|
"Üç Aliler Divanı"
Nedense durduk yerde depreşiyor. Çok sevdiğin bir kitaptan üç-beş pasaj okurken, bir şarkıyı terennüm ederken, bir filmi izlerken...
Yağmur yağdığında da böyle olmuyor mu sanki? "Hüzün ki, en çok yakışandır bize..." demiş şair. Bileğe kuvvet, zihne küşayiş olsun niyetiyle, kalkıp, vaktiyle "Belediye Şairi" diye dalganı geçtiğin, "Zaman Yazıları"na müptela olduktan sonra da utanıp nedamet getirdiğin "şuara-yı zabitan"ın "Bedreddin Üzerine Şiirler"inden, hele ki "hüznün varidatı"ndan girsen diner mi bu kalp ağrısı?
Buyur otur şeyhim
saman yollarının ılık sedirine uzan
uzun, görklü ve sof yüzünü bizden yana döndür
bize buğdayın ateşini
gözlerin timarını
ve hüznün varidatını anlat.
Gecedir.
Ortalıktan el ayak çekilmiş.
Havada çirkin, yapış yapış bir sıcak. Rüzgâr inceden vuruyor. Arada bir sokaktan geçen araçların gürültüsü ve saatin giderek çoğalan, çoğaldıkça ağırlaşan tiktakları....
Kalkıp iki satır bir şeyler okusan?
Bedeni gibi zihni de ambale olmuş bu "kalık" ve "yasaklı" yazarı kim teskin eder?
Yine hüzünlerin adamı Necatigil usta mı?
Candice mi?
O yaralı ve lanetli kızın içe işleyen, insanda akıl hafsala bırakmayan öyküsü; Faulkner yazmıştır.
Derken, bir resim düşüyor.
İstiklal Mahkemeleri huzurunda, "sanık" mevkiinde, eli çenesinde oturan bir yalnız ve kederli adam: Saruhan Mebusu Abidin Bey.
O resmin uzak-yakın çağrışımları...
Abidin Bey'in öfkeden, hüzünden, nedametten kararmış yüzü... Bir gece sorgusuz sualsiz alıp götürecekler, "Üç Aliler Divanı"nda yargılayıp ipe çekeceklerdir.
Halis Turgut gibi tıpkı.
Yenibahçeli Şükrü gibi.
Cavit Bey gibi.
İyisi mi biz haberi gazeteci, yazar, siyasetçi, bestekâr, udî, oyun yazarı, romancı Yılmaz Karakoyunlu'dan, Yılmaz Karakoyunlu'nun yazdığı "Üç Aliler Divanı"ndan verelim.
Bir roman, "Üç Aliler Divanı."
Üstelik, İzmir Suikasti yargılamalarını eksen alan, yazarının yerli yersiz edebiyat yapma tutkusuna kurban gitmiş bir roman. Yazar aradan çekilse, daha doğrusu gereksiz teşbih ve benzetmelerden arındırsa, arslanlar gibi bir "çağ romanı" çıkacak ortaya.
Ama Yılmaz Karakoyunlu bırakmaz arkadaş.
Yılmaz Karakoyunlu okuduğun satırları fitil fitil burnundan getirir de, kitabı eline aldığına alacağına, sayfaları çevirdiğine çevireceğine pişman ettirir seni...
Karakoyunlu, İstiklal Mahkemeleri'nin ünlü Ali'lerini ahlâk, vefa, sadakat temelinde sorguluyor, tabir caizse itin bilmem neresine sokuyor, ama, öte yandan Attila İlhan'ın "İster demokratik olsun, ister sosyalist, her devrim tarihten edindiği meşruluğu sürdürmek için, yine tarihten şiddet kullanma yetkisini alır. Devrim, devirdiği iktidarın güçlerine yasallık tanımayacağı gibi, onu devirmek isteyenlere de hoşgörüyle bakmaz..." sözünü doğruluyor.
Aynı "hikâye"yi Kemal Tahir de yazmıştı:
"Kurt Kanunu."
Kemal Tahir, kendi meşruluğu tartışmalı bir "devrim"in "şiddet kullanma yetkisi" olamayacağını, dolayısıyla İstiklal Mahkemeleri'nin meşru sayılamayacağını/ sayılmaması gerektiğini savunuyordu.
Yine de okunmalı Karakoyunlu.
Kötü bir romancı ama, örneği az bulunur bir hattab...
Romanı da, belli ki, mason birader Cavit Bey'i "temize çıkarmak" için kaleme almış.
Olsun...
Bu yaz sıcağında ne yapacaksın başka?
19 TEMMUZ 2000
|