YeniSafak.com “ Türkiye'nin birikimi... ” Gündem

 
Ana Sayfa...
Gündem'den...
Politika'dan...
Ekonomiden...
Dünya'dan...
Kültür'den...
Yazarlar'dan
Spor'dan

  Arşivden Arama

 


İLHAN KESİCİ'YE GÖRE BAKANLIK KORİDORLARI KAHVEHANE GİBİ
Türkiye'nin sahibi meçhul

Türkiye'de sahibi meçhul bir yönetim var. Türkiye'nin sahibi kim? Bu belli değildir.

 

Bir siyasi parti kurma hazırlığı içinde olduğunuza dair söylentiler var.

Benim asıl ilgilendiğim şey, Türkiye'nin siyasi geleceğidir. Şu anda Türkiye'de seçime giren yirmi bir tane parti var. Eğer Türk siyasi hayatına, Türk düşünce hayatına çok önemli bir katkıda bulunmayacak ise yeni bir partinin kurulması anlamsızdır. Ama Türkiye'nin içinde bulunduğu durum hem mevcut sorunların çözümü hem bu yeni dünyada geleceğinin hazırlanması istikametinde daha kuvvetli daha yeni bir arayışın olması halinde bundan da kaçmamak lazımdır. Bunun da hazırlıkları içerisinde olmak lazımdır diye düşünüyorum.

Neden yeni bir siyasi parti?

Mevcut siyasi yapı, özü itibariyle tıkanmıştır. Bu siyasi yapı, Türkiye'nin sorunlarını çözemiyor. Aksine, Türkiye'nin sorunlarını artırıyor. O zaman geleceğin sorunlarını çözmesi de beklenmemelidir. Mevcudun sorunlarını çözemeyen bir mekanizma bu sorunları durmadan artırarak geleceğe taşıyor demektir. Bizim şimdi yaptığımız şey, veya benim yapmaya çalışıyor olduğum şey Türkiye'ye bazı tekliflerde bulunmaktır.

Sizce Türkiye'nin sorunları neler? Ve sizin teklifleriniz neler?

Ben Türkiye'nin sorunlarının hepsinin çok ciddiye alınması lazım geldiğine inanıyorum. Ekonomi ile ilgili sorunları çok ciddidir. Gelir adaletsizliği ile ilgili sorunları çok ciddidir. Çok fark edilmez ama dış politikalarla ilgili başını ağrıtacak, haksız yere başımızı ağrıtacak çok fazla gelişmeler olmuş olacaktır, demokrasi ile ilgili sorunlarımız çok ciddidir; bir kere bütün bunların ciddiyetinin teslim edilmesi lazımdır. Bunlar çözümsüz şeyler değildir.

Nasıl çözülecek ?

Birincisi ciddiyeti idrak edilecek. İki; bunlar birbirinden bağımsız sorunlar filan değildir. Türkiye'yi yönetenlerin bir hastalığı, sorunları tek sebebe irca etmektir. Yani "ekonomide bir tek enflasyon sıkıntımız var bundan kurtulsak, tamam başka bir derdimiz kalmayacak, demokraside insan hakları ihlalleri var, karakollarda kötü muamele var, bundan kurtulsak başka hiçbir sıkıntımız kalmayacak" gibi... "enerjide, Ruslarla yaptığımız doğal gaz anlaşmasına bazı insanlar karşı çıkmasalar hiçbir meselemiz kalmayacak" gibi, sorunları teke irca... Halbuki bunların hiçbirisi hem teke irca edilebilecek haller değildir hem bir sebeple anlaşılabilecek şeyler değildir. Bunların tamamı bir bütündür.

Kurumsal bir dış politika gerek

Türkiye'de sahibi meçhul bir yönetim var. Türkiye'nin sahibi kimdir? Türkiye yönetiminin sahibi kimdir? Bu belli değildir. Belli olduğu gibi olan yerlerde çok daralmış haldedir. Örneğin Dışişleri Bakanlığı... Türkiye'nin dış politikası bir tane olur. Kurumsal bir dış politika olur, merkezi otoritede alınmış kararlarla bu uygulanır. Halbuki şimdi Türkiye'nin dış politikayla ilgili bir Dışişleri Bakanı var, İsmail Cem. AB sanki bunun dışında bundan ayrı bir şeymiş gibi bir ilgilisi var, Sayın Mesut Yılmaz. Kıbrıs ve Ege sorunları sanki Dışişleri'nin ayrı bir bölümüymüş gibi bundan sorumlu Devlet Bakanı var, Şükrü Sina Gürel.

Dış politikada muhatap yok

Avrasya Coğrafyası sanki Türkiye'nin dış politikasının başka bir bölümü imiş gibi, sorumlusu Sayın Abdülhaluk Çay. Şimdi böyle sahibi belli olmayan bir dışpolitika ile bir yere varılmaz. Aksaklık çıktığı zaman bizim bir muhatap bulmamız lazımdır. Muhatabı meçhuldür Türk yönetiminin. Yani dış politakada şuramız aksadı, AB ile ilişkilerimiz iyi gitmiyor denildiği zaman kimi muhatab alacağız, o belli değil.

Mesut Yılmaz dediniz...

O, AB ile ilgili bölümü. Ama Dışişleri Bakanı da "Türkiye'nin dış politikası kanunla vaz edilmiştir. Bu kanunun gösterdiği yer bellidir" diyor. Yani "benim" diyor. Ama Kıbrıs ve Ege müzakerelerini hükümet iradesiyle, Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel götürüyor. Orada Mesut Yılmaz yoktu, Dışişleri Bakanı yoktu Şükrü Sina Bey vardı. Avrasya politikalarında Abdülhaluk Çay diyor ki "bu iş benim işimdir, hükümetin bana verdiği bir görevdir, ben yaparım". Bu durum, sahib-i meçhule giden bir şeydir. Böyle olmaz. Benzerini ekonomi ile ilgili de söylemek mümkün. Ekonomide işler kötüye gittiği zaman biz kimin yakasına yapışacağız? Yani halk kimin yakasına yapışacak? "Neden ekonomiyi iyiye götüremedin?" diye kime soracak ? Başbakanımızın ekonomi ile ilgili hemen hemen hiçbir demeci yok. DPT'den sorumlu Başbakan Yardımcımız'ın ekonomi ile ilgili hemen hemen hiçbir demeci yok. Ortada Maliye Bakanımız var, hazineden sorumlu Devlet Bakanımız var, ve yine DPT'den ekonomik birimler itibariyle söylüyorum, DPT'den ve DİE'den sorumlu Başbakan Yardımcımız var. Memur maaşlarına bunların hangisi karar veriyor? Buğday taban fiyatlarının belirlenmesine hangisi karar verdi? Fındıkla ilgili kararı kim verecek? Bunların hiçbirisi veremeyecek. Ortada bir Cottarelli faktörü var. Demek ki bizim ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcımız Cottarelli.

Başbakan bile olabilir Cottarelli.

Olabilir. Bu sahibinin belli olmadığı, muhatabının belli olmadığı bir yönetim biçimidir. Türkiye'nin coğrafyası bir anlamda dünyanın en iyi coğrafyalarından bir tanesidir. Ama bir yandan da bu coğrafya dünyanın en netameli, en zor coğrafyasıdır. Bunun hakkının verilmesi en zor işlerden biridir. Dünyada komşuları İran, Irak, Suriye gibi olan başka bir devlet, Rusya, Bulgaristan gibi olan başka bir devlet, tam da dinlerin kesiştiği, İslamiyet'le Hristiyanlığın tam bir kesim noktasında bulunmuş olan başka bir devlet yoktur.

Bu coğrafyanın hakkı verilmiyor

Bu coğrafyanın hakkı, en üst düzeyde bir yönetimle verilebilir. İşte o zaman dezavantaj gibi görünen işlerin tamamı, avantaj haline gelebilir. Yani bir tarafınız Balkanlar, bir tarafınız Kafkaslar, bir tarafınız Ortadoğu, bir tarafınız Avrasya, bir tarafınız Doğu Akdeniz... iyi yönetilmediğiniz zaman belalardan bela üşüşür bu coğrafyaya. Ama iyi yönetildiği zaman da küheylan gibi kükreyen bir şey olur.

Çevre ülkelere güvensizlik ve "düşman" oldukları önyargısı. Sorunlar, asıl buradan kaynaklanıyor galiba.

Ben bu coğrafya zor bir coğrafyadır derken bütün bunlar düşmandır demiyorum. Ama bu coğrafya düşmanlıkları da çok olan, icab ederse dostlukları da kavi olan bir coğrafyadır. Türkiye'nin tarihle hesaplaşmasını bitirmesi lazım. Çünkü istikbale dikiz aynasıyla bakmak mümkün değildir. Yani gözümüzü hep geride tutarak geleceğin inşasını yapamayız.

Bu aşamada sorunlar nasıl giderilir ?

Önce giderilmesi lazım geldiğine inanmak lazımdır. Türkiye çok konuşan ama yüzeysel konuşan bir haldedir. Problemlerini veya meselelerini derinine konuşmaktan kaçınır. Çeşitli sebeplerin bir kısmı anlaşılabilir sebeplerdir ama eninde sonunda konuşmak lazımdır. Bu husumeti kaldırmalı. Yani husumet devam ettirilerek problemlerin üstesinden gelmek mümkün değildir. Türkiye'nin üç büyük düşmanı vardır. Sefalet, cehalet, husumet. Ben ille de üçüncüsü diyorum. Öbür ikisiyle de irtibatlı çünkü. Bu hasım pozisyondan, husumetten ve gerginlikten bir münasebetle kurtulmak lazımdır.

 

YARIN: DEVLET VE BİREY İLİŞKİLERİNİ YENİDEN DÜZENLEMEK


Kağıda basmak için tıklayın.

İlhan KESİCİ

İlhan Kesici, eski DPT Müsteşarı. ANAP'tan 20. dönem Bursa Milletvekili seçilerek Meclis'e girdi. Milletvekilliği döneminde Dış İlişkiler Komisyonu Üyeliği, NATO Parlamenterler Asamblesi Üyeliği, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyeliği gibi görevlerde bulundu. İlhan Kesici, ODTÜ'deki eğitimini tamamladıktan sonra, İngiltere'de Bradford Üniversitesi'nde önce Ekonomik Kalkınma ve Altyapı Projeleri alanında, daha sonra da Londra Kraliyet Kamu Yönetimi Enstitüsü'nde Kamu Yüksek Yöneticiliği alanlarında sertifika çalışmaları yapmış. Türkiye'ye döndükten sonra da DPT'de görev almış. Parti kuracağı söylentileri yaygınlaşan İlhan Kesici'nin, Türkiye'de siyasetin, devlet-birey ilişkilerinin yeniden yapılandırılmasına yönelik ilginç düşünceleri var. "BİZİM DEMOKRASİMİZDE HALK YOK"
Türkiye'deki demokrasiyle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Bu işlerin bir bölümü siyasal sistemle ilgilidir. Öbürü de, beceremeyen gitmiyor bizim siyasetimizde. Sorunları azaltamayan devlet yöneticilerimiz gitmiyorlar. Sivas'ta "Her yer Bolu Dağı, herkes Köroğlu olmuş" derler. Yani Türkiye'de şimdi herkes Köroğlu. Adacıklar halinde buranın patronu benim filan diyor. Öyle iş olmaz. Bizim demokrasimizde halk yoktur. Halksız bir demokrasidir Türkiye'deki demokrasi. Hiçbir önemli kararında halk etkili değildir. Halk bilgili de değildir. Eski dünyanın demokrasi anlayışı, temsili demokrasidir. Halbuki bu yeni demokrasi anlayışı epeyden beridir devam ediyor olmakla birlikte.... Temsili demokrasi demode oldu dünyada. Onun yerine katılımcı demokrasi tabiri çıktı.
Doğrudan demokrasi tabiri çıktı. Bu tabirlerin siyasal sisteme intikal ettirilmesi lazım. İntikal ettirilmesi demek, ister Cumhurbaşkanını'zı ister Başbakanınız'ı siz seçeceksiniz, yani halk seçecek demek. Milletvekillerinizi siz seçeceksiniz demek. Parlamento'yla, Bakanlar Kurulu'yla icra ile yasama organının mutlaka ayrılmış olması lazım. Bizim bakanlık koridorlarımıza benzeyen bakanlık koridoru dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. Bizim bakanlık koridorlarımız bakan koridorlarına benzemeyen koridorlardır. Kahvehane gibidir. O yüzden bu işin ana felsefesine bakarsak doğrudan demokrasinin, katılımcı demokrasinin unsurlarının sisteme entegre olması lazım. Yoksa halkın önemli kararların hiçbirinde olmadığı demokrasiye hem demokrasi denilemez hem de bizi milenyuma taşıması sözkonusu olmaz.

 


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim
İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV


Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED
Bu sitenin tasarım ve inşası, İNTERNET yayını ve tanıtımı, TALLANDTHIN Web tarafından yapılmaktadır. İçerik ve güncelleme Yeni Şafak Gazetesi İnternet Servisi tarafından gerçekleştirilmektir. Lütfen siteyle ilgili problemleri [email protected] adresine bildiriniz...