedir. Hamdi Bey'in yaptığı bütün bu teviller, dini yeni kalıplar altında yaşatmak olur; buna yeni Türk devletinin yardım etmesini istemek olur. Bunun nereye çıkacağını hepimiz biliriz."
[Bu ifadeler, Ahmed Hamdi Başar'ın 1930'lu yılların Türkiyesini anlatan Atatürk'le Üç Ay ve 1930'dan Sonra Türkiye (sh. 49, İstanbul-1945) adlı kitabında yer almakta olup, Başar'ın, devletin İslâm dinini karşısına değil, yanına alması ve böylelikle dinden ve dinî kurumlardan yararlanması lâzım geldiğini söylemesi üzerine dile getirilmiştir.]
III. (Gelişme)
"Muhterem efendim,
Mektubunuzu aldım. Biz her ne şekil ve sûretle olursa olsun memleket dahilinde dinî neşriyât yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücûda getirilmesine taraftar değiliz. Zât-ı âlilerinin herkesçe de müsellem olan ilim ve faziletinize hürmetkârız. Ancak günün bu kabil neşriyâta tahammülü olmadığını siz de takdir edersiniz."
[Hz. Muhammed efendimiz hakkında yayımlanan bir kitap hakkında devrin Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör tarafından Eşref Edib'e gönderilen 653 sayılı bu resmî yazının üzerindeki tarih 17 Mayıs 1934'tür. İlk yayımında belgenin üzerinde 17 Mayıs 1943 tarihi bulunmakta ise de bu tarihlendirme yanlıştır.]
IV. (Gelişme)
"20'inci asrın laik gençliği, ahlâk mefhumunu artık dinden almadığı gibi, din merasimi günden güne kıymetini kaybederken, bunları yeni bir şekilde yaşatmak istemesi, hüsnüniyet sahibi olsa bile muharririn millî kültürü darbeleyen muzır bir fert olmasını icab ettiriyor. Binaenaleyh birtakım kıyl-u-kâller açacak ve gençliğin kültürüne zarar verecek olan kitabın toplattırılması ve yazarın hakkında ayrıca ihtiyat tedbirleri alınması icabeder."
[Bu ifadeler, Bakanlar Kurulu'nun 16 Ocak 1935 tarihli onayıyla yasaklanan A. İbrahim'in Millî Din Duygusu ve Öz Türk Dini (İstanbul-1934) adlı 90 sayfalık kitabı hakkında Dahiliye Vekâleti'nce hazırlatılan ve Bakanlar Kurulu'nun dikkatine sunulan 35 sayılı, 15 Ocak 1935 tarihli resmî bir yazıya ilişik raporda yer almaktadır.]
V. (Sonuç)
Bugün Türkiye'de olup bitenlerin 1930'lar Türkiyesi'nde olup bitenlerden farklı olmadığını göstermek amacıyla aktarılan bu metinler, siyasî merkezin demokrasi karşısındaki tedirginliğini anlamak bakımından ciddi verilerdir ve Cumhuriyet tarihinin dikkatlice gözden geçirilmesi halinde bu türden kayıtlar bulmak işten bile değildir.
Türkiye'de demokrasi, görünürde merkeze karşı çevrenin güçlenmesi anlamına gelir. Çevre'nin güçlenmesi ise görünürde dinî değerlerin güçlenmesi demektir. Çünkü bu ülkede çevrenin ana karakteristikleri din tarafından belirlenir. Merkez'in kendi arzusuyla zayıflamaya karar vermesi ve çevreyi güçlendirmesi, çevrenin kendisinde bizâtihi kuvvet vehmetmesine yol açtığından, merkez'in dizginleri yeniden ele alma teşebbüsleri -her defasında- büyük sancılara yol açar, açmaktadır da. Binaenaleyh tribünlerde oturan seyircilerin temel sorunsalı, Türkiye'de demokrasi yandaşlığının ve karşıtlığının merkez'in ihtiyaç duyduğu dönemlerde boy attığını ve kendilerinin ihanet olarak algıladıkları kıvraklıkların sahnedeki aktörlerce hiç de böyle algılanmadığını yeterince idrak edemiyor olmalarıdır.
Bu tesbitlerime itiraz edecekler şu suâlime cevap vermelidirler: "Acaba bugün İslâmcılar arasında hoca ve mürteci saltanatı anlamına gelebilecek bir demokrasiye talip olan kimse kaldı mı?"
30 Temmuz 1999 Cuma